Kabına Sığmayan Adam

Paranın gücüne esir olmamaya karar vererek bunun için hayat standardını belli bir çizgide koruyabilecek ve sürdürebilecek birikimi yapıp, kariyeriyle arasına bir çizgi çekmeye karar vermiş. Oldukça cesur bir yaklaşım. Aslında klasik bir hikaye değil, yaşamdan el etek çekmek yerine, yaşama daha fazla hatta dört elle sarılmak denebilir. Akın Öngör, ortalama insan ömrünü hesaplamış, en iyi olasılıklara göre bile hayatının önemli bir bölümünü geride bıraktığına bundan sonra sağlıkla ve enerjik olarak yaşayabileceği zamana sahip çıkmaya karar vermiş. Benim özetle anladığım bu. Kendine göre zaman ayıramadığı zevkli işler, biz okuyan ya da dinleyenler için kimi “yok olmaz ben yapmam” kadar uzak, hatta “ne gerek var canım” kadar konfor bozan, ya da “ahh keşke ben de yapabilsem” kadar iç gıcıklayan, “yarın yapsam mı?…” acaba kadar yakın bir ruh hali.

Anlıyoruz ki yapılabiliyor, yani bir gün Güç’e veda edilebiliyor. Gücün tarifini Öngör’ün sözleriyle aşağıda okuyacaksınız. Pek de kolay bırakılabilecek bir şey değil, küçük çevrenizde değil, uluslararası çevrelerde itibar gördüğünüz bir hayata “artık senin oyununda oyuncu değilim” diyorsunuz. Doğrusu kendisi için de zor olmuş, 5 yıl hazırlanmış anlattığına göre. Bir kısmında yerine ekip yetiştirmiş, bir kısmında aklına ve ruhuna söz geçirmiş.

Başarının şablon bir hikayesi yok. Akın Öngör’ün hikayesi de şablon olmaktan uzak. Hayata bakışı da sıra dışı. Başkalarının hayatlarını okumak keyifli, Öngör’ün anlattıklarından özellikle ilginizi çekecek bir şeyler bulacağınızı biliyorum. Keyifli okumalar dilerim.

 

Yaprak Özer: Siz 2000 yılında çok genç bir emekli oldunuz, neden?

Akın Öngör: Çok genç mi bilmiyorum, 55 yaşında kendimi emekli ettim. Beş yıl önceden de hazırlandım. Psikolojik olarak ve kendimi hazırlama amaçlı.

 

Yaprak Özer: Psikolojik olarak hazırlanmak gerekli miydi?

Akın Öngör: Kesin gerekli. Çünkü çok büyük bir güce ulaşıyorsunuz, çok büyük bir maddi imkana ulaşıyorsunuz, kimse bırakamıyor onları çünkü bırakılası bir şey değil. Onun için kendinizi çok büyük bir kurumun başından, tamamen dışarıya alırken kendinizi psikolojik olarak hazırlamanız lazım.

 

Yaprak Özer: Nasıl yaptınız bu idmanı?

Akın Öngör: Öz farkındalıkla. Bir kere kendimi tanıyorum, tanımaya çalışıyorum, ben neleri istiyorum, yaşamıma nasıl anlam katıyorum ve ben nelerden kuvvetli yönlerimle, eksik yönlerimle kendi duygularımı ve dürtülerimi nasıl yönetiyorum, neler beni mutlu ediyor, neler etmiyor bunların analizinin sonunda ne istediğim çıkıyor ortaya, ben neyle mutlu olurum. Bir de unutulmaması gereken bir şey var, insanların çoğunun unuttuğu. Biz ölümlüyüz, yani faniyiz. Unutuyoruz. Doğduktan sonra Türkiye’deki kadınlar 74 yıl yaşıyor, erkekler 68-69 yıl yaşıyor. Ortalama yaşam beklentisi Türkiye’de bu. Ve 55’e geldiğiniz zaman bunun çok önemli bir kısmını kat etmiş, yaşamış oluyorsunuz. Onun için çok erken değil. Geriye kalan kısımda da eğer fitness eğrilerine bakarsanız sağlık olarak, zindelik olarak gittikçe yaşla beraber aşağıya doğru gidiyor. Gittikçe de hızlanarak iniyor. Dolayısıyla fit ve sağlıklı kendinize kaliteli yaşam için ayıracağınız zaman çok da fazla gözükmüyor. Takdir artık 90’da mı gidersiniz 50’de mi gidersiniz ama ortalamalardan gidiyorum istatistiki. Dolayısıyla benim verdiğim karar aslında çok rasyonel bir karar. Önceden hazırlandım sonra 2000 yılında 55 yaşımda bıraktım. Onu da 1-2 yıl önce de, 5 yıl önce de söyledim Yönetim Kurulu Başkanıma.

