Batan Geminin Malları Bunlar, Koş Vatandaş… Koş!

batmamak-icin-naisl-reklam-ve-pazarlama-yapilir
Ömer Yılmaz, marka stratejisti, iletişim danışmanı. Batmamak için nasıl reklam pazarlama yapılır diye sorduk.

Ömer Yılmaz, marka stratejisti, iletişim danışmanı. Batmamak için nasıl reklam ve pazarlama yapılır diye sordum. “Gerçek bitti, Post Truth yaşıyoruz” dedi. Eskiden ürünün biricik satış vaadini veya güzel bir özelliğini öne çıkarır, allar pullar, o ürünün talep edilmesini sağlarken, güzel hoş ve boş günler bitti; artık sürekli gerçeklenebilir bilgi üretip; o bilgiyle beraber talep yaratıyorsunuz. Buna Post Truth dönemi deniyor. Gerçek yok, kullanışlı bilgi var!  Vatandaş gerçeğe koşuyor.

Aşağıdaki uzun söyleşinin özetiyle başlıyorum;

Ey tüketici;siz almadığınız zaman, size kimse bir şey zorla satmıyor. İhtiyacın varsa al, ona da bak. Onu alma, bunu al. Tercihini doğru yap. Alternatifleri değerlendirirken, sorgula. Arkasındaki üretim gücünün sosyal hayata katkısı ne?Yerli üretimi destekle. Satış sonrası süreçlerini, özellikle elektronik veya mekanik eşyalarda bu süreçleri iyi analiz et.

Ey üretici; pazar ortamını anbean, günlük takip et. Üretimini, hammadde maliyetlerini sürekli kontrol et. Genel pazar tepkilerinin yansımasını iyi ölç. Taksitler bu kadar kısalıyorsa, alt okumasını yap önlem al. Holdinginizde oturan bir satıcı ya da pazarlamacı görürsen kov. Pazarlama iletişimi bütçeni doğru kullan. İletişimci markanın vicdan bekçisi olacak. Bir kişiyi bir kere kandırırsınız. Kimse salak değil.

 

Kritik bir dönemden geçtiğimiz düşünüyorum. Markalar, birbiri peşi sıra batıyor. Ayakta kalanlar can çekişiyor. Yeni dönem bu markalara ne anlatıyor?

Aslında iki süreç aynı anda yaşanıyor Türkiye’de. Bir, zaten pazarlama ortamı dönüşüyor. Tüm dünyada dönüşüyor. Türkiye’ye has bir durum değil. İkincisi, dünyanın sosyal konjonktürünün Türkiye’ye yansıması var. Türkiye’nin geçirdiği zorlu dönemler var. Bu da Türk markalarını zorluyor. Zaten Türkiye’de çok güçlü markalar göremezsiniz, dünya markaları gibi. Bugün dünyanın en büyük 100 markasına baktığınız zaman, 3-4 ülkenin paylaştığını görürsünüz. Çoğunlukla da Amerikan markası çıkar bunların hepsi. Pazarlama ve satış ortamındaki Türk üreticilerinin aslında pozisyonu çok zorlandı. Hammaddeye bağlı maliyetlerinde anormal değişimler olabiliyor. Sosyal hayatın endikasyonlarının etkisi olabiliyor ve hızla fakirleşen bir toplum var karşımızda. Bunların alım gücündeki yansımalar olabiliyor. Zaten dönüşen pazarlama ve pazarlama iletişimi ortamı ile bir de Türkiye’ye has durumun markalara dönüşü oldu.

Hangisinden etkilendiklerini fark edemiyorlar belki de.

Aslında etkilenmenin daha da ötesinde neye maruz kaldıklarını bilmiyorlar. Niye 2 liralık domates 6 lira? Niye 4 liralık elektrik faturası 18 lira? Yani bu niyeleri çözümlediği zaman toplum, aslında bir şeyleri anlamaya başlayacak. Satın almanın gücünün yükseldiği dönemler vardır. Bazen satıcıların gücü yükselir, bazen de alıcıların gücü yükselir. Türkiye’deki alıcılar hiçbir zaman güçlerinin farkında olmadılar.

