En son güne kadar kaliteli ve mutlu yaşamak

Yakın çevremde yaş alma konusunda dolu dizgin ilerleyen sevdiklerim olduğu için mi, yoksa ben dört nala yaş almaya başladığım için mi, yoksa Türkiye önlenemez ve kontrolsüz yaş almaya başladığı için mi… Bilmiyorum (!) hepsi bir arada olsa gerek, “yaşlılık” konusunu dikkatimi çekenlerin başına yerleştirdim. Bir sosyal sorumluluk bir sosyal farkındalık teması benim için. Dikkatinize sunduğum yazı, yaşlılığı neden yönetemediğimizi çok iyi anlatıyor. O kadar sıradan, o kadar normal, o kadar içimizden ki, okurken yer yer siz de sorunların benzer olduğunu görecek aslında çözümün sandığınızdan kolay olduğunu fark edeceksiniz. Okudukça, yer yer gerçekten utandığınızı hissedeceksiniz. Duyarsızlıktan…

 

Şimdi bakın isterseniz, dünyanın en hızlı yaşlanan ülkesinde ya da birkaç ülkesinden birinde yaşadığımızı öncelikle idrak edelim. Hepimizin yaşlanacağını bir kabul edelim. Yaşlanmayan erken göçüyor, hangisini istersiniz kendiniz için? O zaman çevrenizdeki büyüklerin de yaş almasını diliyorsunuz diye anlıyorum. Sonra yaşlılığın utanılacak bir şey olmadığını, olmadığı gibi çok da kolay yönetilebileceğine hükmetmeniz gerekiyor.

 

Okuyacağınız makale mucize hiçbir şeyden söz etmiyor. Öncelikle yaşlanan kişilerin alışkanlıklarına, mekan ve varlık durumsallıklarına saygı göstermek gerektiğine dikkat çekiyor. Hayatı ne kendiniz ne de çevrenizdekiler için güçleştirin, güzel yaşamak hem de en son güne kadar hepimizin hakkı.

Sizi Dr. Gülüstü Salur’un mekan ve yaşlılık makalesiyle başbaşa bırakmak istiyorum.

 

En her şeyin bir arada olmadığı dönem yaşlılık…

Vazgeçmek istemeden, kayıplar olmasın diyerek.. Değişim hayatın her evresinde var da, yaşlanırken sağlık, hareketlilik, etraftaki insanlar eksiliyor; şehrin değişimi zaten kontrol dışı, insanın bari yaşadığı yer, eşyaları, onlar eksilmese, değişmese…

 

Yaşlıların yaşadıkları değişim içinde en büyük direnci gösterdikleri konulardan biri yaşam alanları. Genelde yaşama ve yaşlanma süreci kendine bir alan oluşturma ve ona alışma, onun içinde rahat etme süreci. Yaşam alanı deyince bunu bir tek ev gibi algılamamak gerekiyor. Sadece yaşanan ev, bina, mahalle  değil, yazın gidilen memleketteki ev, yazlık, yayla evi, askeri kamp, her sene bayramda aile ile buluşulan yer, yatılı misafirliğe gidilen akraba evleri, arada misafir olunan çocukların evleri, hep alışveriş yapılan bakkal, market, fırın, kasap hepsi bu kişisel alanın uzantısı. Bütün bunlar aynı zamanda aşinalık, rahatlık, güvende hissetme hali, konfor alanları. Bu yerlerle özdeşleştirdiğimiz insanlar ve sosyalleşme de mekana dahil. Sonuna kadar devam etsin istediğimiz bir ilişkimiz var alıştığımız mekanlarla.

