DUVARI NEM İNSANI GAM MI YIKAR?

Doktor Nafiz Karagözoğlu iç hastalıkları uzmanı. Hayatın bir cilvesi olsa gerek, doktorlar profesyonel hayatlarının dışında sosyal insanlar. Kimi şarkı söylüyor, kimi edebiyata meraklı. Karagözoğlu şiire sevdalı. Bir şiir kitabı var; “Yaşam hastalarımızın sorunları çözmekle geçen ve bölemediğimiz bir süreç. 7/24 meslek gruplarından biriyiz. Dolayısıyla biz kendimize ve hastamıza ait güzellikleri beraber yaşıyor olmak zorundayız. Bizi keyiflendiren, coşturan, ruhumuza istek, yaşama sevinci katan süreçler güzel sanatlar. Bunların içerisinde müziğiyle, resmiyle, edebiyatıyla… Elimizde o an ne varsa üretmeye çalışıyoruz” diyor.

 

Dr. Nafiz Karagözoğlu’nun ilginç özellikleri şiirle son bulmuyor. Futbol disiplininde saha doktoru. Medyada görünürlük kazanmasının temel nedeni, Uğur Dündar keşfetmiş kendisini. Ardından radyo deneyimi gelmiş. Uzun zaman program yapmış. Hala Takvim gazetesinde yazıyor. Son olarak klinik açmış, yönetici kimliği de var.

 

Doktor olarak enerjik bir duruşu var, yazılarını karıştırdım; ters köşe yapmayı seviyor. Örnek bir soru; “Nasıl Kanser Olunur?”. Adım adım reçete veriyor. Yazının devamında detayıyla bulacaksınız. Takvim’deki çalışması ufkumu zorladı doğrusu. Cinsellikle ilgili soruların ağırlıklı olduğu bir hizmete dönüşmüş. Soruların bu alandaki bilgimizin hurafe ve cehalet arasında dolaştığını söylememe gerek var mı, sanırım yok. Neden böyle bir şey yapıyorsunuz diye sordum, dayanamadım. Kamu hizmeti olduğunu ifade etti.

 

Hayat bizi hasta mı ediyor? Hayata nasıl bakmamız gerekiyor?

Dünya Sağlık Örgütü sağlığı tanımlarken 3 önemli parametre veriyor; ruh, beden ve sosyal durum tam bir iyilik içinde olursa bunun adına sağlık diyoruz. Dolayısıyla insanoğlu dünyaya geldiği andan itibaren doğar doğmaz damar sertliği tanımlanmış vaziyette. Oksijen temasımızı aldığımız anda kronometremiz çalışıyor. İçinde bulunduğumuz sosyal alan eğer biz bir balık isek ki, teşbihte hata olmaz, akvaryumun kiri, balıkların çeşitliliği, cam içindeki canlıları hasta etme donanımına sahip. Akvaryumdaki balığın cinsi başka bir tanımlama. Balığın bir de ruhu var, istekleri var. İçinde bulunduğumuz sosyal alan diğer şartlar iyiyken çok fazla aşındırıyor olabilir. Bedenimiz bizi bizim onu doğru kullanmamamız nedeniyle çabuk aşınıyor olabilir. Bedenimizle ruhumuz bir otomobil ile şoförü gibi. Beden edilgen, ruh etken. Şoför bu arabayı nasıl kullanırsa bu araç şoföre o kadar ve öyle hizmet edecek.

 

İç hastalıkları klasik bir bölüm olsa da kapsamını bilen az, nedir?

Dünyada iki temel tıp hekimliği tanımlanır. Bunlardan bir tanesi doğduğumuzdan itibaren çocukluğumuz sürecinde takibimizin tanımlandığı çocuk sağlığı ve hastalıkları kliniğidir. Diğeri de erişkin sağlığı ve hastalıkları kliniği olarak tanımlayacağımız ama günlük hayatımızda dâhiliye, iç hastalıkları uzmanı isimleriyle var olan kliniktir. Diğer branşlar tedavi branşlarıdır. Takip çoğu kez erişkin doktoru tarafından yapılır. Onkoloji, romatolojiden tutun medikal – operatif branşlara kadar.

 

Erişkin sağlığı şemsiye gibi.

Evet. Aslında orkestra şefi gibiyiz. Kişinin nereden geldiği, ne olduğu ve nereye gideceği branşımızın orkestrasyonunda. Çünkü tedavi çeşitliliği çok. Bir taraftan da sağlığın korunması, sağlığın geliştirilmesi kavramları var. Bunların her birine diğer branşların hâkim olma ihtimalinden ziyade erişkin sağlığı ve hastalıkları uzmanının hakim olması mecburi.

 

Disiplininiz ne aşamada yok olma küllerinden /  doğma… hangisi?  