Ne anlamam lazım?

Arz-talep dengesine dayalıdır ya her şey; siz almadığınız zaman o satamaz.  Televizyon satmak istiyor adam. Almıyorsunuz. Ne yapacak? Daha fazla satmak isteyecek. Domates sosyal bir problemdi…  Bu arza dayalı talebi daralttığınız zaman fiyat düşer. Bunun başka hiçbir yolu yoktur.  Bir sürü konut var. Konut arzı yükselir, fiyat düşer. Düşemediği zamanlar var. Diyelim ki, siz 1 yıl önce aynı projeden 1000 TL’ye ev aldınız. Ben geldim 1 yıl sonra, arz artmış, sizin karşı dairenizi 800 TL’ye alabilir miyim? Arz-talep dengesi o kadar da kanunen korumasız durumda değil. Siz 200 TL’nizi talep edebilirsiniz müteahhitten. Ne günahınız vardı sizin. Bunların yapılamamasının sebebi, yapılmasına müsaade ettiğiniz zaman, endikasyon büyüyor. Kartopu etkisi gibi. Bir de onun ötesinde şöyle düşünün. Koskocaman bir ilaç sektörü var değil mi? İlaç sektöründe artık ne yapılıyor? Sizi tedavi edecek ilaç üretilmiyor aslında baktığımızda. Sizi hasta ediyoruz önce. Sonra o ilaçla idare edebileceğiniz bir reçete öneriyoruz. Ömür boyu tüketime yönlendiriyoruz sizi. Yani alkolü bırakmış bir alkolik gibi oluyorsunuz. Siz alkoliksiniz. Sadece içmiyorsunuz. Böyle bir durum var. Bunun aynısı markalarda da var, cep telefonunda da var. Diyorlar ki, benim X markalı IPhone’u üretmem için, 2.5 yılda bir senin yenilemen lazım.  O kadar kaliteli ki, bozulmuyor.Pilini yapacak, aplikasyon yükleyecek, çalışamaz hale getirecek,  yeni  IPhone almak için nedenler  üretecek. Bunu nasıl yapacağım? O zaman reklamcılar devreye giriyor. Size bir hayal kurduruyor. O telefonla ne kadar güzel göründüğünüzü gösteriyorlar. Sonra da onu ulaşılabilir bir hayal hâline getiriyor.

Bulduk, sonunda! aslında suçlular siz reklamcılar pazarlamacılarsınız…

Evet öyle ama şöyle de düşünmek lazım. Reklamda çocuk testi diye bir şey vardır. “O kadar da” yalan konuşamazsınız. Çünkü reklamcılar aynı zamanda markaların bekçisi olmak zorundadır. Bir insana bir yalanla bir ürünü bir kez satarsınız. Ama bir sürü doğruyla sürekli satın alınır hâle getirebilirsiniz.

Buraya kadar anlattıklarınızdan hangilerini cımbızlarsam, iş sahibi-üretici, “Ben markamı batırmadan, üstelik yukarı çıkartarak, nereye giderim?”

Ayakta kalırım.

Ben sürdürülebilirlik anladım.Abone olmak gibi bir durum algıladım.

Olabilir. Çok güzel bir çözüm olabilir. Sürekli para ödediğin bir yöntem belki, değil mi? Bence düşünmeliler. Bunu Vestel yaptı geçtiğimiz dönemlerde. Denedi. Sonuçlarını bilmiyorum, nasıl geri dönüşler oldu ama… Kahverengi eşyada yaptı. Televizyonu satın alma…

Kiralamaktan söz ediyorsunuz.