 

Yaprak Özer: İnanmadılar öyle mi?

Akın Öngör: Benim söylediklerime hep inandı rahmetli Ayhan Bey ama biz 5 yıl daha devam ederiz dedi. Halbuki ben kesin kararlıydım ve kendimden sonraki ekipleri de hazırladım. Bu işi alıp götürecek ekipleri, sadece bir kişi değil.

 

Yaprak Özer: Bırakamazsınız diye düşünmüştür belki. Neyi bıraktığınızı anlatır mısınız?

Akın Öngör: Bir kere itibar olarak, itibarlıysanız ki, bence başarının ölçütü itibardır. İtibarlıysanız, çok büyük bir kurumun başındaysanız, çok milyarlarca doları yönetiyorsanız… En aşağı bir 40-50 milyar doları yönetiyorsunuz. Türkiye’de kaç kişi yönetiyor 40-50 milyar dolar? Artı çok büyük bir ekiple bütün dünyada örnek olacak bir kültürel değişimi yapıp gerçekleştirmiş bir kurum oluyorsunuz ki bu Harvard’da okutuluyor, London Business School’da hala okutuluyor. Böyle bir başarı öyküsünü yapan bir ekibin başındasınız. Bir güç olarak sizin her şeyinize bakan muazzam bir teşkilat var. Yurt içinde, yurt dışında itibarınız dolayısıyla dünyadaki bütün bankalar bütün herkes size el bebek gül bebek bakıyor. Artı yıllık geliriniz çok ciddi oluyor ben İstanbul’da vergi şampiyonları listesinde 34. oldum ki, olacak iş değil. Yani bu aslında bir hiciv, kimlerin vermediğini de gösteriyor. Şimdi bütün bunları bırakmak pek çok kimseye olmuyor. Dolayısıyla bu öz farkındalık olarak yaşama nasıl anlam verdiğinizle alakalı. Ben  bu gücün ve bu paranın esiri olmayacağım dedim.

 

Yaprak Özer: Ama çok kazanmamış olsaydınız, bırakabilir miydiniz?

Akın Öngör: Yaşam kalitemi belli bir standartta tuttum. Ben çok kazanmadım ama yaşam kalitemi belli bir standartta koruyabilecek bir seviyeye geldim.

 

Yaprak Özer: Ne kazandınız, atlar, yatlar, hamamlar gibi bir şey midir bu?

