Olmak ya da olmamak

W. Shakesperare / Hamlet adlı eserinde o ünlü monoloğu yazarken yıllar sonra var’ayok’a kullanılacağını bilebilir miydi? Sanmam!…  Ama işte hala bütün mesele bu!..

İletişimde olmak ya da olmamak, yöneticilerin, patronların, sözcülerin kendilerine soracakları temel soru.

İletişim ve iletişimsizlikte aynı anda tavan yapılır mı? Yapılmaz sanılabilir… Peki bugün iletişimde aynı anda varlık içinde yokluk çekmemiz nasıl açıklanabilir? İletişim araçlarının içinde boğuluyoruz, ama iletişim kuramıyoruz.

İş dünyası ve iletişim önemli. Her ikisi de gelişmelerden etkileniyor. Rüzgarı yakalayan yol alırken diğeri nerede hata yaptığını bir türlü kestiremiyor. Yakın geçmişte,“tek kanal-tek mesaj” hedefi vurmaya yetiyordu, bugün 70 milyonu aşan Türkiye’de neredeyse 70 milyon değişik mesajla hedefe ulaşmanız gerekiyor.

Nobel ödüllü psikolog ve davranış bilimci Konrad Lorenz’in aşağıda 5 cümlede özetlemeye çalışabileceğimiz yaklaşımını kulağa küpe etmekte fayda var:

Bir şey söylediğinizde, duyulduğunuz anlamına gelmez. Bir şey duymuş olmanız anladığınız anlamına gelmez. Duyduğunuz bir şeyi anlamış olmanız aynı fikirde olduğunuz anlamına gelmez. Bir konuda hem fikir olmanız, onu yapacağınız anlamına gelmez. Bir kere yapmanız, hep yapacağınız anlamına gelmez.

Bir de kime konuştuğunuz yani hedef kitle önemli. “Ben çıkar konuşurum” diyorsanız, medya Hyde Park değil, hiçbirimizin de o kadar zamanı yok.

Şöyle özetlememe izin verin: Türkiye’de yayınlanmakta olan 36 adet günlük gazetenin net satışı 4 milyon 599 bin. 1 Mayıs 2012 verilerine göre Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetesi ancak bir milyon satıyor. Onun da ne kadarının elden dağıtım olduğu bilinmiyor.

Gerçek şu, mecra tüketimi değişiyor; ekonomi gelişiyor, değişiyor ve dönüşüyor…  gazete tirajları ve yayın sayısı düşüyor, mecralara göre reklam harcamalarında ezber bozuluyor, gazete gelirlerinin payı, acı şekilde azalıyor, “öteki” medya ise giderek önem kazanıyor. The New York Times gibi bükemediğin bileği öpeceksin diyen yayınlar, geleneksel tirajları tehlike çanları çalınca, internet gazeteciliğine geçmekte tereddüt etmiyor. Bu gazete ayda ortalama 30 milyon tıklanma oranı yakalıyor.

Ve televizyon… Henüz Türkiye’de bileği bükülemeyen ama el yakan mecra… İzlenme oranlarına bakarsanız, üzerinde Güneşin Batmadığı Büyük Britanya Krallığı gibi. Bir başka taraftan bakacak olursanız, Pompei’nin Son Günleri’ni yaşıyor. Türkler her gün yaklaşık 5 saat izliyor. Ne kadar izlediğiniz mi, ne izlediğiniz mi önemli? İletişimin kilogramla alındığı ve satıldığı dönemde saatin önemi vardı. Haliyle hala var. Ama bugünün sorusu, “Kim ne izliyor?”. Halkımızın yaklaşık yüzde 40’ı yerli dizi izlemek için televizyon karşısına geçiyor, yüzde 30’a yakını, yapacak başka bir şeyi olmadığı için TV izlediğini ifade ediyor. İzlenen ilk 10 programda “haber” yok. ‘Ben de tematik gideyim o zaman’ dediniz; spor ya da kadını hedeflediniz diyelim, izlenme oranları yüzde 4-5! Ekonomi programlarını ya da yatırımcı ilişkilerini düşünün artık…

Kendinize büyük soruyu sordunuz: “İletişim kurmalı mı, kurmamalı mı? “Aklı selimle yanıt verdiniz: “Evet”.  Söylemeyi unuttum, “Hayır” yanıtı yok. İletişim kurmak zorundasınız, hayatın cilvesi. Siz kurmazsanız, başkasının kurgusu altında ezilebilirsiniz, başkası sizin yerinize iletişim kurabilir ki, istemezsiniz!

Asıl soru; iletişimi kimin için  kuracaksınız?  Ulaşmak istediğiniz kitlenin profilini, ya da kaç farklı grupsa o kadar profil çıkarabilir misiniz? Ulaşmak istediğiniz kişilerin sayısına bakalım, ben diyeyim bin, siz deyin 10 bin kişi. Biri çıkıp derse, “Milyonları size getireyim!” itibar etmeyin derim. Kaçı ve neden işinize yarayacak diye bakın.

Kilogramla iletişimi alt ettik derken, doluya yakalandık. Nüfusumuzun yarısından fazlasının gediklisi olduğu facebook, twitter gibi sosyal mecra neden herkes için mucize sonuçlar yaratmıyor, düşündünüz mü? İletişimin obez çocuğu, “bir taş attım kuyuya” mantığıyla ilerliyor, ufak bütçeler önce can yakmıyor, yıl sonunda buharlaşan küçük bir servete hazırlık yapmak gerekiyor.

Gelelim hayatın gerçeklerine; halka açık ve halka açık olmayan firmalar, çeşitli nedenlerle değişik kitlelere ulaşmak ister. Faaliyet raporları kurumsal iletişiminin ve yatırımcı ilişkilerinin en önemli araçlarından bir tanesi. Çok emek harcanır, genel kurul tarihine yetiştirilir. Kaç kişi okur, ne kadar zaman süreyle okunur?… Rivayet muhtelif, analistler 10-20 saniye kadar bakıyormuş… Bu bilmiş konuşmalara hayret ediyorum, analist neden faaliyet raporu okusun? Zaten anlık izliyor. Analist için mi hazırlıyorsunuz bu raporu? Diyeceğim o ki, kime ve neden hazırladığınızı bilmezseniz kimse sizi okumaz, dinlemez, duymaz.

İletişim bir orkestra yönetmek demektir. 37 ülkede 358 portföy yöneticisi ve analist üzerinde yapılan bir araştırmaya göre yatırımcı CEO’dan etkileniyormuş (%32). Peki yine bu satırları okuyanlar için çok önemli olan roadshow’lar. Bir tür görücüye çıkma durumu.  Yatırımcı ilişkilerinde en büyük fayda roadshow’lardan sağlanıyor. Bir “paket” olarak dolaştığınızı unutmayın. Varlığınız bir iletişim aracı.

Özetle, beklentilerinizin düzeyi ve getirisi arttıkça, iletişim kurma durumuna kahve sohbeti gibi bakamayız. Benim ulaşmak istediğim kişi/ler sabah kaçta kalkar, akşam kaçta yatar, iletişim cihazının türü, e-maillerine ne sıklıkla yanıt verir, gönderdiğim pdf’i indirebilir mi, onu asansörde mi yakalasam, yemekte mi? İşe neyle gider, haftada kaç gün seyahat eder… alışveriş yaptığı mekanlar nereler?…

İletişim, ciddi bir meslek, sanat kıvamında toplum mühendisliğidir. Kolay gelsin.

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir