Mücevhere Kavuşmak

Prof. Dr. Gül İrepoğlu, mimar, sanat tarihçisi ve roman yazarı. Geçmişte TRT’de ve NTV’de sunduğu başarılı TV programlarından anımsayanlarınız var. Pek çok eser vermiş üretken bir bilim insanı. Artık araştırmak ve bilgiye ulaşmak kolay olduğundan hepsinden söz etmenin ağır sorumluluğunu daha az hissediyorum ama son romanı “Kavuşmak”la, hepimizin haklı beğenisine sahip olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. “Kavuşmak, çok enteresan bir hikâye. Hikayenin kendisi kadar romanın yazılış hikayesi ilginç ve heyecanlı.  1950’lerde yaşanmış gerçek ve gizli bir aşk hikâyesi… Ünlü müzik insanı Mesut Cemil Bey’in aşkı Dürdane Hanım.  Dürdane Hanım da Mesut Cemil Bey’e gerçek aşkla bağlanmış özel bir kadın.

İlginç kısma gelecek olursak, Dürdane Hanım bir gün İrepoğlu’nu davet etmiş ve şöyle demiş, “Ben artık yaşamımın sonuna geldim. Araştırdım, okudum ve bu hikâyeyi sizin yazmanızı istediğime kanaat getirdim.” Bir yazar, kaç kez böyle bir istekle karşılaşır?

Bu söyleşide odaklanmak istediğim konu ağırlıklı mücevher. Sohbetimizde, aslında İrepoğlu’nun kariyerini vakfettiği tarihi mücevher üzerinden okuma çalışmasına dair bir deneme hatta giriş diyebileceğim bir bilgi alışverişi bulacaksınız… Tabii geçmişten bugüne zevklerimiz çok değişti… Mücevher, takmasını sevelim sevmeyelim, değerli olan her şey hepimizin rüyası. Mücevher ise hayatımıza renk, statü katan unsurları olsa da üzerinde taşıdığı değerli taş ya da maden cevherinin ötesinde. İrepoğlu tarihin kendisi kadar üzerindeki zorlu işçiliği unutmamak gerektiğini, dönemin izlerini okumak kadar doğadan bir parçaya sahip olduğumuzun bilincini de anımsatıyor. Mücevher özetle çok değerli bir sorumluluk.

 

Y.Ö.: Mücevherle kavuşmadan, “Kavuşmak”tan iki satır söz edelim; gerçekten kaç yazar böyle olağandışı bir istekle karşılaşır acaba?

G.İ.:  Değil mi? Dürdane Hanım bana eski mektuplarını verdi. Birçok şey anlattı, o kadar etkilendim ki… Zaten hikâyeyi duymak ayrı, böyle bir şey istenmesi ayrı. Eve döndüğümde çok müthiş duygusal bir vaziyetteydim. Bağıra bağıra ağladığımı hatırlıyorum. Ondan sonra da masanın başına geçip; yazmaya başladım. Fakat araya başka kitaplar girdi. Ben aynı anda çok şey yapıyorum. Bu da benim kabahatim.

Y.Ö.: Keşke bütün kabahatler böyle olsa.

G.İ.:  Bilmiyorum. Ama bu kabahat oldu. Şöyle ki, bu roman, esas kahramanının görmesine yetişemedi.  Göremedi Dürdane Hanım. Belki de bilmiyorum, böyle mi olması gerekiyordu, romanı okuyunca anlayacaksınız. Romanın sonunda yaşanan bir şey var ki, onu bana bir başka yazar dostum, Selim İleri şöyle yorumladı, “Sen bu kadar üzülüyorsun, yetişmedi diye ama, bak bunu da yazman gerekiyormuş ki, böyle oldu bütün olaylar”. Sahiden de okumamız gerekiyor. Aşkı anlatan bir roman bu. Bir de müzik var.

Y.Ö.: Dürdane Hanım nasıldı?

G.İ.:  Dürdane Hanım olağanüstü bir insandı. Yani şimdi onu da anlatmayayım. Çünkü orada ona, bir roman kahramanı kimliği verdim ben. Bir yandan, yazara da bir roman kahramanı kimliği verdim. Herkes, “Bu sen misin?” diye soruyor. Hem evet hem hayır.