Bir yandan da kirala. Ben 3 yılda bir değiştireceğim ama sen bana her ay 100 TL öde gibi, bir yöntem denedi. Hayran olduğum bir kampanyaydı açıkçası. Ne güzel düşünmüşler dedim.

Telekomünikasyon firmalarının size hat kiralarken, yanında verdikleri telefon gibi bir şey değil mi?

Benzer evet.

Tüketici uyanmadı mı: Ben bunu aldım ama pişmanım, şişmiş faturalardan kurtulamıyorum!…

Aslında, yine tüketicinin haklarını düzgün savunamamasından, bunun için ortamlar oluşmamasından kaynaklanıyor. Ama Avrupa’da bunun örneklerini görüyoruz. Örneğin bir şey söyleyeyim. Çok alakasız bir şey söyleyeceğim size. Avrupa’da ve ABD’de insanlar bordro veriyor değil mi? Herkes vergi mükellefi, bordro veriyorlar. Dolayısıyla verdikleri verginin arkasını kontrol ediyorlar. Bugün yılda 19 bin lira asgari ücret alan bir insan yıllık kaç lira gelir vergisi verdiğini biliyor musunuz? 5200 TL. Yılda 19 bin lira kazanan bir insandan gitsem ben yıl sonunda, bana 5000 TL borç ver desem bana ne der?

Vermem der.

Adam onu verdiğinin farkında değil. O vergiyi verdiğinin farkında olmadığı için de, sen benim verdiğim parayla ne yapıyorsun diye sormuyor kimseye. Kimseye sormuyor bunu. Ocak aldığı beyaz eşyacıya da sormuyor, kitap aldığı kitapçıya da sormuyor.

Bir reklamcı olarak, kendi topuğunuza kurşun sıkıyormuşsunuz gibi geliyor bana bu anlattıklarınızla.

Yo değil. Şuna getiriyorum. Artık gerçekler döneminden çıktık. Post Truth dönemine geçtik. Biz eskiden ne yapardık? Bir ürünün biricik satış vaadini veya güzel bir özelliğini öne çıkarır, allar pullar, o ürünün talep edilmesini sağlardık değil mi?

Evet. Hâlâ öyle değil mi?

Hâlâ öyle değil, çünkü insanlar bilgiye artık çok rahat ulaşıyorlar.Bir yandan da memnuniyetlerini veya memnuniyetsizliklerini çok hızlı paylaşabiliyorlar. Tek tek paylaşmıyorlar artık. Grup olarak, blok olarak, internette paylaşıyorlar. Pazarlamacılar veya iletişimciler artık, markaların sadece satışını değil, aslında bir anlamda geleceğine bekçilik etmek durumundalar.

Vicdan bekçisi olmak zorundalar. “Country of Origin” Bir de “Corporate Social Responsibility” dediğimiz, firmanın sosyal sorumluluğu. Firmanın sosyal sorumluluğu hikâyesi artık, marka ve ürün tercihlerinde daha öne çıkmaya başladı. Bugün şunu söyleyebilirim. Benim için kullanışlı bir bilgi çıktı karşıma internette. Viral olarak büyüdü, bir hareket çıktı.  İşte Sarı Yelekliler Hareketi. Sarı kazak satmaya başladık biz beraber. Yakaladık biz bunu. Türk’üz ya, böyle kurnazlıklarımız var.

Yakaladık, sattık. Sattığımız kazak, o dönem boyunca satılabilir, talep edilebilir bir ürün, bir obje hâline geldi. Ama biz kazak üretiyoruz. Bir daha satacağız. Başka bir şey satmamız lazım. Başka bir bilgiyi yakalayıp, başka bir pazarlamaya giriyoruz. Halbuki üretimi habire bu kadar döndürmek mümkün mü? Değil. Dolayısıyla sürekli gerçeklenebilir bilgi üretip; o bilgiyle beraber talep yaratıyorsunuz. Buna Post Truth dönemi deniyor. Gerçek yok, kullanışlı bilgi var aslında.

