“Ne kaa ekmek, o kaa küfte”

“I KNOW WHAT IT IS TO BE YOUNG,

BUT YOU DON’T KNOW WHAT IT IS TO BE OLD”

 Bu ne özgüven değil mi, giriş İngilizce. Ama bilmeyen mi var nakaratı. Hatta eminim mırıldanıyorsunuz. Konumuz bu, mırıldanmaya devam. Daha önce melodisini (ki, pek de yaratıcı değil itiraf etmeli) ve sözlerini beğenerek dinlediğim ve duyduğum bu şarkının üsttenci ve hatta ukala bir üslubu olduğunu düşünmemiştim, kimse de söylememişti.

Dr. Bilge Terzioğlu, tüketici araştırma firması Twentify’ın içgörü direktörü. Bu röportajda Z ve ondan büyüklerin hikayesini okuyacaksınız. Terzioğlu böyle söyledi. Ama bakın neden…

Önce kim olduğunu aktarmak isterim.

Terzioğlu, “Matematiksel İktisat ve Davranışsal İktisat eğitimi almış. Çalıştığı alanlara baktığım zaman mutluluk ekonomisi, göç hareketleri, duygusal eğilimlerin ekonomik tercihlere etkisi gibi sıra dışı başlıklar. Uygulamalı Mikro İktisat ve Deneysel ve Davranışsal İktisat başlıklarında eğitim verdiğini söyleyebilirim. Doktora çalışmasında da kendimce çok ilginç bir şey yakaladım; “Empatik Eğilimlerin Ötekini Gözeten İktisadi Davranışlara Etkisi”. İtiraf etmeliyim iki kez okudum acaba ne anlatmak istiyor diye…

 Söyleşimiz Youtube kanalımda, dinlemek isteyenler için Spotify‘dayım.

Yaprak Özer: Hizmet verdiğiniz kurumlara bakıyorum; milyonlarca kullanıcıya ürün satan büyük uluslararası firmalar da var, öbür tarafta halkı kucaklayan belediye ya da bakanlık da var… Niye size başvururlar, sizin işiniz nedir, siz nasıl bir iktisatçısınız?

Bilge Terzioğlu: Bizimle yeni başlamış ama oryantasyonu atlamış arkadaşlara ailenize ne iş yaptığınızı anlatabiliyor musunuz diye soruyorum. Benim annem babam yeni yeni anlayabilmeye başladı.  Babam profesörlükten emekli bir genetikçi, annem bankacı, bizim işi anlatmak gerçekten çok zor, anketçi deyip kestirip atıyoruz. Biz, bir tüzel kurumun ya da kişinin kafasındaki soruyu araştırılabilir, sonuç çıkartılabilir bir hale getirip, çözümünü önerileriyle tespitli sunup birlikte bir cevaba ulaşmaya çalışıyoruz. Bir bakanlık ülkede vatandaşların bir konu hakkında ne düşündüğünü öğrenmek isteyebilir. Belediye şu işi değil bu işi mi yapayım diye halkının ne düşündüğünü merak ederek, işini buna uygun şekilde yapmak isteyebilir. Bir firma yeni bir ürün çıkartacaktır tutar mı diye merak ediyor olabilir. Önemli olan sizin kafanızda ulaşmak istediğiniz bir yer olsun. Bireylere sorarak öğrenilebilecek yere cevap bulabiliyoruz.

 

Yaprak Özer: Çokça dillendirilen, kimin niye dillendirdiğini de çok bilmeden konuştuğu Z Kuşağıyla ilgili enteresan bir araştırmanız var. Z Kuşağı kimdir? Bu kuşakları böyle X, Y, Z diye ayırmanın bir karşılığı var mı? Neden Z Kuşağına, sanki uzaydan gelmiş gibi davranıyoruz?