Y.Ö.: O zaman başka bir konuyla kavuşalım: Mücevher. Yani bir mimar ve bir sanat tarihçisi olarak, herhâlde bir kişinin beslenebileceği en güzel şey. Ama pek çokları gibi mücevheri… yalnızca küpe, kolye, yüzükmüş gibi algıladığımı fark ettim ki, konu bunun ötesinde…  Buradaki mücevher neyi kasteder ve nasıl bir yaşam tarzı ve tarihten bahsediyoruz?

G.İ.:  Mücevher demek zaten, cevher ile süslenmiş demek. Biz, mücevherli eşya dememeliyiz, çünkü iki defa ek koymuş oluruz. Mücevher, zaten bunu tamamıyla kapsıyor. Çok uzun yıllardır mücevher tarihi üzerine çalışıyorum. Çünkü kendimi bildim bileli, mücevher beni çok ilgilendirdi. Küçücük bir çocukken bile, misafir hanımların kucağına oturup; ne taktıklarını tek tek inceler bakar, “Büyüyünce bunu bana verir misin?” derdim. O zaman hepsi razı olurlardı, ama hiçbiri vermedi. Şaka bir yana, sanat tarihçisi olarak baktım ki, Osmanlı mücevheri, çok az araştırılmış bir konu. Evet, sergiler yapılmış. Elbette Topkapı Sarayı’nda müthiş bir koleksiyon var. Sergileniyor ama, üzerinde araştırmalar az sayıda. Yıllarımı büyük bir Osmanlı saray mücevheri kitabı yapmak için harcadım. Harcamak, yanlış kelime geçirdim. Sonunda bir kitap yaptım. Gördüm ki, o kitabın her alt başlığından bir kitap daha çıkar. Yalnızca, tek tek eser olarak değil, anlam olarak da çok malzeme var. Çok yüklü bir şey.

Y.Ö.: Ne demek o?

G.İ.:  Çünkü… Şöyle düşünelim: Tek bir mücevher parça… Bu bir takı olabilir, harikulade bir küpe olabilir, bir yüzük ya da bir sorguç elbette olabilir yahut padişahın suyunun taşındığı bir altın matara olabilir; üstü yakutlarla, zümrütlerle bezeli, tam Osmanlı üslubunda. Şimdi bu tek bir mücevhere bakarsak, bu mücevherin üzerindeki taşlar nereden geldi, nerede işlendi, bunu kim tasarladı, kim uyguladı, nerede uygulandı, kimin için yapıldı, kime hazırlandı, kim taktı, kim muhafaza etti? O takarken onu kimler gördü? O sırada ne olaylar oldu? Bütün bunları tek tek birleştirirsek ve belki birkaç tane mücevher parçasını yan yana koyarsak, sofistike bir tarih panoraması çıkıyor karşımıza. Onun için de kitabın alt başlığını, “Mücevher Üzerinden Tarihi Okumak” koydum. Okunabilir bu pencereden ki, çok da renkli bir pencere. Çünkü mücevher, tarihin her döneminde, tasarımın en sofistike ve küçülmüş hali.

Y.Ö.: İnce zarif…

G.İ.:  Tabii. En incelmiş hali. Ne zevk var o zamanda? Hangi olanaklar var, hangi gereksinimler var? Bunların hepsini üzerinde taşıyor mücevher. Yalnızca maddi açıdan değerli bir parça olarak görmemeliyiz mücevheri. Çok daha derin bir anlamı var ve ben hep bu derin anlamların peşindeyim.

Y.Ö.: Anlamlar arasında mücevher başka neleri simgeliyor.

G.İ.: Bir statü simgesi aynı zamanda.

Y.Ö.: Statüyü ayrıştırırsak, güç… Ayrı bir gücün simgesi.

G.İ.: Elbette elbette. Ona sahip olmak kolay bir şey değil.

Y.Ö.: Servet?…

G.İ.:  Öyle ama, parantez açalım, sahip olmak kelimesini ben kullandım ama bir yandan da bu sahip olmak kelimesi de, çok doğru olmuyor bazen. Aslında biz onların bekçisiyiz. Onlar bize emanet parçalar…

Y.Ö.: Tarihten geldikleri için mi?

