Şirketlerimiz Alzheimer mı?

akilli-sirket-var-mi-gülay-savas-yaprak-ozer
Akıllı şirket demek ki bilgisini biriktiren, bunlardan da ders çıkartan şirket.

Akıllı olmak zorundayız, ama nasıl? Teknolojiden ırak, gelişmelerden uzak yaşamak mümkün değil… Akıllı mıyız?

Akıllı şirketler tabii var, olmaz mı? Dünyada kırkıncı nesle kadar ilerleyebilmiş şirketler var. Bizim Türkiye olarak 4. nesle kadar gelebilmiş bir tane şirketimiz var. Akıllı şirket, süreçlerini, insan kaynağı, entelektüel zeka, bilgi ile beraber teknolojinin de yardımıyla entegre edebilmiş şirket demek. Kendi kendini yönetebilen şirket.

 

Bizi dinleyen biri olsam aklıma şu soru gelir, akıllı olduğunu iddia eden onca yönetici var ama şirketi onun kadar akıllı olamayabiliyor, neden? 

Patronların ya da kurucuların akıllarını şirkete ve bütün çalışanlara yaymak lazım. Dolayısıyla artık bunu bireyden çıkartıp ki, çalışan sayısı 150’yi geçmiş ise, şirketimiz artık 10-15 milyon dolar cirolara gelmiş ise, büyümeye doğru gitmişse yönetilebilir olması için patronların ya da o kişilerin aklındaki tecrübeyi teknolojinin yardımıyla dijital kurumsal hafıza haline getirmemiz gerekiyor. Yoksa kişilerde kalıyor.   

 

Yani büyük data.

Büyük data.

 

Büyük dataya ulaşmış olsalar da, neden o büyük datayı yönetemiyorlar? Ve büyük datada, müşteri, insan kaynağı, üretim, sektör datası mı var diye sormak istiyorum.

Aynen. Tabii önce bu dataları ölçmemiz ve biriktirmemiz lazım. Ölçülmüyorsa, 40 senelik bir şirket bile olsa elinde bir datası ya da  bilgi birikimi olmuyor. Şunu tanımlamak lazım, data nedir, bilgi nedir, kurumsal hafıza nedir?  

Hemen şunu söyleyebilirim, insan örneğinden gidersek kişilerin doğum tarihi, 19 Şubat 2018’de doğdum sadece bir datadır. Ama 19 Şubat 2018’de Gülay Savaş İstanbul’da doğdu, ilişkilendirilmiş bir data olduğundan bilgidir. 40 sene, 50 sene yaşanmışlığımızda, kendi yaşadıklarımızda kendi belleklerimizde kalır değil mi? Her günümüzün bilgisi. Bizim kendi birer hafızamız vardır. 3 sene evvel ne yaşadık, geçen sene ne yaşadık, ne yaptık hafızalarımızda birikir. Şimdi şirketlerin de üretim bilgileri, insan kaynakları bilgileri, ürün bilgilerinin kendi hafızalarında birikiyor olması lazım ki bugün ile geçmişi karşılaştırabilsinler.

 

Ölçülebilir olması da bunların yalnızca bir yerde birikmesi değil herhalde?

 

Değil tabii ki. Dataların birikmesi olmaz ise olmazlardan dediğim gibi. Telefonla gelen bir ürün talep çağrısı da bir bilgidir, bunun üretime dönüşmesi de bir bilgidir, bunun diğer departmanlarla, hangi talep bilgisinin ürün üretim bilgisiyle birleşmesi, satış, pazarlama, depo, stok, lojistik bilgileriyle birleşmesi bize bir enformasyon verir. Bir de bu sene, şu anda yaptığımız çalışmaların ya da ürünlerin geçmiş senelerdeki ürünlerle verimliliğinin, karlılığının bölgesel, ülkesel karşılaştırmasını yapabiliyorsak geçmişe gidebiliyoruz. Bu da kurumun bir hafızası olduğunu bize gösterir.