Akın Öngör: Tabii herkesin yaşam kalitesiyle alakalı, ben gerçekten profesyonel olarak Türkiye’de en çok kazanan kişiydim. Ama bir profesyonel yönetici olarak yani ücretim vardı, bir de yılsonunda primim vardı. Bu kazancımın, birikimimin getirisi benim yaşam kalitemi aşağıya götürmeyecek şekilde bir yaşam sağladığı zaman ben bunu bırakabilirim. Bu yaşam kalitesinde siz çıtayı aşağıya da koyabilirsiniz yukarı da koyabilirsiniz. Yeter artık ben çalışmayacağım dediğiniz zaman, emekli maaşıyla ailenizi geçindirebileceğini düşünüyorsanız olmaz. Dolayısıyla birikimini yaşamı boyunca gençliğinden itibaren bir kenara koyması gerekiyor. Ben bunu yaptım. Son yıllarda çok kazandım da ondan birikimimi sağlamış bir insan değilim. Başka çareniz yok. Sıfırdan başlayınca böyle bir yaşam kuruyorsunuz. Ondan sonra belli bir kaliteye gelince, diyorsunuz ki, ben bunun getirisiyle yaşamımı götürürüm. Tamam uçağım olmaz olmasın, şu da olmaz bu da olmaz. Ama bugünkü kalitem de hiç fena değil Allah’a çok şükür bununla giderim. İşte o nokta ayrılabileceğiniz nokta. Fakat o da yetmiyor. Çünkü insanlar daha fazla banka hesap numarası daha fazla para istiyor. Daha fazla güç istiyor. İnsanlar doymadan, vardıklarını yeterli bulmadan, daha fazla isteyerek bir yaşamda anlam buluyorlarsa o ben değilim.

 

Yaprak Özer: Biraz önce emekliliğinizin sırrı olan “tasarruf etmek” alışkanlığı, bankacılıkta geliştirilen cazip enstrümanlar nedeniyle  genel olarak çok düşük.

Akın Öngör: Bakın ama ben size bir şey söyleyeyim. Güzel, bankacılık bu enstrümanları getiriyor ama insanlarda da akıl var. O da kendisini boyunun ölçüsünü bilecek. Ben evimi alırken o zaman mortgage kredileri yoktu. Senet sepet ipotek karşılığı on yıllık borçlanarak aldım müteahhit kuruluşa. Borçlanarak yaptım. Borçlanmasaydım şimdi oturduğum evde oturmazdım. Peki bu iyi bir karar mıydı evet. Ben bu kararı nasıl borçlandım, hiç kazanmadığım bir parayı sarf ettim. Nasıl borçlandım, kazanacağımı öngördüğüm tutarlara bakarak bir akıllı hesap sonucunda. Kazanamasaydım elden çıkarmak durumunda kalacaktım. Bankalar araçları koyuyor, yoksa insanlar kendileri borçlanıyor veya borçlanmıyor. Eğer benim imkanım yoksa Ferrari’ye binmeyeceğim.

 

Yaprak Özer: Çoğunluk sizin bankacı doğduğunuzu sanıyor ama sizin kariyerinizin çok önemli bir bölümü bankacı olarak geçmemiş.  Pazarlamada kariyer yapmışsınız, üstelik sanayi kuruluşlarında. Yolunuz sonradan banka ile kesişiyor ve “hiç bankacı olmayacağım” gibi bir cümle de sarf etmişsiniz galiba.

Akın Öngör: Kaderin cilvesi diyelim. Ben 1967 yılında ODTÜ’den mezun olduğumda o zamanki bankacılık faizler, kurlar her şeyi Merkez Bankası belirliyor, bankalar sadece mevduat peşinde koşuyor ve bir de insanlara tepeden bakıyor, bankacılar kendilerini ayrı bir konuma koyuyor,“insanlar ve biz” gibilerden züppe bir bakış… Son derece itici nefret ederdim, asla girmeyeceğim bunların arasına derdim. Özal’la değişti. Türkiye’de 1980’lerde faizleri ve kurları belirlemeye başlayınca piyasaya serbesti gelmeye başlayınca o birden bire ekonominin çarklarının bambaşka dönmesine sebebiyet verdi. O zaman bankacılık ilginç oldu. Şimdi mezun olduğum yılları düşünürseniz bir de bir mesleğim var; işletmeciyim, para kazanacağım, kendimi geçindireceğim. Nasıl olacak? Sanayi sektöründe başladım. İngiltere’de, ardından Türkiye’de General Elektric’te çalıştım, sonra Çukurova Ziraat diye tarım makineleri satan grubun Genel Satış Müdürü oldum. Yani ben 14 sene masanın öbür tarafında sanayide ve pazarlamada çalıştım.