Bilge Terzioğlu: Son söylediğiniz cümle çok önemli, “sanki uzaydan gelmiş gibiler”.  Z kuşağı dediğiniz şu an 15 ile 24 yaş arasında olan kuşak, bir dahaki sene de 16 ila 25 yaş arası bu böyle gidecek. O, Z kuşağı diye gidecek. Ondan evvel Y vardı, ondan evvel X vardı. Bir aralar Boomers’lar vardı.

Benim eğitimim, çok düz bir iktisat eğitimi. İktisat, iktisat, iktisat. Yani; lisans, yüksek lisans, doktora iktisat, bizde çok teknik analiz yapılır; bir şeyin tanımını yapmak gerekmiyorsa da yapılmaz. İşin tehlikeli tarafı şu: Z Kuşağı X, Y.. Sanki bunlar, birbirlerinden duvarla ayrılmış, bir ara sadece Y Kuşağından insanlar varmış dünyada, bundan 24 sene evvel bunları atmışlar dünyaya, adına da Z Kuşağı demişler gibi bir his uyanmaya başlıyor. “Z Kuşağı” çok farklı, çünkü yepyeni bir nesil, çünkü yaşları küçük. Aramızdan çıktılar ve biz bunlara Z Kuşağı şöyle, böyle dedikçe ayrı bir “entite” gibi görmeye başlıyoruz. Tabii ki bir ayrılıkları var, doğal bir ayrılık. Yaşları küçük!… geri kalandan farkları da bu. Doğal olarak bir mobiliteleri var. Çünkü enerjileri var. Zamanları var. Birkaç yere gitmek durumundalar; okula, dershaneye gidebiliyor, bahçede oynamasına izin veriliyor. Benim sizin öyle bir vaktimiz yok. Onların sorumlulukları yok. Benim işim var, yapmam gereken ödevlerim, görevlerim var, bunları atamam. Doğal olarak meraklı, çünkü her şey yeni. Gençler çok meraklı deniyor. Bugünküler biraz daha meraklı olabilir. Daha doğrusu merakları daha açığa çıkmış bir hale gelmiş olabilir. Çünkü merakı karşılayabilecek internet var. Bu tarz farklılıklar olmakla birlikte illa da Z Kuşağı, Z Kuşağı dememize gerek

 

Yaprak Özer: Önümüzde bir seçim dönemi var, Z, oy verecek. Pek tanınmıyorlar… Birileri, “Evreka (!) oy deposu bunlar” dedi herhalde. Diğer yandan ürün ya da bir hizmet satın alacaklar. Z Kuşağının 750 TL aylık harçlığı varmış, araştırmanıza göre. Çok çok düşük değil mi… ne kadar gerçekçi? Yine çalışmanızdan öğrendim ki; sanılanın aksine umutsuz, hedefsiz, toplumdan uzak, ne yaptıklarını bilmez değiller. Nasıl bir kitleden söz ediyoruz?

Bilge Terzioğlu: Siyaset önemli bir konu ama unutmayalım ki o kadar da değil. Bizim memlekette başka pek bir konu da yok, güzel de bir magazinel konu haline dönüştü siyaset. Bir de siyaset konuşmak kolaydır. Şüphesiz Z önemli, yeni oy verecekleri için. Doğal olarak ilgi çekiyor ama çok daha önemli bir taraf var o da bunlar potansiyel tüketici. Yeni satış kanalı. Henüz kendi kararlarını tam olarak vermiyorlar. Hele Türkiye gibi ekonomik dağılımın çok iyi olmadığı, kendi cüzdanına tam olarak sahip olmadığı ülkelerde çalışsa bile evlenip ayrılmadan çoğunlukla babanın “gatekeeper”lığıyla (bekçiliği ile), karar veren grup bunlar.