 

Bir de demanslı yaşlıların o hep gitmek istedikleri ev var… Günbatımı sendromu diye bir sendrom vardır akşamüstü hava kararırken yaşanan zihinsel karmaşa. İşte bu karmaşada evine gitmek isteyen yetişkinler var. Hemen bazılarınız diyecek ki bakın yaşlıların yer değiştirmesi doğru değil, yaşlandı diye evini küçültmeyecekti, kızına yakın diye farklı bir yere taşınmayacaktı, merdivenli evini asansörlü diye tanımadığı muhitteki evle değiştirmeyecekti. Ama konu bu değil. Üstelik 40 senedir aynı evde oturanlar arasında bile bu “evime gideceğim” tutturmaları olabiliyor. Genelde gidilmek istenen ev çocukluk evi. Anneler isteniyor, anne evinin güvende olma duygusu özleniyor. Hani rüyalarımızda gittiğimiz çocukluk evlerimiz var ya… o işte. Demek ki yaratılan çağdaş konfor alanlarının tamamlayamadığı bir başka rahatlığın, bir başka güvende olma, evinde olma duygusunun peşindeyiz mekanla ilişkimizde.

 

Yaşlılarla çalışmaya nispeten yeni başladığımda, daha doğrusu yaşlı hastalarımı evlerinde ziyaret etmeye başladığımda, utanarak söylüyorum, içten içe kızdığım,  kınadığım bir husus vardı. Aileler yaşlıların evlerine ve yaşamlarına sanki yeterince sahip çıkmıyordu. Yaşlı evlerinin genelde yıpranmış, kalabalık, eski bir görüntüsü, bazen bir kokusu olurdu. Ya üşünüyor diye yeterince havalandırılmamaktan, ya gelen giden az diye yeterli sıklıkta temizlik yapılmamasından, ama en çok eşyalarla vedalaşamamaktan, vazgeçmemekten, biriktirmekten. Kıyafetlerde, yaşlı diyince bazılarımızın gözünde canlandırdığı o yelekli/hırkalı, önünde yemek lekeli, yıpranmış pantolonlu, eski terlikli görüntü var ya (hep evde otursak ve sosyalleşmesek hepimizi esir alacak olan görüntü) işte o görüntüyü evlere yansıtın. “Çocukları hiç görmüyor mu bu yıpranmışlığı?” derdim. Diğer yanda eski evinden kızının yepyeni sitesine taşınmış, yeni evin steril görüntüsünü otel zanneden, yeni mimarinin Fransız balkonlarını yadırgayıp onları yabancıların kolayca gireceği kapılar gibi algılayan, yenilenen eşyalar arasında kendine ait bir şey göremediği için sadece karşısında aile fotoğraflarını ve hatıra gelen eski masasını gördüğü köşeden kalkmadan oturan yaşlılar da gördüm.

 

Ah bir de içinde kadın olan evler, her yaştan kadının özenip, aklayıp, paklayıp, çayı kahveyi yapmakla kalmayıp, çayı kahveyi muhabbet vesilesi yaptığı  evler vardı. İçinde hasta da olsa, huzurun eksik olmadığı evler. Ocağın yandığı, bacanın tüttüğü evler, içinde olmasa da penceresinde bir kedinin, kumrunun olduğu evler yemeğin kuru kuru yenmediği, yemeklerle sevginin, şefkatin, şifanın da servis edildiği evler. Cinsiyetçi bir yaklaşımla söylemiyorum, tanıklığımı aktarıyorum, rollerin daha dengeli dağıldığı bir kuşağın yaşlılığında cinsiyetten bağımsız olarak “evi ısıtan, yaşanası yapanlar” diyebileceğimizi umuyorum.

 

 

Yeni mekan değişikliğine direnç aslında yeni öğrenmeye direnç, yeni insana direnç… “tam alışmışken… giderayak değer mi değişimin yükünü üstümüze almaya” demek sessizce.