 

Yaprak Özer: Hedef kitlenizin kim olduğunu galiba sahada görmüşsünüz?

Akın Öngör: Ben ilk pazarlama kökenli Genel Müdürüm. Benden önce hep maliye, finans kökenli kişiler bankacıydı. Onlar bankacılığı para yönetme olarak görüyordu. Ben geldiğimde dedim ki, bir dakika bu sadece para yönetme işi değil. Müşterilerine finansal hizmet veren bir kuruluşuz. Bir kere müşteri ticari olsun birey olsun; hizmet bunlar. Yepyeni kavramlar getirdi. Farklı oldu.

 

Yaprak Özer: Ayhan Şahenk’le efsanevi kahvaltı toplantılarınızı ve genel müdür olma sürecinizi kısaca anlatır mısınız?

Akın Öngör: Rahmetli Ayhan Şahenk çok önemli bir iş adamıydı. Çok önemli bir kişiydi. Nur içinde yatsın. Müteahhit olarak biliniyordu; yol, baraj, liman. Ama bankacılıkta da hisseleri olmuş Yapı Kredi’de değişik yerlerde. Ondan sonra da Garanti Bankası’nı satın almış. Ben de Genel Müdür Yardımcısı olarak kurumsal bankacılıktan pazarlamadan ve dış işlemlerden sorumlu bankacı olarak yanında çalıştım. Ayhan Bey Yönetim Kurulu Başkanı değildi o zaman. Bankanın Yönetim Kurulu başkanı Doğuş grubundan Yücel Çelik’ti. Ayhan Bey tüm grubun sahibiydi. Genel kuruldan genel kurula görürdük. Bir gün bir hanım telefon etti… Bizim Taksim Gezi’de bir ofisimiz vardı. Garanti Bankası’nın 4 tane binası vardı o zaman, bir merkezi yoktu. Türkiye’nin de 12. bankasıydı. Sıralamada ortalarda bir bankaydı. Bir hanım telefon etti, ben de açtım “Akın Öngör mü?” dedi,“beyefendi görüşecek” sizinle dedi, ben de “hanımefendi kim beyefendi” diye sordum. Çünkü bizim bankada beyefendi dediğimiz kimse yok, İbrahim Betil Genel Müdür. Ama arkadaşım olduğu için İbrahim diyorum, başka zaman İbrahim Bey. Ayhan Bey dedi. Bugüne kadar kimse aramamış, beni işletiyorlar dedim. Ve bir ses,“günaydın Akın Bey” dedi. “Sizinle bir görüşmek istiyorum” dedi. “Yarın sabah müsait misiniz, kahvaltı edelim mi”,“peki efendim” dedim. Ertesi sabah gittim 07:30’da ama beni ne beklediğini bilmiyorum. Gerçekten Ayhan Bey orada. Ciddi olduğunu o zaman anladım. Ayhan Bey benimle peş peşe aralıklarla sabah kahvaltıları yaptı bunu kimseye söylemeyeceksin dedi. Dokuz kahvaltı yaptık.

 

Yaprak Özer: Aralıkları ne bu sürenin?

Akın Öngör: 2-3 gün, 10-15 gün… Ben aslında sınavdan geçiyorum bu kahvaltılarda. Sadece 2-3 saatlik bir mülakat gibi değil… Sadece hangi dili biliyorsun, nereden mezun oldun, kimsin gibi değil. Nasıl oturuyorsunuz, derli toplu musunuz, tırnağınız temiz mi, nasıl konuşuyorsunuz, kafanızdakileri belirli bir ölçü ve kısa olarak aktarabiliyor musunuz, yoksa laga lugaya mı getiriyorsunuz.

 

Yaprak Özer: Ne zaman geçtiniz sınavı?