Bu çocuklar, teknik dönemi görmediler. Teknik dönem derken; bugün yaşı 50-60’ın üzerinde olanlar, hesap makinası denen şeyin olmadığı bir dünyayı gördüler. Fasit ile çevirerek hesap yapılan, abaküsün biraz gelişmişi. İkinci dönem, elektronik dönem. Hesap makinesi dönemi, biraz daha gelişmişi. Sonra dijital dönem başlıyor. Z, dijital döneme doğdu, geri kalanı bilmiyor. Tek kanallı bir dönemi görmediler. Bırakın tek kanalı, 5 kanalı da görmediler. Bu demek değil ki, çok bilgili, çok meraklı, her şeyin farkındalar. Değiller. Bilgi almak araçlarla değil, niyetinizle alakalı bir şeydir. Başka bir dilden konuşuyorlar, metaforları farklı, konuşma biçimleri haliyle farklı. Dönemsel bazı lafların değişmesini kastetmiyorum. Biçem olarak da farklı konuşuyorlar, farklı düşünüyorlar. O yüzden de gerek siyasetçisi gerek firmalar ulaşabilmek için yeni yöntemler arıyor. Para konusunu en sona bırakmak istiyorum.

“Vurdumduymazlar…  sefil yaşamlar sürüyorlar…” diyenler var. Yaşlılar gençleri sevmiyorlar. Psikolojinin bir gerçeğidir. Yaşlılar, gençlere öykünürler, kızarlar. Çünkü kendinde artık asla geri dönemeyeceği bir yer vardır onu ezmeye kalkarlar. Bu ciddi bir eğilimdir. I know what it is to be young, But you don’t know what it is to be old dediği gibi böyle bir ukalalıkla yaklaşır, “daha göreceğin çok şey var” der. Tabii ki var ama şairin dediği gibi yaşamak bir deneyim meselesidir, zaman sadece armutları olgunlaştırır… Gençlerin tabii ki öğrenecekleri şeyler var, hayatlarının başındalar. Tabii bir meslek sahibi bile değiller ama gene de konuşmayı beceremediğimiz için insanlar genel olarak, konuda yetişemeyince kişilik üzerinden gidilir ve yaş çok kolay olarak kişiliğinizle öne çıkmanın yoludur. Ben yaşlıyım, doğal olarak da haklıyım. “Sakalım yok ki” de mesele erkek olmak değil, bir yaş belirtisidir. Eskiden insanlar kırkında ölüyorlarmış ya, kalmak bir marifet. Dolayısıyla da bir becerisi var…

Çatışmayla beslenen, daha da köpüren bir durum var.

Bu gençler bizim aramızda, bizim kardeşimiz, çocuğumuz, arkadaşımız. Gelir de böyle. Ben, 750 TL/ay geçirilen genç bulgusuna şaşırılmasına şaşıyorum. Ortalama 4 kişilik bir aileyi böldüğümüz zaman 750 TL/gelir-birey çıkıyor. Harçlık. 750’nin içinde müşkül durumda olanlar da var. TÜİK’in gelir datasına bakınca, görülmeyecek bir şey değil o.

İşte bir siyasi angajman sahibi, gençlerin ne kadar mutsuz olduğunu söylemek istiyor diğer siyasal angajmandakiler de “ne kadar mutlular” diyor.

Gençler; ne mutlu ne mutsuz, ne umutlu ne umutsuz. Orta şekerli. Çünkü toplumun geneli orta şekerli. Bazıları var, hakikaten umutsuz. Bir hayalin gerçekleştirilemeyeceğini düşünüyor “yüzde 50’si de baya hayallerimi gerçekleştiririm” diyor. Bunu nasıl gerçekleştireceğini de biliyor. Çok çalışması gerektiğini biliyor.

Ümit kısmını vurgulamak istiyorum. “Memleketten, insanlarından ne kadar ümitlisin?” diye sormadık. “Kendi geleceğini, kendi hayallerini gerçekleştirebileceğini düşünüyor musun?” dedik. Çok büyük bir kısım, gerçekleştirebileceğini söylüyor.

 

Yaprak Özer: Hayali ne peki? Söyleyebileceğiniz bir şey var mı?