 

Akıl şirket demek ki bilgisini biriktiren, bunlardan da ders çıkartan şirket.Diğerine ne diyeceğiz, akılsız mı, çağın salgını demans mı… ne diyelim?

Bazen şu ifadeyi kullanıyorum, Akıllı Şirket ve Alzheimer Şirket. Gerçekten beynimizde de beynin kayıt yapan biriminde bir fiziksel arıza olduğu zaman kayıt işlemi durur ve buraya baktığımız zaman buradaki bilgiyi, imajı görürüz, şu tarafa çevirdiğimizde burada ne yaşadığımızı bile unuturuz. O yüzden geçmiş datalarını biriktirmiyorsa, bunu sadece excellerde biriktirmek, ilişkilendirmiş bilgi olarak, müşteri ilişkileri ya da planlama yazılımlarla entegre ederek bakmıyorsak ölçemiyoruz, karşılaştıramıyoruz ve datalar içerisinde kayıp oluyoruz demek. Bu ne demek, geçmişimi bugünle karşılaştıramıyorum çünkü geçmişi hatırlamıyorum.

 

Yani “biz bu sene çok büyüdük” demek aslında hiçbir şey ifade etmiyor. Neye göre büyüdün? Geçen seneye göre mi… son 5 yıldır büyüyor musun? Dolar kurundaki oynaklıkla büyümeni sürdürebiliyor musun yoksa aslında fakirleştin mi?

 

Etmiyor. Eleman sayımızda mı büyüdük? Ciromuzda mı büyüdük? Verimliliğimizde, karlılığımızda mı büyüdük? Ürünlerimizi sattığımız bölgeler bazında mı büyüdük? Tam tersi sayısal olarak küçülmüşüzdür çalışan başına verimliliğimiz artmıştır, karlılığımız artmıştır. Daha az kişiyi belki barındırarak belki daha büyük cirolara, daha fazla karlılığa da kavuşmuş olabiliriz.

 

Şirketler büyüdüklerini ifade ettiklerinde nerede büyüdüklerini söylüyorlar? Yakından bildiğiniz sistem olduğu için Almanya örneğiyle kıyaslar mısınız onlar büyüme deyince ne anlıyor biz ne anlıyoruz? 

 

Şimdi büyüme deyince sadece çalışan sayısının artması ya da cironun artması değildir. Biz bazen büyümeleri mağaza sayılarımızın artması, ciromuzun artması ve eleman sayımızın artması olarak düşünüyoruz. O yüzden kriz zamanlarında da ilk önce elemanları çıkarıyoruz, mağazaları kapatıyoruz gibi önlemler alıyoruz. Hâlbuki Türkiye’de 30 bin çalışanı olan şirketinizin senelik yaptığı 9 milyar dolarlık cironun 2 katını, yaklaşık 19 milyar dolarlık bir ciroyu 55 çalışanı ile dünyada whatsApp yapıyor. Dolayısıyla verimlilik dediğimiz artı entelektüel zekâ dediğimiz çalışanın bilgi birikimini, tecrübelerini süreçlerimize ne kadar katıyoruz. Yani biz emek odaklı bir şirket yapılandırmalarına gidiyoruz. Emek odaklı değil daha zihin, akıl ve üretkenlik odaklı çalışmamız gerekiyor.

 

Halk dili konuşsak olur mu; biz büyümeyi hanla hamamla, çalışan kelle sayısıyla ölçüyoruz.  

Bizim tarım, turizm ve inşaatın dışına çıkmamız gerekiyor. Elektrik, elektronik, sanayideki belki makine üretimlerine, mademki işçiliğimiz düşük ve bu kadar mühendisler üretiyoruz, çok değerli okullarımız var, dolayısıyla artık daha katma değeri yüksek işler yapıyor olmamız ve dünyaya pazarlıyor olmamız gerekiyor.