Akın Öngör: Bunu hiçbir zaman bilemedim. Bir gün bana dedi ki kahvaltıdan sonra sizi dedi Genel Müdür yaparsam… Ben de hissetmeye başladım, bir şey yapacak ama ne yapacağını bilmiyorum. “Sizi Genel Müdür yaparsam, ne yapacağınızı bana el yazınızla yazın verin. Kimse görmesin, daktilo veya bilgisayarda yazacaksanız kimse görmesin bir tek sen bil” dedi.

 

Yaprak Özer: Kaç sayfa yazdınız?

Akın Öngör: Dört sayfa. Bankanın piyasa değeri 150 milyon dolardı, 317 şubesi vardı, ben dedim ki bu bankayı şu değişiklikleri yaparak buradaki kültürü değişerek milyarlarca dolarlık bir banka yapacağız ama şöyle acılı bir dönemden geçeceğiz.

 

Yaprak Özer: Zaman veriyor musunuz bu sırada? Ne kadarlık bir hedefti?

Akın Öngör: Ben kendisine, “5 yıllık bir dönem sonunda bu noktaya geleceğiz; 317 şubeden 151 şubeye ineceksiniz yani, 6 bin kişiden 3800’e ineceksiniz sonra yeniden büyüyeceksiniz” dedim. Önce daralma sonra büyüme. Gerekçeleri uzun ama dedi ki ben bunu bir inceleyeyim. Tabii onun danışmanları var, soracak bir sürü insanı, bir sürü elemanı var, 15 gün sonra kahvaltıda buluştuk. “Ben bu programda mutabıkım” dedi. Muazzam bir cesaret ister. Ben diyorum ki beyefendi ben sizin bankanızı yarıya böleceğim, bütün kültürünü değiştireceğim, insan kaynakları iş yapış biçimini, hiyerarşik alaturka diyelim eski tarz yönetim anlayışından çıkartıp bambaşka bir anlayış ortaya koyacağız.

 

Yaprak Özer: Bu arada korkmuyor musunuz bundan ya kabul etmezse?

Akın Öngör: Ama dedik ya yaşamınızın bir anlamı olmalı. Anlam katmak istiyorsanız bu tarz şeyler yapacaksınız. Çok riskli. Ben işimi 3. ayda kaybedebilirdim Genel Müdür olarak. Ayhan Bey’e çok şikayetler geldi benim hakkımda. Çok kanlı ve çok zorlu bir dönemden geçtik ama banka bir yandan da başarılı neticeler alıyor. Aynı anda da rekabet ediyoruz. Bu değişimi yaparken bu sonuçları da alıyoruz ve Ayhan Bey de bankayı bir araç olarak görmekten çıktı. Kendisini ikna ettik; bu bir hedef iştir, araç değildir. Siz artık müteahhit Ayhan Bey olarak tanınmayacaksınız, bankacı, finansçı Ayhan Bey olarak ortaya çıkacaksınız. Çünkü sizin en büyük amiral şirketleriniz elli misli değerde olacak. Bu banka yüz tane öyle şirkete bedel olacak. Şimdi rüya anlatıyoruz. Dedim ki, “bakın Türkiye  değişecek. Almanya’da duvar yıkıldı, Doğu Bloku çöküyor, Doğu Bloku’ndaki ülkeler dünya ekonomisine bütünleşecek, entegre olacak. Türkiye de bu küreselleşmenin içine girecek. Dolayısıyla sermaye girişleri olacak, sermaye çıkışları olacak. Dış yatırımlar, iç yatırımlar. Turizm daha çok artacak. Dış ticaret artacak. Dış satım, dış alım…”  Hiçbir banka bunlara özel olarak konumlanmış değil. Herkes mevduat peşinde koşuyor. O zaman enflasyon yüzde 80, faizler yüzde 80-90, herkes faizle daha büyük banka olmaya çalışıyor. Ben Ayhan Bey’e dedim ki, efendim biz ülkemizin dış dünyayla bütünleşmesinde, ekonomisinin en iyi payı alalım, biz bundan çok karlı çıkacağız ve böyle konumlandırdık. Bunun sonucunda da hakikaten 5 milyar dolara geldi. 150 milyonluk bankanın değeri 5 milyar dolara geldi. Ve içeriye sermaye konmadan.