G.İ.:  Hayır değil. O, ayrı bir konu. Ama bin yıllar boyunca toprağın altında kalmış olan o cevher çıkarılıyor ve üzerine takılıyor ve o, sana veriliyor. Bu, büyük bir sorumluluk. Onu, tek başına sahiplenmek olacak bir şey değil. Onun emanetçisi olabilir, ona iyi bakabilir, sonra da onu, uygun bulduğun, sevdiğin, önem verdiğin birine iletebilirsin. Ben mücevheri biraz böyle görüyorum.

Y.Ö.: Algılarımızı açmak adına enteresan, biz mücevheri bir hediye aracı olarak çok kullanıyoruz. Ama bir sorumluluk olduğunu, doğanın parçası olarak bir emanete sahip olduğumuzu kaçımız düşünüyoruz? Bunu sevgiyle bütünleştirip verdiğimizi, bir hikâye etrafında sunduğumuzdan emin değilim. Bundan sonra bu gözle bakıyor olacağım.

G.İ.:  Ne güzel. Buna gayret ediyorum ben. Çünkü üzerinde çok çalıştım, okudum, düşündüm. İşte o zaman bunları düşündürtüyor insana, mücevher.

Y.Ö.: Bizde mücevher, adeta kadının bir parçasıymış gibi duruyor. Osmanlı’da ise, eğer dönem olarak orayı konuşuyorsak tarihimizde, mücevher yalnızca kadının değil, erkeğin de sahip olmak istediği, bunu farklı şekillerde kullandığı bir şey. Diğer yandan bugün o kadar zengin olmadığımız için olsa gerek, onu eşya olarak kullanmak bizim için çok fazla. Niye erkek de bu kadar süslüydü bir süs aracı mıydı?

G.İ.:  Yalnızca süs aracı değil, diyelim. Bir kere, Osmanlı bağlamında düşünürsek, önce padişahın kullandığı, sahip olduğu, taktığı eşyalardı bunlar ve padişah onu sevsin sevmesin ki, her padişah mücevheri seviyordu diye bir şey yok. Ama, konumu gereği kullanmak zorundaydı padişah. Onun bir parçasıydı. Mücevherli yaşam, saray yaşantısının dışa karşı bir parçası idi, onun için, en iyi parçalar, en önemli parçalar, en nadide taşların kullanıldığı parçalar, padişah için üretilen şeyler ve padişahın baş süsleri. Sorguç dediğimiz süsler, ki bu, bir Doğu geleneği. Tüm Doğu hükümdarları, başlarını mücevherle süslüyorlar. Topkapı Sarayı Müzesi koleksiyonunda son derece görkemli sorguçlar, daha doğrusu sorguç yuvaları var. Sorguç yuvaları mücevher oluyor ve tüyler takıldıktan sonra sorguç haline geliyor. Nadide kuş tüyleri takılıyor tepesine. Nasıl kullanıldığına örnek verelim.   Padişahın sağ olduğu, sağlıklı olduğu, herkes tarafından bilinmeliydi. O yüzden de ibadetini Topkapı Sarayı’nda yapabilecekken, her cuma namazı için dışarıya çıkıyordu. Son derece görkemli alaylar düzenleniyordu. Padişah, tümüyle mücevhere bulanmış olarak çıkıyor, inanılmaz derecede süslü ve cevherle bezeli at koşumlarıyla ve bütün alay da o şekilde görkemli, gösterişli bir durumda geçiyorlar. Halk toplanıp; onu görüyor ve yabancı elçiler çıkıp bakıyor, “Evet, bu adam hala güçlü” diyor. Bir tür zorunluluk, örneğin bir savaş kazanılıyor, meydan muharebesinden sonra otağının önüne taht kuruluyor. Orada gösteriliyor.

Y.Ö.: Bugün bize çok tuhaf geliyor.

G.İ.:  Evet, bugünün şartları başka.

Y.Ö.: Anlıyorum ki, halk yöneticisinin mücevhere sahip olup taşımasını, kendisinin sahip olduğu gibi algılıyor.

G.İ.:  Ve istiyor bunu. Bunu bizim bugün anlamamız çok zor. Bütün bir tarihi okumamız, anlamak lazım.

Y.Ö.: Hangi padişah mücevhere çok meraklı?