 

Eğitimlerinizde kullandığınız “zafer sarhoşluğu piramidi” var. Piramidinin bir tarafında arayış, emekleme, ilerleme, büyüme ve başarı, öbür tarafında duraklama, aristokrasi, suçlama, bürokrasi ve ölüm diye gidiyor. Duraklamayla başlayan aristokrasiyi anlayamıyorum ne kastediyorsunuz?

Şimdi girişimcilikte derler ya Türk gibi başla Alman gibi devam et ama İngiliz gibi yönet. Türk gibi başlıyoruz. Elimizi kolumuzu sıvayıp giriyoruz. Bir başarıyı yakalıyoruz fakat bu kurumsal başarımızı kişisel başarılarımız olarak görüyoruz. Aristokrasi nedir? Burjuvalar sınıfıdır.Ben başardım. Hâlbuki başarılar ekip çalışmaları gerektirir, dayanışmayı gerektirir, teknoloji ve bilgi ile de desteklenmelerini gerektirir. Doğru zamanda doğru iş yapılmıştır, ekonomik koşullar, coğrafi koşullar izin vermiştir ama sürdürülebilir kılmak için yeterli değildir. Alman disiplini orada işe giriyor.

 

Önce başarılı olur, sonra duraklıyor, kendisini aristokrat gibi görüyor, sorunlar için de başkalarını suçluyor.

Sorumluluğu almıyor. Ekonomik krizler deniyor, başka kişiler deniyor. Bürokrasiyi anlatayım, genellikle duraklama dönemlerinde cirolar aynı kalmasına rağmen karlılıklar, verimlilikler düşmeye başlar. Bir panik başlar. Panik ile beraber parayı kontrol etmek için de gerekli gereksiz birçok yazışmalar, çizişmeler, imza almalar başlar. 3 imzalı işler olur.

 

Akıllı şirket çok çalışan mıdır? Örneğin ne kadar çok saat o kadar başarı olur mu?

Normal 45 saat haftalık çalışma saatinde Türkiye ortalamasında baktığımızda yüzde 60’ı sorun çözmekle uğraşır. Çünkü süreçlerde sorunlar yaşanır. Bu süreçteki sorunların sebepleri için Ali’den, Ayşe’den, Fatma’dan, müşteriden telefona, yazışarak, e-mail ile bilginin toplanması için geçen zamandır. Yüzde 35-40 tabii ki statükoyu koruyacak, günü kurtaracak. Cüzzi bir miktar da yüzde 5 kadarı inovatif, yaratıcılık, Ar-Ge çalışmaları dediğimiz çalışmalar için kalıyor.

 

Yani geliştirici kısım yüzde 10!… Çok feci.

Evet. Yönetim danışmanı olarak yaptıklarımız aslında sadece bir icat değil sorun çözmekle geçirilen zamandan çalabildiğimizde; bilgiyi entegre ederek, bir datayı bilgiye dönüştürüp, seneler içerisinde biriktirerek kurumsal hafıza oluşturduğumuzda, sorun çıktığında kurumsal hafızaya başvurduğumuzda geriye dönüp bilgiye kısa sürede ulaşabiliriz.

 

Akıllı bir şirketin 45 saati nasıl geçiyor?

Geçen ay Almanya’da bulunduğumda bir iki toplantı için Siemens firmasının içine girdim. Kendi firmalarımızda yaşanan streslere baktığımda iki üç tane kişi ellerinde kahveler ile ayaküstü muhabbet halinde göz kontağı ile sakince iletişim kurarak sorunlarını düşünüyorlardı. O sırada işlemeye devam eden bir süreç vardı. Süreci kontrol, insanı kontrol için ortada deli gibi dolaşan insanlar yoktu. Bir huzur vardı. Yaratıcı fikirlerin, inovatif fikirlerin ya da sadece internette sörf etmek için fırsatları oluyor. Sadece yeni fikirleri tokuşturmak, beyin fırtınası yapmak için daha çok zaman ayırıyorlar. Dolayısıyla o baskı kalkıyor.