Diyelim, zorda olan bir şirket var ve birazcık daha gayret etse belki stoğundakileri eritecek, bunu nasıl anlatacak?

Yüksek enflasyon dönemini hatırlıyorsunuz Türkiye’de, hep beraber yaşadığımız. O dönem ne vardı; her şeyi satmak, daha çok satmak… zararına bile satıp; bankadan bir gecede overnight’ta o parayı kazanmak vardı. Yeter ki, nakit gelsin dönemi yaşamıştık.  Pazarlama profesyonellerini dışlayan bir dönemdi. Satış becerisi yüksek insanları şirketlere oturttu. 2000’li yılların başı, Türkiye düşük enflasyon dönemine geçmeye başladıkça, eski satışcılar üst yönetime çıkmışlardı. Yerlerini korumak adına, pazarlama profesyonellerini dışladılar ve marka sahipleri farketmedi. Pazarlamanın dışlanmaması gerektiğini fark edebilen marka sahipleri ayakta kalabildiler. Batan marka,  el değiştiren çok firma oldu. O dönemin güzelliği şuydu: Batıp yok olmuyordu, el değiştiriyordu. Bu dönemdeki el değiştirme gibi görünse de, el değiştirmiyor aslında. Bir batış söz konusu oluyor. Sektör ayrımı yapmaksızın söylüyorum. Bunu fark edip, bir an önce doğru pazarlama profesyoneli ve pazarlama planına geçmeleri gerek.

Bugünün gündemde olması gereken kişileri satışçılar mı pazarlamacılar mı?

Pazarlamacılar. Ama satış her şey. Hiç bunu unutmamak lazım.

Peki aynı vücutta pazarlama ve satış barınabilir mi?

Çok zor ama, olabilir tabii. Zıtlar. Biri planlamak ister, öbürü sürekli satmak ister.

Şimdi jonglör gibi olmak gerek.

Güzel bir tarif oldu: jonglör. Şu var: Elinizde araba var. Onlarca, yüzlerce, binlerce araba var. Bu arabaların satılabilmesi lazım. Ama kredi hattı açamıyorsunuz. Satış önerisi getiremiyorsunuz. Ne yapacağız? Vestel örneğine geri dönelim; Bir kiralama modeli önerdi. Mantıksız gelmiyor baktığınızda. Ama bunun uzun vadede markaya zararı veya katkısını da iyi hesaplamak lazım. İşte o pazarlamacı hikâyesi. “Ya kardeşim bu Vestel de milletin kiraladığı televizyondur” deyip, tüketici başka bir markayı tercih edebilir. O zaman acaba bunu bir alt markayla mı yapmak gerekir? Çünkü üretimi beslemeniz gerekiyor. Üretim durabilen bir şey değil.

Krizde hizmet pazarlamak nasıl oluyor?

Biz hizmetçilerin işi hep zordur biliyorsunuz. Reklam ne için yapılır? Reklam her şey yolundayken yapılan bir çalışma değildir ki. Reklam bir problemi çözmek üzere yapılır. Halkla ilişkiler çalışmasını bir problemi çözmek için yaparsınız.

Şirket değerini yukarıya çekmek için uzun vadede yapılmaz mı bütün bunlar?

O, pazarlama. İletişim planının bir parçasıdır. Ama ben satışa dayalı reklamdan bahsediyorum ya da talep yaratmaya dayalı reklam. Bir problemi çözmek zorundadır iletişim süreci, her hâlükârda. Sizin söylediğiniz de bir problemdir. Ama uzun vadede marka değerine katkı sağlayacak. Fakat güncel hayatın içerisinde ne oldu, pazarda talep daraldı, o daralan talebin içerisinde daha fazla tercih edilir bir hâle gelmeli ve pazar payımı korumalıyım değil mi? Bunun için de reklam yapmak zorundayım. Yıllardır Türkiye’de reklam, kriz anında en önce kesilen bütçe olmuştur.