 

Yaprak Özer: Bankacılık sizin bıraktığınız dönemdeki kadar enteresan, daha farklı bir noktaya gidiyor, çok kısa zamanda çok enteresan bir dönüşüm yaşandı. Ne oluyor şimdiki bankacılık çok mu değişik?

Akın Öngör: Tabii bankacılık benim bıraktığım dönemden bugüne çok daha ilerlemeler kaydetti ve Türk bankacılığı gerçekten çok başarılı çizgi izledi. Bunda bankacılar kadar BDDK’yı da kutlamak gerekir. Çok iyi bir düzenleme ve denetleme yaptılar. Tabii ki bu kadar başarılı ve bu kadar iyi olan gelişmekte olan bir ekonominin bu kadar önemli bir sektörüne dış sermayenin girişi çok doğaldır, oldu ve oluyor. Burada önemli olan konu, Türkiye’deki sermayenin yani ülkemizin içindeki bankacılık sahipliliğinin yüzde 80-90’ı yabancılarda olmaması. Bu da ölçülü. Yüzde 30-40’larda oluyorsa bu çok rahatsız edici bir şey değil. Ama bir Çek Cumhuriyeti’ndeki gibi yüzde 90’ların üzerinde kaptırıyorsanız o zaman tehlikeli çünkü ben Osmanlı Bankası’nı aldığımız dönemdeki bir şeyi hatırlıyorum. İnönü hükümeti bir keresinde o zaman tek banka Osmanlı Bankası, bir kredi istiyor iş yapmak için ve Osmanlı Bankası vermiyor krediyi. Osmanlı Bankası İngilizler ve Fransızların o zaman. Yani kendi sektörünüz olmadığı zaman kendi ülkenizin çıkarları doğrultusunda banka sahipliliğinin çok büyük oranlarda yabancılara geçmemesi çok önemli. Bugünkü ölçütleri ben rahatsız edici bulmuyorum. Siberbank’ın Denizbank’ı almasını da çok hayırlı olduğunu düşünüyorum. Avrupa’nın en büyük bankasıdır Siberbank, 180 yıllık bir bankadır. 2 dünya savaşına dayanabilmiş bir bankadır ve çok büyüktür. Ben Türkiye ile Rusya arasında ekonomilerin birbirini bütünleştirici bir yapısı olduğuna inanıyorum. Bizim enerjiye ihtiyacımız var, madenlere ihtiyacımız var onlar bizim ürettiğimiz beyaz eşyalar, kahverengi eşyalar, hizmetler ve diğer konulara ihtiyaçları var birbirini çok tamamlayan ekonomiler. Dolayısıyla Türk bankalarının Rusya’daki operasyonlarını çok gerekli buluyorum çünkü ben bunların bir kısmının başında bulundum. Ruslar’ın da Türkiye’de bir banka almalarını çok anlamlı buluyorum.

 

Yaprak Özer: Tekneyle 80 günlük macera dolu bir dünya turu yaptınız, zorlu bir süreç olmalı, nasıl geçti?

Akın Öngör: Evet. Ben emekli olur olmaz dalgıç oldum. Eğitim aldım, dalgıç oldum. Ve dünyanın bütün denizlerinde 250 dalış yaptım. Bu işlere çok meraklıyım. Yelkenciyim. Önce Atlantik Okyanusu’nu geçtim ekip yelkenci arkadaşlarımla. Sonradan da bu kitabın konusu olan Büyük Okyanus’u geçtim ama önce Karayip Denizi’ni Panama Kanalı’nı geçip Koko Adaları, Galapagos Adaları, Markiz Adaları ve Tahiti’ye kadar gittim ve buralarda dalışlar yaptım. Bu kitap gençlerin denizciliğe özendirilmesi için kaleme alındı. Benim gezi notlarım, seyir defterimle benimle beraber gelen çok değerli sanatçı, bürokratların yaptığı resimlerin derlendiği bir kitap. Bu kitabın şimdi çok daha kalitelisini basıyoruz. Ve bu kitabı da gençlere tavsiye ediyorum çünkü bu bir seyahatname aslında.