 

Büyük yerleşimlerin, akan suyun ya da boğazların etrafında kurulması gibi, yaşlılar da bir dağ başında kendi kendilerine olmak istemiyorlar, mümkünse hayatın içinde, değilse yamacında, katılmasa da izleyerek… Evden çıkamayan yaşlının ideal yeri pencerenin önü, koltuk yan duruyor, eve de dışarıya da hakim pencerenin baktığı yaşayan bir görüntü yoksa, televizyon pencere oluyor yaşlıya. Televizyon üzerinden yaşama tanıklık da bedelleriyle geliyor tabi, ne izlersen o oluyor yaşantın, duyguların. Bazen kavgalı, çekişmeli, fesat TV programcılığı, bazen aileden biri gibi algıladığın TV sunucuları, yarışma programları, aile dizileri. Her akşam evde tiyatro. Dünyanın en güzel yerlerini odana getiren televizyon, en büyük acılarının tanıklığını da insanın kucağına bırakıveriyor. Duygu sömürüsü, mesaj karmaşası, reklam, umut tacirliği, korku tacirliği, umutsuzluk, hayal dünyası hepsi mekanın içinde.

 

İstanbul Boğazı’nda bir yalının kocaman salonunu düşünün, salonun bir ucu Boğaz’ın en güzel manzarasına bakıyor, diğer ucu küçük bir oyun bahçesi olan otoparka. Tahmin edin ev sahibinin kalkmadan oturduğu koltuğu hangi pencerenin önünde? Kentsel dönüşüm nedeniyle 2. kattaki güzel balkonundan ve penceresinden hep sokağı seyrederek yaşadığı evinden taşınan bir dost, aynı sokakta 7. katta deniz gören bir eve taşınmış, “Sormayın hapiste gibiyim” diyor. Sokağı izlemek, yaşamı izlemek, yakın olmak, dokunmak, seslenme mesafesinde olmak kolay vazgeçilecek bir alışkanlık olmasa gerek.

 

Hastalık biraz uzarsa ne yapıyoruz? Hasta yataklarını salonlara, oturma odalarına kuruyoruz, hastamız hayatın dışında yalnız kalmasın, moral bulsun, günlük hayatı yattığı yerden yaşasın, iyileşme isteği artsın. Yaşama tanıklık yaşama sevinci, devam etme gücü veriyor… bunları yazarken yaşsız yazıyorum, sadece yaşlılar değil herkes için.

 

Yaşlılıkta mekan değişimi, sağlıkta bozulma, ekonomik koşullarda kötüleşme, eş kaybına bağlı yalnızlaşma gibi kişiye özgü nedenlerle olabileceği gibi, mekanın artık yaşlının fiziksel değişimine uygun olmamasından kentin değişimine, eskiden çocukların oynadığı mahallelerin iş merkezlerine dönüşmesinden, deprem korkusuna, birçok dış faktörlere de bağlı olabiliyor.

 

Yaşlanınca yaşam koşullarının değişeceği kabulüyle yaşlanmaya hazırlanma ve yaşlanınca nasıl bir mekanda yaşarıma kafa yorma toplumumuzda çok ender rastlanan bir durum. Çekirdek ailede bile eğer kişinin çocukları varsa gene de (bazen dillendirilmeden) en çok onların desteğine güvenerek, ama daha da fazlası yaşlılıkta bir şeylerin değişmesi gerekeceğini inkar ederek, bu kabulü erteleyerek, akışına bırakıyorlar yaşlılarımız bu kararları. Ancak merdivenle çıkılan bir dairede oturan, dik bir yokuşun tepesinde yaşayan yaşlılar bunun sürdürülebilir olmayabileceğini değil konuşmak,  düşünmek bile istemiyor genellikle. Belki de haklılar, gözlerimiz bozulmadan okuma gözlüğü seçmiyoruz ki hiç birimiz.

 

