Pazarcı üniversiteliler, kaderci gençler

 

 

İstanbul’da özel üniversitelerden birindeyim. Karşımda bir avuç genç oturuyor. Üniversitenin çok talebesi olmasına karşın, geleceğe meraklı ve gelecek endişesi taşıyan öğrenci sayısı az. Bu bir tek o üniversitenin sorunu değil. Hemen hemen hepsi böyle.

 

Karşımda oturanların önemli bir bölümü son sınıf talebesi. Arada bir ve ikinci sınıftan gelenler de var. Birinci sınıftakiler, liseden çıkıp büyümenin heyecanıyla oradalar. İkinci ve üçüncü sınıfta bir daha karşıma çıkacaklarını sanmıyorum. Belki dördüncü sınıfın sonlarına doğru yeniden yakalarım onları. O zaman “Ne olacak benim halim” gibi sorular soracaklar.

 

Karşımda oturan bir kız öğrenci parmak kaldırdı. Neden bilmem kızlar böyle topluluklar içinde erkeklerden daha cesur oluyor. İkinci sınıf öğrecisi olduğunu söyledi. Mühendislik dallarından birinde okuyor. Geçtiğimiz yaz staj yapmış. Stajı yaptığı yer büyük bir insan kaynakları kuruluşu. Yaptığı iş seçme ve yerleştirme süreci için gelen özgeçmişleri ayırmak, ayıklamak.

 

“Ben” diye söze başladı. “O kadar üzüldüm ki, önüme gelen özgeçmişler arasından kendi okulumdan gelenleri kenara ayırmak zorunda kaldım. Çünkü çalışmayı yaptığımız kurumlar istedikleri üniversiteleri belirlemişlerdi. Onların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu.”

Bu arkadaşım, arka sıralardan kendisinden önce söz alan dördüncü sınıf öğrencilerinin “henüz ne yapacağıma karar vermedim. İş bulayım, sonra ne olacağımı düşüneceğim” diye özetlenebilecek cümlelerine karşılık olarak, “Bu arkadaşlarımız gerçeklerle buluşmamış henüz” demekle yetindi.

 

Türkiye nüfusunun yüzde 27.5’lik bölümünü 15-29 arası yaş grubu oluşturuyor. Genç nüfusta işsizlik oranı da yüzde 18.2. On bin civarında işsiz doktor bulunduğu, 2020 yılında işsiz doktor sayısının 40 bini bulacağı; 2001 krizinde her 8 mühendis ve mimardan birinin işsiz kaldığı, ‘işsiz mühendis ve mimar” sayısının 50 binin üzerinde olduğu tahmin ediliyor.
İşsiz 317 bin üniversite mezununun devlete ve topluma toplam maliyeti 9 milyar 535 milyon dolar. Devletin resmî verilerine göre üniversiteden mezun olan her 3 gençten biri işsiz. Toplam işsizler arasında üniversite mezunlarının oranı yüzde 12.4. Semt pazarlarında üniversite mezunlarının sayısının yüzde 30’u, sosyete pazarlarında bu oranın yüzde 80’i bulduğu söyleniyor.

 

Prof. Dr. Mahmut Tezcan “Sosyo-Kültürel Değişim Sürecinde Türkiye’de Gençlik” makalesinde gençliği 5 farklı dönem içinde inceliyor; 1923’lü yıllarda modernleşmeci karaktere sahip bir gençlik görülüyor. 1950’lerde çoğulcu ve demokrasiden yana bir gençlik var. 1960’larda devrimci, 1970’lerde politize olan gençlik ekonominin dışa açılmasıyla beraber tüketici bir karaktere bürünüyor. Daha sonraki dönemde ise apolitik bir gençlik oluşuyor. 1980 sonrası gençlik, Özal gençliği olarak da anılıyor. Bunda tabi ki 12 Eylül rejiminin politikaları çok etkili. Darbe hafızaları siliyor. Silinen hafızalarla tüketim çılgınlığı buluşuyor, yönetim zaafiyetleriyle dost oluyor, mutfakta ürettiğimiz gençler; “paçanı kurtar”cı  bir dönem geçiriyor.

 

Türkiye’de değişime olan inancın azalması ve yıpranmasından da söz etmek mümkün. Yıllarca benzer politikaları izleyen iktidarlar belki de gençlerde “ne değişecek ki” hissini yaşatıyor.

 

TÜBİTAK 47 ilde bin 33 genç üzerinde araştırma yaptı. Konu bilimsel okur-yazarlık. Sonuç;  ‘bilim adamı’ deyince Türk gencinin aklına Zekeriya Beyaz geliyor. Türk genci az okuyor, çok televizyon seyrediyor, hayatında sadece müziğe yer veriyor. ‘Bilim’ denilince gençlerin aklına ciddi, asık suratlı, orta yaşlı bir erkek geliyor.

 

Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı’nın, geçtiğimiz Mayıs ayında düzenlediği Gençlik Kurultayı’ndaki sonuçlar farklı mıydı? Hayır. Tek farkı ses getirmemişti. Farkındalık, yaratıcılık ve gençlik konuları tartışıldı, sonuç bildirgesinde üniversite gençlerinin proje oluşturmak, sosyal sorumluluk almak gibi etkinliklerde yetersiz olduğu gözlemi yapıldı.

 

Bir araştırma daha; Ticaret Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Banu Sayıner gençlere sorunlarınızla nasıl başa çıkarsınız diye sormuş. En popüler yanıt “kadere bırakırım”. Gençlerin yüzde 70’i başına gelen olaylardan başkalarını sorumlu tutmuş. Dünya meselelerinde, yüzde 62’si “kontrol edemediğimiz güçlerin elindeyiz” demiş. “Siyasetçilerin kapalı kapılar ardında yaptıklarında halkın kontrolü yoktur” diyen gençlerin oranı yüzde 50 olmuş. Aynı araştırmada gençlere sorunlarıyla başa çıkma “yöntemleri” sorulmuş; en sık başvurulan yöntem  “ilişkimi keserim”; ikinci çözüm “tatile giderim”, üçüncüsü “televizyon izlerim.

 

2006’nın ilk yazısında kaderci olmayı reddettiğim için gençlik konusunu seçtim. Bu tabloyu hak etmiyoruz. Ey anne babalar ve büyükler, dizinizi dövmeye gerek yok, şöyle okkalısından kendinize iki tokat aşkedin yeter.

 

 

 

 

 

Paylaş