Bilge Terzioğlu: “Hayallerin ne? Kendi geleceğinde önemli gördüğün şey ne?” diye sorduğumuzda para, birinci sırada. İkinci sırada akademik başarı, sonra sağlık geliyor. Aşk, barış, evlilik, çocuk filan yüzde 1-4’ler seviyelerinde. Başarıya odaklılar. Bu arada, bütün dünyadaki çalışmalarda görülen bir şey hem akademik başarı anlamında hem girişimcilik, gerekse bir işe girip yükselme durumu açısından önemli artışlar olduğunu görüyoruz. Şaşırılacak bir sonuç değil. Çünkü işi devralabileceğiniz bir akrabanız vardı bir zamanlar. Neden çekirdek aile bu kadar popülerleşti? Beklentim, çocuksuz ailelerin olması veya çocuklu bekar ailelerin olması. Onlara da aile diyeceğiz. Çekirdek aileye doğru kayıyoruz. Şimdi bunun getirdiği bir başka durum var. Hayatta kalmak istiyorsam, kendime ait bir şey yapmam, bir yer bulmam, bir yer yaratmam lazım. “Yeni nesil daha bağımsız” deniyor, böyle bir ekonomik kaygıdan kaynaklanıyor. Bu havailiklerinden, işte özgürlüklerine düşkün olmalarından değil. Kendi hayatını kendisi şekillendirmek zorunda ebeveynin ona devrettiği bir iş yok.

Her nesil bir öncekinden daha bilinçli olarak geliyor. Anasının babasının anlattığı kahırlara katlanmak istemeyerek geliyor. Birincisi, nesiller, eskinin yaptığı hatayı yapmamaya çalışıyor. İkincisi, bundan 30 – 40 – 50 sene evvel bütün dünyada başlayan bir ekonomi politikası izlendi. Bolluk politikası harcansın, biriktirilsin, biriktirilsin ve harcansın, ev yapılsın ki ekonomi dönsün, canlansın… İşte sosyal demokrasinin Avrupa’da patladığı, refah devletlerinin oluştuğu dönem… Bir işçi kazanıp bir ev, araba alabiliyordu, hatta devletin emeklilik sistemine dahil olmadan kendi emekliliğini yaratabilir güce ulaşabiliyordu. Bu bizim ülkemiz için veya bu ekonomik düzeydeki ülkeler için geçerli değil, ama Avrupa’da veya Amerika için geçerli ama son 20 senedir artık bu imkanlar kalmıyor. Bütün dünya için geçerli durumlar bunlar. Amerika’da bir sürü genç aile evine dönmek zorunda kaldı… Bizde bu göze batmıyor, çünkü zaten aile evinde yaşandığı için çok ciddiye alınacak bir durum değil.

Doğal olarak bu insanlar, “Ne kaa ekmek o kaa küfte”yi bizlerden çok daha iyi biliyorlar. “5 bin mi veriyorsun, tamam o kadarlık çalışırım” diyor. Az daha gayret edeyim, 5 sene sonra da 10 bin kazanırım diyemiyor emin değil. Bu şirket kalacak mı, ondan bile emin olamıyor. Çünkü hayatın gidişatını görüyor, dinlemiş. Evde konuşuyor anne, babası. Diğerleri niye eleştiriyor peki, çünkü “ben çektim, o da çeksin” diyor. Ama gayret etmeleri gereken yeri buldukları anda gayret ediyorlar. Eski nesilden hiçbir farkları yok. Bu kadar icadı kim yapıyor? Deniliyor ya “bilgiye kıymet vermiyorlar, meraklı değiller” sanki evvelki hayattakiler çok meraklıydılar!

 

Yaprak Özer: Küresel gençlerin çevre – doğa konularındaki duyarlılığı, bunun da tüketime etkisini, toplumsal ve siyasi hayatta bir ses yaratabiliyor olmalarını görebiliyorum. Türkiye’de ben mi görmüyorum, bulgularınız neyi gösteriyor? Z Kuşağı da eminim bir sürü yerde farklı farklı. Türkiye o kadar büyük ki, yorumunuzu rica edeyim.