Reklam devam mı diyorsunuz?

Mutlaka. Çünkü haberdar edebileceksiniz ki gelip alsın. Bu arada, eskisi kadar maliyetli değil  reklamcılık. Reklam demek, illa bir film çekmek değil. Ve bu aralar, benim en fazla gördüğüm şey, yeni reklamcıların kabalıkla espri arasındaki farkı görememesi.

Hiçbir marka tüketicisinden daha büyük durmaz. Marka değeri ölçülmeye 80’leren sonra başlandıktan sonra, üründen daha fazla marka ederi para etmeye başladı. Bugün FIAT fabrikası daha fazla araba üretiyor olabilir. Ama Mercedes fabrikası daha az üretmesine rağmen, daha pahalı bir fabrikadır. Siz oradaki tornavidaya para ödemiyorsunuz ki… O markaya para ödüyorsunuz. Marka değeri dediğimiz hikaye korunmalıdır. Bir de ürettiğin bütün arabaları satmak gibi bir zorunluluğun var. Milletin de boğazını sıkamam; “al” diye. Alamıyor çünkü,  100 bin TL’lik aracın  gümrüklü aracın fiyatı 300 bin TL.Sorunun özü nasıl yapacağız?

Geçmişte aklıma takılan şu olurdu. Bazı markalar çok çok reklama girdiğinde, bunlar batıyor mu acaba? diye düşünürdüm… Bir dönem banka batışlarını anımsayın.  

O kadar güzel bir örnek verdiniz ki… Egebank’tı sanırım. Babam seyrederken reklamı, “Bunlar batacaklar yakında” dedi. Çünkü eskiden hep öyle oluyordu. En yüksek parayı öneren batıyordu. Vaadiniz gerçeğe ne kadar yakın olursa, o kadar karşı tarafa geçer. Sizin ne söylediğinizin hiçbir önemi yok. Karşıdaki adama o mesajın geçmesi ve onda bir etki yaratmasıdır her şey. Eğer vaadiniz genel pazar ortamının dışında overpromise dediğimiz, yüksek oranda bir vaat ise, bunu siz ne kadar “Vallahi de billahi de ben böyle yapıyorum deseniz de, tüketici onu satın almaz.”

Genelgeçer sloganlarla olmuyor anlaşılan…

Olmaz.

Bu dönem küçük önermelerle, “sen bunu böyle yaparsan, şuna sahip olabilirsin” deme dönemi mi? Pratik anlatmaya çalışırsak …

İki türlü satın alma pozisyonunda insan var. Bu insanlar, bir markayı tüketmek istiyorlar. Ama bu markaya en etkin, en hızlı ve en ucuz şekilde ulaşmak istiyorlar artık. İlla artık bir mağazaya gitmek zorunda değilsiniz. Ayakkabı numaranızı o markada çok iyi biliyorsanız, internetten bunu satın alabilirsiniz.

Fakat sürekli bir fırsat arayışı söz konusu. Belli dinamikleri oturdu. Aslında o markaya ulaşabilir hâle geldikçe tüketiciler, insanlar benzeşmeye başladı. Tüketim ihtiyaçları benzeşti. Birbirlerine çok benzer alışkanlıklar edinmeye başladılar. Çok benzer yerlerde dolaşmaya başladılar. Hatta dolaştıkları her yeri teşhir etmeye başladılar. Giydikleri her şeyi teşhir etmeye başladılar. Bu, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine dayanıyor herhâlde. Kendini gerçekleştirme ihtiyacı çok yükseldi. Dolayısıyla, şunu önemsiyorlar. Bir grup insandan bahsediyorum, büyük çoğunluktan bahsediyorum ama… Ne kullandığı önemli. Fakat yavaş yavaş, o kullandığı şeyi X sayıda insanın kullandığı kadar üretim yapan markalar, bizim gibi pazarlarda, değişkenleri hızlı olan pazarlarda sıkıntı yaşayabilirler önümüzdeki dönemde. Hemen güncel bir örnek vereyim. Cep telefonu taksitleri 6’ya çekildi. IPhone’un üst modelinin fiyatı 12 bin TL. 2000 TL taksitle cep telefonu alınabilir mi? Alınmalı mıdır? Araba taksidi gibi. Olacak şey mi yani? 6 taksit. Şimdi ne olacak? Bunun pazarı daralacak. Beyaz eşya, kahverengi eşya, uzun vadelerle iş yaptığı zaman, bayilerinin para kazandığı bir modeldir. Öbür türlü, peşin aldığınız zaman, aslında o kadar işlerine gelmez. 24 taksitle alındığı zaman, faizle para kazanırlar onlar. 3 taksit yapıyor şu an. Çünkü bir sonraki adımdan korkuyor.