G.İ.:  Bu soru hep geliyor hoşuma da gidiyor, Sultan 4. Murad’ın çok sevdiğini biliyoruz.

Y.Ö.: Takmayı mı yapmayı mı?

G.İ.:  Yapmayı değil, takmayı çok sevdiğini biliyoruz. Örneğin, Kanuni Sultan Süleyman’ın şehzadeliği döneminde kuyumculuk eğitimi aldığını biliyoruz ama şu parça onundur demek maalesef mümkün değil. Çok yazık, keşke olsaydı, dizilerde olduğu gibi, “Ben bunu sana hediye olarak yaptım” gibi bir şey yok, o bir kurgu. Keşke Kanuni imzalı bir yüzük olsaydı…

Y.Ö.: Ama çok güzel bir şey değil mi, bir hükümdarın böyle sanata merakının olması ve bunun eğitimini alması?

G.İ.:  Çok incelmiş bir zevk. Tabii muhakkak.

Y.Ö.: Kuyumcuları da gururlandıran, yukarıya çeken bir şey.

G.İ.:  Burada bir şey söylemek isterim, Kanuni hükümdarlığı boyunca, kuyumcuları çok korumuştur. Onların işine saygı duymuş, işlerini kolaylaştırmaya çalışmıştır.

Y.Ö.: Sanıyorum o dönem bu sanatı icra edenler gayri Müslüm ahali değil mi?

G.İ.:  Hayır hayır. Bu da çok büyük bir genelleme aslında. Elbette gayri Müslüm halk da var. Ben o şekilde ayırmaktan hoşlanmıyorum…

Y.Ö.: Ayırım olsun diye değil, adeta Müslümanlar hiç böyle şeylerden anlamaz bilmez, bu alanlara hiç girmezmiş gibi bir algı var.

G.İ. : Hayır hayır olur mu, yanlış. Saray atölyelerine, imparatorluğun her yanındaki en başarılı ustalar alınıyor. Diyelim, Bosna’da, oralarda çok kuyum işleri ciddiye alınıyor, iyi yapılıyor. Bosnalı kuyumcular var ya da Tebrizli kuyumcular var ki, onlar da Müslüman. Hepsini tek tek yazan, “Ehl-i Hiref Defterleri” dediğimiz defterler var ki, bunlar, Topkapı Sarayı’nda mevcut. Hangi alanda hangi usta var, kaç para aldı gibi.  Bütün bunlar kaydedilmiş. O zamanki ustaların çoğunun isimlerini öğrenebiliyoruz biz. Kimler ne zaman, kaç kişi çalıştı? Bazen kadrolar yükseliyor bazen azalıyor. Tamamen tarihe paralel gidiyor her şey mücevherde de. Bir yandan da Kapalıçarşı’da ve çevresinde Ermeni ustalar var, çok iyi, çok kabiliyetli ustalar var. Onlar, Saray’a da mal satıyorlar. Bir alışveriş var. Yalnız Saray atölyelerinde üretilenler kullanılıyor diyemeyiz, dışarıdan da alınıyor. Avrupa’dan da hediyeler geliyor, onlar da kullanılıyor.

Y.Ö.: Böyle bir değiş tokuş kültürü söz konusu…

G.İ.:  E tabii. Çünkü bir imparatorluktan bahsediyoruz. İmparatorluk kültürü demek bu zaten. Müthiş bir çoğulculuk, her yandan en iyilerin seçilip gelmesi demek. Elbette yalnızca, mücevher alanında değil, her sanat alanında geçerli bu söylediklerim.

Y.Ö.: Taşın niteliği ya da kullanılan değerli maden tarih içerisinde farklılıklar gösteriyor mu? Bir de hangi kadınlar sarayda meraklıydı takıya?

G.İ.:  Hangi taş en kaliteli ve nerede varsa onlar getiriliyor. Seylan’dan- şimdi Sri Lanka, yakutlar getiriliyordu. Zümrüt, Mısır fethedildikten sonra ki, Yavuz Sultan Selim zamanından demektir bu. Orada müthiş bir zümrüt madeni var. 18. yüzyıla kadar o zümrüt madeni çalışıyor. İnciler, Yemen’den elmas, Hindistan’dan geliyor.

Y.Ö.: Nereye adım atıldıysa oranın kültürüyle birlikte bir şeyler geliyor buraya.