Kesinlikle genişliyor. Mesleki gelişimde iç hastalıkları kliniği gelişmiş ülkelerde başa döndü. Yani iç hastalıkları kliniğinin eşliğinde bir hastanın takip edilmesinin hasta açısından da  doktor açısından da sistem açısından da daha hızlı, daha doğru, daha etkin bir sağlık ve hastalık yönetimi yarattığı fark edildi. Branşlaşma her zaman vardır ve olacaktır. Ama ana akım olmayacaktır. İnsan çok değişkenden etkilenen çok değişkenli bir canlı türüdür.

 

İç hastalıkları sosyal bilimlerde uluslararası ilişkiler, mühendislikte endüstri gibi…

Bütünü bilmek zorundayız. İşin ayrıntılarından ziyade prensiplerini gözetmek zorundayız.

 

Başa dönüp soruma geleyim. İşsizlik, ekonomi, iflaslar… siyaset, uluslararası krizler… Bunlar insanı hasta eder mi, etmez mi?

Kesinlikle eder çünkü yapılan bütün bilimsel çalışmaların özünde insanoğlunun varlığındaki bir numaralı hissin güven hissi olduğu tanımlandı. Eğer insan güven hissini tamamlayamazsa bir sonraki aşamaya geçemiyor. Kendini insan yapacak süreçte güven hissini, beslenme sürecini, barınma sürecini, üreme sürecini tamamlayacak ve bunun ardından tamamlanmış süreçle insan olmanın getirdiği tüm güzellikleri fark etme, yaşama, sevdiği ve yatkın olduğu güzelliklerde vakit geçirme sürecine geçecek. Bu bir bilgisayar oyunu ise “level-level” gidiyor. Biz birinci süreçte takılırsak diğer sorunlarda çözülemeden büyük bir keşmekeş içinde devam ediyor olacak. Ömrün sonuna geldiğimizde artık ne yaşadık noktasına geliyoruz.

 

Sıklıkla neyle karşılaşıyorsunuz?

Bir numaralı ölüm sebebi diye tarif ettiğimiz şey tıkayıcı damar hastalıkları. Dönüp baktığımızda bir numaralı sebebi stres, depresyon, kaygı, sıkıntı, huzursuzluk. Onu ortaya çıkaran bir numaralı konu bu. Ölüm sebebi olarak onkolojik hastalıklar var. Dönüp baktığımızda bağışıklık sistemini bozan bir numaralı his güven hissinin oluşmadığı için kaygı, stres, depresyon, onun için her hastalıkta çok pelesenk, her yerde duyduğumuz bir şey stres, sıkıntı. Duvarı nem insanı da gam yıkar. Güven hissimizi tamamlayamazsak bedeni de ruhu da koruyamıyoruz, sosyal alanı da zaten sağlayamıyoruz. Onun için yapacağımız en önemli şey hepimizin aynaya bakıp güven tanımlamamız için ihtiyaç duyduğumuz şeyleri yeniden gözden geçirmek. Bazen gereğinden fazla taleplerimiz oluyor. Daha azı ile de güven mümkün. Bu, hayatı nasıl anladığımızla ilgili bir süreç aslında.

 

Her yıl yapılan güven araştırmaları, neredeyse tüm kurumlarda güven erozyonu gösteriyor. Okuduğum araştırmalarda, örneğin ABD’de üniversite öğrencilerinde kaygı, depresyon en önemli sorun.

Kesinlikle.

 

Kızlarda kaygı daha yüksek oluyormuş. Hastalarınızda nasıl? Çözüm öneriniz nedir?

Abartılı bir şey değil, bizde de aynı. Sebepleri farklı. Ama sonuçları aynı. Kaygı bir sürü şeyi ortaya çıkartıyor. Amerika’daki çalışma ile ilgili örnek vereyim. Ortalama bir insan emekli olana kadar kaç iş yeri değiştiriyor diye bir çalışma yapılmış. Bu aslında bütün dünya ülkeleri ile yapılmış çalışmanın Amerika’daki karşılığı. Buradaki rakam ortalama 17. Tam 17 kez iş değiştirerek emekli olabileceğini düşünürken, ev sahibi olabilmek için de en az 30 yıl borçlanması gerekiyor. Okulu bitirdiklerinde önlerindeki hayatın borçla başladığını göz önüne aldığımızda, bir de buna evlilik süreçlerini dahil edince kaygılanmamak mümkün mü?

 

Erkekte de var, kadınlarda daha fazla olduğunu söylüyor.