Bankalar, kısa vadeli küçük alacaklarını hızlı tahsil etmeye çalışıyorlar. Bu göstergelere baktığınız zaman, önümüzdeki dönemin çok parlak olmadığını varsayabilirsiniz. Firmaların pazarlama profesyonelleri bu varsayımları güncel hayatın içerisinde sürekli olarak toparlamalı ve olası böyle bu durum için, markaları ve ürünleri için önlem alabilmeliler. Bunun için de, mutlaka ve mutlaka yeni metodlar geliştirmek zorundalar. Eski bilgi, eski metodlarla bunları çözemezsiniz, çünkü bunlar yeni problemler.

Kendi ifadelerinizle, 5 madde çıkarabilir misiniz bana? Formül istiyorum.

Bir kere tüketiciler için… Tüketiciler ve üreticiler için ayrı konuşalım mı? Tüketicileri de bir gözetelim. Bir, tüketiciler satın alma güçlerinin farkında olmak zorundalar. Ben bunu yıllardır söylüyorum. Siz almadığınız zaman, size kimse bir şey zorla satmıyor.

İhtiyacın varsa…

Bakın ihtiyaç maddeleri…İhtiyaç maddeleri, zaten genel tüketimimizin içerisinde aslında ihtiyaç maddeleri. Su gibi…

Korkma, dur diyorsunuz.

Aynen öyle. Su, ihtiyaç maddesi ama 20 tane su markası var. Onu alma, bunu al. Tercihini doğru yap.

İkincisi, yüzde yüz alternatifleri değerlendirirken, sorgula. Bunun arkasındaki üretim gücünün sosyal hayata katkısı ne?

Sorumluluk…

Sadece size bir şey mi satıyor? Yoksa, öbür taraftaki hasta çocuklara dair bir şey yapıyor mu? Çünkü hep kazanarak bir şey yapamazsın. Ben mesela Türkiye’de en büyük problem olarak bunu gözlemliyorum üreticilerde. Hep istiyorlar. Çok demanding bir pozisyondalar. Bütün para sizin olsa ne olur ki? Hiçbir şey olmaz. Hepsini size verelim, buyrun. Razı olduk bütün toplum olarak, bütün parayı size veriyoruz.

Üç?

Yerli üretimi destekleme azminde olsunlar.Çünkü birçok ürünün üretim standardı aynı. Bir ürünü kötü yapmak çok zor. Ve satış sonrası süreçlerini, özellikle elektronik eşyalarda veya mekanik eşyalarda bu süreçleri iyi analiz etsinler. Hizmet talep ediyor olsunlar.

Bu, hem hükümetleri hem üreticileri, bir noktada tüketici ile uzlaşma zorunluluğunda bırakıyor. Siz hiçbir şey yapmazsanız, her şeyin fiyatı çok artar.

Üretici?

Üretici için, Bir; bugünün pazar ortamını anbean, günlük takip etmek zorundalar. Ve üretimlerini sürekli modifiye etmek zorundalar. Hammadde maliyetlerini sürekli kontrol etmek zorundalar. Bu bir.