 

Yaprak Özer: Yeni bir tur daha var mı?

Akın Öngör: Evet, bitmez turlarım.

 

Yaprak Özer: Gazetede okudum, teknenizi satmışsınız?

Akın Öngör: Ben satıyorum, yine bir tane daha yapıyorum ama bu seyahati kendi teknemle yapmadım zaten. O yöne doğru gitmekte olan yelkenlileri izliyorum, buluyorum onlarla uzlaşıyorum ondan sonra ekip olarak gidiyorum, o ekiple beraber yelken yaparak 80 günlük seyahat. 80 gün açık denizde çok büyük bir deneyimdir. Doğayla bütünleşik ve muazzamdır yani. Size şöyle anlatayım hangi tarihte, hangi gezegende nerede, kimsiniz, nesiniz tamamen soyutlanarak doğayla bütünleşik özel bir yaşam. Çok da romantik bir iştir dikkatli olmak lazım.

 

Yaprak Özer: Aynı zamanda başarılı bir şarapçısınız.

Akın Öngör: Efendim biz Türkiye’deki en iyi şarabı yapacağız iddiasıyla girdik. Bu bir hobi olarak başladı. Biraz hobi ölçülerini geçiyor ama onu da sınırlı tutmaya çalışacağız. Butik olarak ve sadece kendi ürettiğimiz üzümden yani şato şarabı dediğimiz herkesten farklı olarak bir şarap üretiyoruz. Şarap üretimi şöyle olur, bağlardan üzümü satın alırsınız, taşırsınız, fabrikada üretirsiniz sonra şişelersiniz satarsınız. Bizim yaptığımız bu değil. Biz kendimiz sıfırdan bağ kuruyoruz, mısır ve tütün tarlalarında bağ başlatıyoruz, özel oralara en uygun üzüm türlerini o iklime en uygun çeşitleri ve klonları dikiyoruz, kaliteli yetiştiriyoruz sadece o üzümlerden şarap yapıyoruz ve sadece onu bir de bunu organik yapıyoruz.

 

Yaprak Özer: Beş yıllık emeklilik planınız içerisinde bu da mı vardı?

Akın Öngör: Hayır yoktu.

 

Yaprak Özer: Meslek okulundan söz etmedik, kız meslek lisesi. Bu yıl kaç kişi mezun oldu?

Akın Öngör: 202 öğrenci mezun oldu.

 

Yaprak Özer: Takip edebiliyor musunuz, işe girebiliyorlar mı?

Akın Öngör: Mesela kreşimiz var. Ana okulu nasıl yönetilir, kreş nasıl yönetilir o da bir meslek dalı. Okul Akhisar’da…Yemek pişirme atölyeleri var, dokuma, nakış var, fotoğrafçılık var, grafik tasarım var, bilgisayar var. Kendi yaşamını kazanabiliyorlar. Ben size şöyle anlatayım, bir gün bir lokantaya gittim o yörede, bir genç kız geldi, eşimle yemek yiyoruz. “Akın Bey mi?” dedi, “evet” dedim. “Ben size teşekkür etmek için geldim. Ben Gülin Öngör okulundan mezun oldum, mesleğimi yapıyorum ve kendi hayatımı kazanıyorum.” Oturup ağlarım, söyleyecek başka bir şey yok müthiş bir şey. Kendi ekonomik özgürlüğünü kazanmış.

 

Yaprak Özer: Ortak İdealler diye bir dernekle de bağınız var değil mi?