Beynin ön korteksinin sağlıklı işlemesi bizim zihinsel esnekliğimizi sağlıyor, değişen duruma, koşullara, zamana göre hareketlerimizi, seçimlerimizi şekillendiriyor. Karakterimizi belirleyen birçok özelliğimiz aslında ön beynimizin nasıl olgunlaştığı, nasıl çalıştığı, bir başka ifade ile dış dünyamızla nasıl ilişki kurduğumuzla ilgili. Değişen duruma uyumlanma becerisi yüksek olanlar, koşulları ve değişkenleri iyi değerlendirip, kendileri ile ilgili farkındalıkları yüksek olan, değişen koşullarda sürdürülebilir tercihler yapanlar. Tercihlerinin sorumluluğunu üstlenen ve sonuçlarıyla yaşamlarını bir dengeye kavuşturabilenler . Yaşlılık dönemi çok fazla değişimin olabildiği bir yaşam dönemi. Sağlık sorunları bunların bir yandan en ön görülemez olanları, ama hiç de sürpriz değiller.  Sağlık sorunlarından bağımsız da görülebilen sosyal yoksunluklar, eş dostun yaşam koşullarındaki değişimden etkilenmeler, finansal koşulların değişmesiyle gelen yaşam standardı farklılaşmaları, değişime uyum sağlamanın psikolojik güçlüğü, destek ihtiyacının artmasının getirdiği edilgenlik ve bunu inkar etme, içten veya aleni çatışmalar… Hepsi ön beyinde ek yük oluşturan durumlar. Hele beyin yaşlanması da bu duruma eşlik ediyorsa, esnek olabilme kapasitemize en gereksinim duyduğumuz yaşam döneminde, en eğilip bükülmez, değişiklik istemez kişilere dönüşebiliyoruz.

 

Oysa yaşlılıkta mekanla ilişki dinamik olmalı, ama statik hale geliyor. Gereksinim değişken. Hiç bir bağımlılık yokken, fiziksel ve bilişsel olarak kendi olma hali devam ederken, kestirilemeyen zamanlarda, birden olabilen, kişiyi değilse bile belki eşini etkileyen değişimler nedeniyle mekanla ilişkinin değişmesi gerekmekte. Bazen kişinin, bazen eşinin sağlık sorunları nedeniyle bakım ihtiyacı oluşuyor. Yerinde yaşlanma tercihinin bir uzantısı da, yerinde bakım tercihi. Bu demek ki gelecekte evde bakım daha da öne çıkacak. O zaman mekan-yaşlı yakını ilişkisine bir de mekan-yaşlıya bakan aile üyesi/ bakıcı ilişkisi eklenecek. Biraz üst üste hayatlar, mahremiyetin azaldığı hayatlar… artık kamera ile izlenen evler var… şehir de izleniyor kamera ile. Giderek artan sayıda yabancı yardımcılar var, artık yabancı sayılmazlar, şehre de alıştılar, birbirimize de alıştık. Bu yeni göç tipinde sadece şehrimize değil, evlerimize, en mahremimize dahil olan yol arkadaşlarımız var. Onlarla mekanı nasıl paylaştığımız da giderek önem kazanıyor. İhtiyaç duyduklarımızla birlikte sığabiliyor muyuz evlerimize, şehirlerimize?

 

Modern şehirde, büyük şehirde mekan insandan kıymetli, şehrin neresinde kaç metrekarede yaşayabileceğimizi üretim ve alım gücümüz belirliyor. Yerinde yaşlanmayı çok zora sokan, yoksullaşanı şehrin dışına, uzağına iten bir şehirleşme modelini yaşıyoruz. Yerinde yaşlanmayı odağa koyan yeni yaşlı yaşam modelleri geliştirme çabamızı büyük şehirlerde emlak fiyatlarının kontrolden çıkması zora sokuyor. Buna çözüm bulmamız gerek.

 

Yaşlılık illa ki eve kapanma değil. Erkekler yaşlansalar da dışardaki hayatın bir parçası olma alışkanlıklarını sürdürmek istiyorlar. Kendi işi, aile işi olan, esnaf olan yaşlılar işe gitmeye devam ediyorlar. Belki bir kahve içmeye, belki dostları görmeye, belki kasada durmaya, bazen buruklukla olsa da eski iktidar alanlarını yaşamlarında tutmaya olabildiğince devam ediyorlar. Evde oturmamak için kahveye, klübe, derneğe, balık tutmaya, parka, çarşıya, camiiye gitmek de  erkeklerin günlük yaşamının bir parçası. Kadınlar daha evde, ev civarında, konuda komşuda, akrabada, çocukların evinde, bazen hastane polikliniğinde (sadece kadınlar değil ama sanki kadınlar daha sağlıklarının bilincinde). Şehrin bazı mahallerinde evlerdeki günlerin yerini pastane, kafe buluşmaları almaya başladı, daha kolay geliyormuş misafir ağırlamak için evde hazırlık yapmaktan. Belediyelerin yaşam merkezlerinden yararlanma da giderek artıyor. Kurslar ahşap boyama, dikiş, örgü, müzik, Kur’an, tarih dersleri vaktini anlamlı kılma öğrenme bilinci yüksek kişiler arasında  şimdi daha yaygın.