İkincisi, olası genel pazar tepkilerini, kendi işlerine yansımasını çok iyi ölçmeliler artık. Taksitler bu kadar kısalıyorsa, yönetici idare belli tedbirler alıyorsa… Siz o geminin içerisinde olmasanız bile, bunun alt okumasını yapıp; kendi işinize dair önlemler alacaksınız.

Üç?

Üç: Holdinginizde oturan bir satıcı ya da pazarlamacı görürseniz kovun. Net söylüyorum. Kimse oturmayacak. Bugün oturma zamanı değil. Kullanmadığın ürünü satamazsın. Bu benim hayat mottom olmuştur. Bütün hizmet verdiğim markaları yüzde yüz tüketmişimdir. Gizli tüketicisi olmuşumdur. Kimse bana palavra sıkamamıştır toplantılarda. “Biz şöyle servis veriyoruz vs.” dediklerinde “Hayır vermiyorsunuz” diye çat diye söylerim adama. Dolayısıyla, siz Rexona reklamı yapıyorsanız ve bunu otobüsteki ter kokusu ile alakalı olduğunu varsayarak yapamazsınız. O otobüste o teri koklayacaksınız. Birini alıp da, otobüsün, çarşının ortasında kafasını şampuanlatmak vb. gibi saçmalıklar yapmazsınız.

Son?

Pazarlama iletişimi bütçelerini doğru kanalize edecekler. Bir lafımız vardı: Reklamın yarısı boşa gider ama hangi yarısı boşa… Kimsenin boşa gidecek 1 kuruşu yok. Ve markaların her bir çalışanı, vidayı sıkan adamdan patrona kadar, herkes markasının vicdanı olmak zorundadır. İletişimcilerin de markaların vicdan bekçileri olduğunu unutmamamız gerekiyor. Çünkü bir kişiyi bir kere kandırırsınız. Bir kere. İkinci kez kandıramazsınız. Hiç kimse salak değil çünkü.

Size bir hikâye anlatayım. Bir yatakçı arkadaşla tanıştım geçenlerde. Yatak üretiyor. Çocukluğunda çıraklıktan başlamış. Alttan gelen bir çocuk. Butik üretim yapıyor artık. Büyük bir usta hâline gelmiş.  Büyük markalar, bunu Ar-Ge için kullanmak istemişler vs. Bir zaman sonra fark ediyor ki, 3 kuruşa satın aldıkları yatağı Nişantaşı’nda çok büyük paralara satıyor insanlar. Abi dedi; geçenlerde birisi geldi bana. Güzel birarabayla geldi kapıma dedi. Öyle indi arabadan. Yatak istiyor dedi. İhtiyaçlarını sormuş. Çok mu terliyor vs. Uyku takımı satıyor size aslında o. Yastığınızı, yorganınızı tasarlıyor vs. Paralar da bunları satın almak için kazanılıyorya aslında.  12 bin TL fiyat vermiş. Müşteri, “Çok pahalı değil mi?” diye tepki göstermiş. 12 bin TL abi dedi. Zaten 8 bin TL maliyeti var, ben de üstüne 4 bin TL koydum. Elimde dikiyorum. Ne dedin adama dedim. “Abi araban kaç para?” dedim dedi. Adam bana direkt şöyle yaklaştı “Ben pahalı arabayla geldim ya, o yüzden bana 12 bin TL diyorsun” demiş. “Hayır günde iki saat kullandığın şeye 1 milyon TL veriyorsun. Hayatın ve sağlığın için çok önemli olan 6-8 saat yattığın yatağa 12 bin TL pahalı diyorsun” diye yanıt vermiş.

Nasıl bir zihniyettir bu diye bana soruyor… Adam yatağı  9 bin TL’ye almış sonunda.  Yine pazarlığını yapmış yani. O yüzden pazarlık yapmaktan hiç kimse vazgeçmesin ama ürünlerin de değerini versin.