Akın Öngör: Liderlik geliştirme programı diyelim. Kâr amacı olmayan, daha iyi lider yapmaya dönük. Ortak İdealler, değişik sektörlerde kamu sektöründen, sivil toplum örgütlerinden, özel sektörden, üniversitelerden değişik sektörlerden, değişik kesimlerden insanları yan yana getirip ondan sonra ekipler halinde çalıştırarak belirli projeleri yapmalarını sağlayarak birbirlerine empati yapmalarını sağlayıp onlarla beraber liderliklerini geliştirmeyi sağlayan bir proje. Merkezi Londra’da ben de oranın Yönetim Kurulu Üyesiyim ve Türkiye’deki çalışmaların da destekçisiyim.

 

Yaprak Özer: Harvard’da Garanti örneğinin okutuluyor olması başarıyı anlatıyor. Ne söylüyor bize…

Akın Öngör: Şunu söylüyor, bir kişiye bağlı kalmadan sizden sonraki kuşaklara da devam eden bir sürdürülebilir başarı nasıl kurulur.

 

Yaprak Özer: Nasıl kurulur?

Akın Öngör: Kültür ve ilkeleri ona göre yerleştirilerek olur. Değerleri doğru yerleştirdiğiniz zaman kendi kendini sürdürüyor. Harvard ve London Business School’da “liderlik ve iletişim yönetimi” derslerinde öğretiyorlar.

 

Yaprak Özer: Ne ilgilerini çekti, dünyada pek çok kişi kitap yazıyor. Neden sizinkisi?

Akın Öngör:  Dünyadaki değişim projelerinin ve değişim projelerini kuruluşlarda yüzde 80’i başarısızlıkla sonuçlanıyor. Amerikan Üniversite’lerinde yapılmış ve incelenmiş. Sadece yüzde 20’si başarılı oluyor bunun da sadece yüzde 5’i sürdürülebilir bir şekilde devam ediyor. Şimdi bizim ne kadar önemli olduğumuz çıkıyor ortaya. Yoksa Harvard’ın dünyadaki binlerce on binlerce kuruluş arasında Garanti Bankası’nı 12 yıldır öğretmesinin başka sebebi yok. Onlar, bu başarıyı çok önemli buluyorlar çünkü Garanti’nin başarısı benim dönemimde değil sadece. Benden sonra sürdürülebilir olarak Ergun Özen döneminde de çok daha başarılı oldu. Dolayısıyla konu sürdürülebilir başarının gerçek öyküsü. Bu kişilerle kaim değil bu sistem bir değerler bir kültür oluşturmak. Nedir o kültür, insana değer veren, insanlara yetki delege eden, kadın-erkek eşitliğini ortaya koyan, ahlaklı, teknolojiyi geliştiren, süreçleri devamlı geliştiren dünyaya açık bir kültür… Saatlerce anlatabilirim.

 

Yaprak Özer: Bundan sonra ne var?

Akın Öngör: Ben sözcükler ağzımdan çıkarken çok dikkatli oluyorum. Bir Japon atasözü var, “söz çıkmadan sizin, çıkınca benim” diyor. Onun için ben ağzımdan çıkartacağım bir söze esiri gibi kendim ona yapışmış oluyorum. Onun için bundan sonra yapacaklarımı söylemeyeceğim ama ben kabı kabına sığmayan şöyle rahat oturmayan bir adamım. Onun için mutlaka bir şeyler yapacağım.


Yaprak Özer: CEO Club’la ilgili konuşamadık. Kadınların yönetim kurullarında yer alması konusunu sormak isterdim, bir cümle söylemek ister misiniz?

Akın Öngör: CEO Club, CEO’ların olduğu bir yer benim oradaki fonksiyonum da CEO’ların yararlanabileceği sempozyumlar, panellerde fikir alışverişlerini yaparken koordinasyonlarında ben de görev almaktayım. Son bir cümle söyleyeyim, benim on tane Genel Müdür Yardımcım vardı, dördü kadındı. Bu oran ne Avrupa’da vardı, ne İsviçre’de, ne İngiltere’de, ne Amerika’da ne de başka bir Türk bankasında.