 

Peki yaşlının/kişinin mekanla ilişkisini değerlendirirken temel konfor ve sosyalleşmeye açık olma kapasitesi üzerinden gidiyoruz da, kişiye kendiyle kalma, huzurlu olma imkanı verip vermediğini neden sorgulamıyoruz? “Bireyin kendi derinliğinden uzaklaşarak yalnız kalması” (Cemal Kafadar’ın Cioran’dan alıntıladığı gibi. Cioran, Alzheimer hastası imiş, kendi derinliği ile ilişkisi nasıldı acaba son yıllarında?). Evet aile ile olabilmek çok güzel, ama üst üste hayatlar, hele de huzurevinde/bakımevinde daha çok gördüğümüz, başkalarının yapılandırdığı bir günlük rutinin içinde mekanla ilişkisi bir yerden bir yere taşınma duygusu veren hayatlar. Kapınızı kilitleme lüksünüzün artık kalmaması. En mahreminiz olan banyo ve yatak odasında bile. İçinde pencereler olan duvarlara ve dilediğimiz zaman açıp kapayabildiğimiz kapılara tüm yaşam boyunca ihtiyacımız var. Bazı demanslı yaşlılar eve, odaya istemedikleri ya da tanımadıkları biri girdiğinde gözlerini kaparlar… gözler kapatamadıkları kapının yerini almış demek ki.

 

Toplumsal olan her şey tarihsel-kişinin mekan ile ilişkisi de tarihsel. Kişisel tarihlerimiz bir mekana ait olma veya sahip olma çabası ile dolu. Göçebe bir ırktan geliyoruz, yeniyi arasak da bir mekanı yurt edinme ve elde tutma mücadelesi toplumsal tarihimizin ana motifi. Bir kente ait olma, kendimize bir ev edinme bir hayat kurma yolculuğunun da sonunda o mekanı elde tutma, o mekanın bir parçası olmaya devam edebilme gayreti var. O mekanda kalamıyorsak da bir küskünlük, bir yurtsuz kalmışlık hali. Yerinde yaşlanabilme arzusu biraz da emek verdiklerimize sahip olmayı sürdürme arzusu.

 

Yerinde yaşlanmaya yer olmayan büyük kentlerde bir yandan şehrin tarihsel kabristanları nefes almayı sağlayan ender yeşil alanlar olarak korunuyor, öte yandan mezarlıklar bile şehre sığamıyor, şehrin dışına taşınıyor, ölümle aşinalık günlük yaşamın dışına taşıyor, cenazelerden işlere yetişiliyor, kabristana kadar cemaatin çoğu gidemiyor. Büyük şehir yaşamında, ölümlülüğümüzle yüzleşmeye de zaman ve mekan yetemiyor.

 

Doğayla ilişkimiz, toprakla, yeşille, denizle, nehirle? Her şehrin bir suyu var. Peki biz ona değiyor muyuz? Toprağı, yeşili saksılara sığdırmaya çalışmaktan, kendimizi evlerimize sığdırmaya çalışmaktan yorulduğumuz şehirlerde doğaya hasretimizi gidermeden nasıl huzur bulacağız?