Bilge Terzioğlu: Z Kuşağı diye uzaydan gelmiş bir kitle olmadığı gibi bunlar da mono blok, biz Z Kuşağıyız ve böyle şeyler yaparız, demiyorlar. Tabii ki bir sürü farklılıklar var. Analizlerden gördüğümüz; bölgesel farklar 30 – 40 sene evveli kadar etkili değil. Bilgiye ulaşmak açısından gelir, en temel sorun. Adıyaman’da mısınız, İzmir’de misiniz konusu değil. Şimdi bu konuda, bir eşitlenme var. Görgüyü televizyondan alabiliyorsunuz. İnternete bağlanabiliyorsunuz ama, “İnternet her yerde bizi eşitler” gibi bir naiflikle konuşmuyorum. Çünkü ona ulaşamıyorsanız ya da oradan öğrendiklerinizi uygulayamıyorsanız, biriyle konuşamıyorsanız tabii ki hala eşit değilsiniz. Doğal olarak, herkesin şartları eşit değil, burada çok kısıtlayıcı bir durum oluyor. Anne ve babanızın eğitim seviyesi çok kısıtlayıcı bir durum oluşturuyor ama eskiye göre bunların kısıtlayıcı durumları zayıfladı. Ayrımı iyi yapalım, “İnternet Afrika’daki çocuğu da eşitliyor” diyemeyiz siz sıtma ile boğuşuyorsanız, internet sizi kimseyle eşitleyemez. Türkiye’de o seviyede değilsek de gelir, önemli bir kısıtlayıcı. Bunun dışında bir adım sonrasına gelelim. Bu gelir ve aile eğitimi, kısıtlarını attığınızda hakikaten çok da benziyorlar ama şunu da söyleyeyim, bütün memleket birbirine benziyor. Buradan bir adım daha gidelim sürdürülebilirlik, siyasete, ekonomiye ilgileri. Memleket ne kadar ilgiliyse, bu çocuklar da o kadar ilgilenecek. Azıcık daha az, çünkü o kadar dertleri yok.

Pandemi sırasında çok araştırma yaptık. Tespitimiz şuydu; insanların kafası çok karışık. Sadece bilmemekten değil, fazla bilmekten. Her akşam televizyonda işte, maske mi – maskesiz mi, işte MRN aşısında o varmış bu varmış, işte efendim şu alerjilere böyle yapıyormuş, şu kadar sayı oldu.

 

Gençler çok sıkıldılar. Çıktılardan biri şu, “…reklamlar beni temsil etmiyor, beni doğru anlatmıyor. Filmlerde gördüğüm genç karakterleri ben değilim!” En önemlisi reklamları, iletişimleri inandırıcı bulmuyorlar.

 

Yaprak Özer: Bir şey sormak istiyorum, belki bu anlattıklarınıza katkısı olur. Yani şimdi o genç, “dizi filmdeki genç beni temsil etmiyor, anlatılan genç de ben değilim, reklamlardaki genç de ben değilim”, diyor. Siyasetçi toplumun çok gerisinde oldukları bir gerçek. Fakat şimdi ben iş dünyasının gerçeklerle daha fazla yaşadığını görmek durumunda olduğumuzu düşünüyorum. Neden hala o genci temsil etmeyen reklamlara devam ediyorlar ya da Türkiye’nin en önemli ihracat kalemi olduğu ifade edilen dizilerdeki gençler niye gerçek genç değil? Belki burada bir şeyler söylemek istersiniz, bu yorumunuzu bağlarken.