G.İ.:  Tabii elbette bu böyle. Nerede iyi bir mal varsa akıyor oraya doğru. İşte, Balkanlar’da gümüş madenleri gibi… Saray kuyumcuları bunları işliyorlar. Bazen de Avrupa’dan işlenmiş taş geliyor. Bir de şu var; mücevher için yalnızca taş demeyelim. Örneğin Osmanlı padişahları, Çin porselenini çok seviyorlar. Ve Çin’den o kadar çok Çin porseleni ithal ediliyor ki, şu anda dünyadaki üç büyük Çin porseleni koleksiyonundan bir tanesi Topkapı Sarayı koleksiyonunda. Ama onlar geliyor, örneğin padişahın, suyunu, içkisini ya da şerbetini içeceği kasenin üstü, Osmanlı kuyumcuları tarafından, tamamen Osmanlı üslubunda bezeniyor. Yani incecik altın tellerle, çiçek biçimli yuvalar içerisine yakut zümrüt yerleştirilerek, üstü bezeniyor. O zaman orijinali Çin porselini olan obje bir Osmanlı mücevheri haline geliyor. Böyle bir imparatorluk karakterinden söz ediyoruz.

Kadınlara gelelim. Aslında Harem kadınları hakkında çok fazla bilgimiz yok. Çünkü onlar hakkında yazmak, Osmanlı tarihçilerinin kolayca yapabileceği bir şey değil. Onun için, bazı bilgileri birleştirerek, satır aralarını okuyarak ya da vakfiyelere bakarak bilgi çıkarabiliyoruz. Yoksa, uzun uzun, Hürrem Sultan ya da Kösem Sultan hakkında şurada şunu yaptı, o sabah kalktı bunu giydi onu taktı diye bir şey yok. Katiyen olamaz zaten. Ama birtakım bilgileri birleştirerek, sonuçlara varıyor, varsayımlar üretiyoruz.

Hürrem Sultan’ın takıları hakkında çok fazla bilgimiz yok, ama muhteşem takılara sahip olan, bunlara düşkün olan birisi, 17. yüzyılda Kösem Sultan diyebiliriz. Kösem Sultan.  Padişah eşi, çocukları tahta çıktığı için uzun süre Valide Sultan olarak Osmanlı Sarayı’nda devam etmiş çok güçlü bir kişilik. O yüzden daha çok şey biliyoruz onun hakkında ve tam bir roman kahramanı Kösem Sultan. Gelini Turhan Sultan da en az onun kadar roman kahramanıdır. Turhan Sultan’ı bir gün yazmak istiyorum ben.

Y.Ö.: Pek bilmiyoruz Turhan Sultan’ı. Dönem dizisiyle hafif perde aralanmış oldu ama diziler tarihi ne kadar yansıtıyorlar…

G.İ.:  Turhan Sultan az biliniyor. Onlardan öğrenmemeliyiz ama ilgi çekmek bakımından doğru. Ama orada bazı yaşam ayrıntıları çok yanlış veriliyor. O da gerçek zannediliyor, sakıncalı tarafı da bu. Sorunun cevabı, Kösem Sultan. Kösem Sultan’ın bir çift küpesinden söz ediliyor; örneğin diyor ki, “O kadar değerliydi ki, o küpeler… neredeyse bir yıllık Mısır hazinesine bedeldi.” Mısır’dan gelen bir yıllık vergiyi göz önüne getirelim, ben bunu “İstanbul Yıldızı” romanımda işledim; 16. yüzyıldan bugüne kadar bir mavi elmas hikâyesi var. Romanlarıma hep mücevher hikâyeleri koyuyorum ben.

Y.Ö.: Kişinin mimar, sanat tarihçi olmasının getirdiği, zevk, bilgi birikimi romanlarına yansıyor.

G.İ.:  Bir yandan da bugüne getirecek olursam, şunu da söyleyeyim; Osmanlı esinli mücevher tasarımlarına danışmanlık yapıyorum ve onlar üretiliyor şimdi.  Bu benim büyük bir şansım. Bunları elle tutulur şekilde görebilmem. Asla taklitler değil. Bugünün kadını için o havada, o düşüncede nasıl tasarlanabileceğine gayret ediyorum.