 

Son söz yazacaksak…. Durumu tarif etmek evet, peki buradan nereye gideceğiz? Yaşlılar için nasıl mekanlar tek tek yaşlıları ve büyük resimde toplumun vicdanını rahat ettirebilir? Kendi yaşlılığımızda nasıl mekanlar istediğimize yeterince kafa yormuyoruz, böyle bir lüksümüz yok diye düşünüyoruz. Bir kere yaşlanabilecek miyiz bilmiyoruz. Belki elimiz ayağımız tutar da her zaman ki düzenimizde sonuna kadar devam ederiz umudunu taşıyoruz. Bir hazırlık olmadan yaşlılık mekan denklemini doğru kurmak çok küçük bir olasılık. Kayıp düşmeyeceğimiz banyo, takılmayacağımız halı, merdiven, yükselti soruları aşılmış mekanlar en kolay akla gelenler, ama onlarda bile çok yolumuz var. Yolun ilk adımı kendimizi tanımak, değerlendirmek ve durumumuzun değişebileceği fikrine açık olmak, çevremizdekilerin bizi değerlendirmelerine kulak vermek. Bizi seven ve ihtiyaçlarımızı anlayarak değişim, uyum önerilerinde bulunan yakınlarımızın, uzmanların önerilerine kulak vermek ve değerlendirmek gerekiyor. Kişisel hazırlığımız toplumsal hazırlıktan daha kolay değil. Reşit Canbeyli’nin dediği gibi, zihinsel frenlerimiz var, değişimi kabulü ve harekete geçmeyi zorlaştıran.

 

Toplum olarak her yaş için uygun mekanlara hazırlanmanın ilk aşaması da aslında hep düşündüğümüz yaşlı şehirleri, evleri kurmak değil. Yerinde yaşlanmayı savunuyorsak, yaşlıların yaşamın içinde, şehrin içinde, yaşlı kapsayıcı mekanlarda yaşamasını istiyorsak, onlara hep kulak vermek daha doğrusu hep onların hayatında olmak, onları hayatımızda tutmak gerek.

 

Herkesin hakkıyla yaşlanmasının mekansal karşılığı için tahayyülümde olan bir modelin anahtar sözcükleriyle bitirmek istiyorum. Yerinde, hep yaşanmış mahallelerde, desteğe izin veren yaşlı uyumlu daireler, güvenlik önlemleri… gereğinde ilaçları kontrollü bir düzende verecek destek personeli, yaşlıların elektrik, su, telefon, internet, ısınma faturalarını düşünmeyecekleri bir düzen. Basit ilaç yazdırmanın, tahlillerin bütün bir günü hastanelerde/poliklinikte geçirmeyi gerektirmeyeceği destek sistemleri. Kuşaklar arası etkileşimi sürdürmek için aynı mekanda yaşayan değişik kuşaklardan insanlar, bunlar kurumda çalışabilir ve lojmandan yararlanabilir, üniversite öğrencilerine çalıştıkları saatler karşılığı ücretsiz oda ve çalışma mekanı verilebilir. Mutlaka ortak kullanım ve hobi alanları olur. Mahalle ile etkileşim şart, ortak alan mahallenin misafirliğine açık olmalı. Eğitimler alabilmek, birlikte sinema tiyatroya gidebilmek, danışmanlıklar, aile üyeleri geldiğinde kalabilecekleri yerler. Ölçeği çok büyütmeden, depolara dönüşmemiş yerler. Mahremiyet ihtiyacını çiğnemeyen, güvenliğin sınırlarının iyi belirlendiği kurumsal yapı. Modellemeler, finansman modelinin oluşturulması, ileri bakıma ihtiyaç duyanlar için geçici veya kalıcı uzman sağlık personelinin olduğu bakım imkanları. Bunlar mümkün.

 

Dengeyi bulacağımız mekan, kişinin kendi iradesiyle yapacağı seçimlerin, mahremiyet alanına saygının, destek gereken alanlarda dozunda desteğin, sosyal konuma, alışkanlıklara uygun sosyalleşmenin sağlanacağı, kuşaklarası etkileşimin olduğu, alışılan çevreden ve doğadan kopmadan yaşanacak bir yer. Ve böyle mekanlar kurgulamak mümkün. Gereksinimleri doğru tanımlayıp, modeli oluşturup, kaynak yaratmak, hantal ve kurumsal yapılardan önce küçük örneklerle başlamak doğru olacak. Mümkün. Olacak.