Bilge Terzioğlu: Çok çok geniş almak istemem ama zannederim, bunu anlattığım kitle, anlayacaktır beni. Alışkanlıklar var, kalıplar var. Elinizde çekiç varsa her şeyi çivi zannedersiniz. O tarz reklam çekmeyi öğrenmiş, o tarz düşünmeyi öğrenmiş kişi, o kalıptan çıkması o kişinin çok zor. Neden? Bir, mesleğini koca bir meslek hayatını o bilgi üzerine inşa etmiş, bir bu. İki, beceriksizlik. Üç de hakikaten kendini “madem buraya kadar başarılı oldum, o zaman haklıyım” diye görüyor. Ama şu var kırılacak, metazori kırılacak. Satamayacaklar, o reklamlarla iki sene daha ürün satamayacaksınız.

 

Yaprak Özer: “Ruh hali” diye araştırma başlığınız var Z Kuşağı araştırmasında, benim neslimin anladığı ruh hali mi? “Kişisel gelişim” enflasyonuyla bağdaştırabilir miyim?

Bilge Terzioğlu: Kişisel gelişim enflasyonuyla hiç benzeştirmeyin. Kişisel gelişim enflasyonunun başladığı yer, Yüzde 100 Düşünce Gücü kitabıydı, ben daha ortaokuldaydım. Ondan beri var. Bu ekonomik bir iş. Yani, o da ekonomik sebeplerle olan bir şey, ruh halleri, herkes gibi. Haftalık olarak Türkiye’nin modunu tutuyoruz. Çeşitli duygu durumlarını ne kadar sıklıkla hissettiğini takip ediyoruz. Gençler ve yaşlılar arasında en ufak bir farklılık yok. Ülkede pandemi oldu, herkesin korkuları, tedirginlikleri zıpladı, hiç genç – yaşlı ayrımı yapmadan. Duygu durumundan bahsediyorum. Bu duyguları nasıl ifade ettikleri, bu duyguları nasıl yaşadıkları başka bir şey. Sizin tedirgin bir duygu durumunda olmanız, korku duygu durumunda olmanız çok da değişmez. Toplum neyse siz de osunuzdur. Çünkü beraber yaşıyoruz, aynı ekonomide yaşıyoruz, aynı hava durumunda yaşıyoruz. Üç katlı konakta yaşayanla barakada yaşayanın durumu şüphesiz aynı olmayacaktır ama dediğim gibi uçları attığınızda geri kalanlar hemen hemen aynı şeyleri hissederler.

 

Yaprak Özer: Boğaziçi Üniversitesi reaksiyonu başka üniversitelerden daha uzun, sürdürülebilir oldu. Barışçı, düz, kendilerini net ifade ettiler, başka yerde mi görmüyorum acaba, bir gözüm kapalı, bir kulağım tıkalı mı?

Bilge Terzioğlu: Şimdi, niye Boğaziçi Üniversitesi’nde olur da Kırklareli Üniversitesi’nde olmaza cevabım yok. Çok ayrıntılı bilmiyorum, özel araştırmalar, konuşmalar yapmak lazım.

Nasıl ki 68’de bütün dünyada aynı gençler, aynı şekillerde tepkiler verdiler. 2000’lerde gene benzer tepkiler oluştu. Bizde de aynısı oluyor. Benzer şekillerde olmaya başlıyor. Karşı çıkılan şeylerin ne olduğu bile benzeşiyor.

Aynı gençler bugün ne yapıyorlar, pek o görüşlerinde değiller. Biz de o olaylara girdik diye konuşan abilerin, amcaların ana babalarının bugün hangi fikirlerde olduklarına bir baksınlar. Çünkü gençlik böyle bir şey, vaktin var. Vaktin var… kızmaya vaktin var. Benim yok kızmaya vaktim. Kızgın olmaya neredeyse hiç vaktim yok. Çok özel, bana dokunması lazım. Bu iyi bir şey diye söylemiyorum. Politik olmak demek, sadece işte bir yere gidip eylem yapmak demek değil. Küçümsemiyorum, eylem yapmayın, çünkü konuşarak olur, naifliğinde de olmayacağım. Eylem yapmanın, bu döneme özgü bir tarafı yok. Ama şekiller gerçekten değişiyor. Çok büyük bir birikim var insanlarda. Sadece üniversiteleri söylemiyorum, kadın hareketi hakkında da söylüyorum. İnsanlara ezberlettiler “bayan” dememeyi. “Kadın çiçektir, çiçek babandır”. Bu müthiş slogan. Tuttu. Akılcı, vurucu, aşağılamayan…

Z, Y, X aşağılayarak, kinayeli konuşmaları yemiyor. Devekuşu Kabaresi skeçlerini yemiyor. Çünkü o öğreticiliği istemiyorlar, o bilgiyi mutlak görmüyor, genç tepkili buna. Buna vakti var, enerjisi var, zaman ayırabiliyor. Dolayısıyla da işte, eşcinsellerle, kadınlarla ilgili konularda, ekonomik konularda akılcı, lafını söyleyen, gereğinde eylem yapan, bu eylemlerini de çeşitlendirebilen bir kitleyle karşı karşıyayız. Bu Boğaziçi’nde olur, başka bir yerde olur, doğrudur, değildir, ama tepki her zaman o yaş grubuna genelde yoğunlaşır. İkincisi, bu tepkinin şekli değişiyor. Öncekilerin hatalarını, öncekilerde neyin işe yaramadığını, nelerin tepki çektiğini öğrendiler. Ona göre bir dil kullanıyorlar. Bir küçücük kız, hayranlık uyandırıyor. Thunberg’in 5 – 6 milyon takipçisi var. Çünkü çok güzel söylüyor, söylemek istediği şeyi. Çok mu doğru söylüyor? Güzel konuşuyor, insanların muradını ifade ediyor. İşte size bir öncü daha. Okçuluk gibi bir alanda birincilik kazanmamıza bu kadar sevinilebilir mi, alın işte size başarılı bir Z Kuşağı temsilcisi. Ne kadar düzgün… bir konuşma problemi var, üstünden gelmiş, odaklanmış, müthiş bir çalışma. Çok sakin, uygun bir şekilde konuşuyor ve insanlar da hayran oluyor.

Voleybolcu kızlar… ülkede insanlar açtılar maç izlediler, TRT’ye kızdılar, bunu niye düzgün yayınlamıyorsun diye. Ne yaptığınız değil, nasıl yapıldığı önemli ve gençler için bunun yolu, kendilerinden görmek, samimi görmek, ukalalık, en ufak kinaye görmemek.

Kadına, “bayan” deme diyor, “kadın çiçektir” deme. Merak uyandırıyor. “Kadın kadındır, çiçek babandır” diyor. Bayan deme, çünkü bayan uydurma bir hitaptır Türkçe açısından, bu kadar basit. Komplike de değil. Bir sürü eylem için de bunu söyleyebiliriz. Çevre sorunları için de söyleyebiliriz.

Sıkıldılar “… Sürdürülebilirlik, sürdürülebilirlik. Ne demek sürdürülebilirlik?” İstekleri çok belli, temiz hava solumak istiyor. Yemek yiyebilmek istiyor. “siz ölüp gideceksiniz bana domates bırakmayacaksınız diyor ve bunu basit bir şekilde söylüyor ve firmalardan da beklentisi bu basitlik.

Kapsayıcıyız” diyor… Ne yapıyorsun ya kapsayıcı olmak için. Benim saçıma uygun bir şey ürettin mi? Benim kıyafetime uygun ürettin mi? Başörtülü bir kadınla görüşmüştük, “boş ver, bizde yok”, dedi dert öyle bir şey. “Bizim bantlar dolayısıyla farklı durumumuz oluşuyor, ona çare üretseler keşke” dedi. Anlatabiliyor muyum? İnsanların, muradına çare olmaları lazım.

Biraz da gerçekçi olalım, öykündüğü biraz daha rahat bir şekilde parkta dolaşabilmek.