Çok farklı. Çünkü dişi erkekten farklı bir ruh haline sahiptir. Stabilizasyonu, güveni daha fazla arar. Bu erkekte daha geç tanımlanır. Çocuk gelişiminde de 2 yaşındaki bir kız çocuğunun kendine ait alanı tanımlaması tamamlanmışken bu erkek çocuklarında 6 yaşında bile görmediğimiz bir süreç olur. Bu kıyafet benim, bu bebek benim, sen böyle oturacaksın der. Dişi tanımlayıcıdır. Bir alan arar.  Oradaki sonuç sürpriz değil. Bilimsel anlamda da sürpriz değil.

 

Türkiye’de geleneksel olarak bir işe girer oradan emekli olurdunuz. Genç işsizlik yüzde 23-24. Her 4 gençten 1 tanesi işsiz demektir. Kaygının olmaması mümkün değil.

Biz orada diğerlerinden beklenti içinde olmaktansa biz ne üretebiliriz soruna geçmek zorundayız. Dolayısıyla bizdeki iş beklentisi diğerinin bize iş vermesi anlamında yaygın. Ama yapabilecekleri neler, insanların bunu fark etmesi ve hayata geçirmesi lazım.

 

Yalnızca sorunlar üzerinde durmayalım. Çözümünüz ne?

Herkes hayata bakışını değiştirmek zorunda.

 

Bu nasıl olacak?

Bir kere bugün ürettiklerinizle ilgilenmelisiniz. Gerçek olan sadece bu. Sizin dışınızdaki süreçler her zaman değişiyor ve maalesef sizin katkınız olmadan değişiyor. Sizin isteğiniz dışında değişiyor. Birey olarak onu kontrol etmek çok kolay ve mümkün değil.

 

Bunu hastalarınıza nasıl anlatıyorsunuz? Yarını ve öbür dünyayı…

Şu an bizim için gerçeklik şu, bugün tansiyonun kaç? 16-9. Peki. Bunu şu anda stresten falan yükseldi diyerek lütfen bunu reddetme. Tansiyonun var. Peki, neden var ona bakalım. Çocuğuna kızmışsındır, kart, kira ödememişsindir, başka bir şey vardır, beslenmen, uykun kötüdür, almış olduğun ilaçların yan etkisi vardır ve tansiyon yükseltiyordur. Öncelikle, sendeki sorunları, sonra sendeki gerçekleri tespit edeceğiz. Bunlar birbirleriyle ne kadar ilişkili, bunu tanımlamak zorundayız. Ardından, yeni bir şey katmak zorundayız. Dünkü şeyleri yaparak yarın farklı olamayız. Yani bir arabayı 30 km hızla 40 kere duvara vur, “…eee bu bozuluyor işte…” 39 kere vurdun, 40’ı niye vuruyorsun? Zaten aynı km ile çarpsak bile her vurmadan sonra bir sonraki daha büyük hasarlı olur. İnsan bedeninde ölene kadar bazı hücreler hiç değişmiyor. Bazı hücreler sürekli yenileniyor ama yenilenlerde aynı ortamda aşınırsa aynı hızla aşınacak. Dolayısıyla şeker hastasının sadece ilaç alarak şekerini çözmesi mümkün değil. Sadece diyet yapması ile mümkün değil. Mutlaka içindeki sosyal faktörleri çözmek zorunda, psikolojik faktörleri çözmek zorunda, alışkanlıklarını değiştirmek zorunda. Kendine zarar veren alışkanlık ne ise, bu bazen çevre değişikliği demek. Örnek şeker dedik. Mesela bizim en önemli sorunlarımızdan biri şişmanlık, tükettiğimiz gıdaların karbonhidrat yoğunluğu. Bundan kurtulmak isteyen bir insanın sürekli ikram yapılan bir ortama girmemesi lazım. Mahalle baskısı denilen şey her yerde var. Ama bu sağlığımızı etkiliyor.

 

Şişmanlığın tek nedeni ısrar değil herhalde. Türkiye çok şişman, sebebi nedir? Stres mi?

Doğrusu tek parça değil. Herkeste ağırlığı olsa da tek sorun stres değil. Alışkanlıklarımız, hareketsizliğimiz çok önemli, onun dışında, kullandığı ilaçları kimse önemsemiyor ama depresyon ilaçları kişiyi şişmanlatıyor. Onun için parça parça sorun çözmek yerine tek bir takiple sorun çözmek yöntemine bu ülke geçmek zorunda. Doktorunuzu seçin ve takibinde kalın. Her defasında başka bir aşamasını gözetiyoruz. Bazı bilgiler genel bilgiler. Ama siz özelsiniz. Parmak iziniz tek, göz iziniz tek, tek yaratıldınız. Tek yumurta ikiziyken aynı değilsiniz. Kimse bu genel bilgiyi kendine özel bilgi gibi kullanmasın. Günde 2 litre su için diyoruz. Ama kronik böbrek yetmezliği olan bir hasta için orada su kısıtlamamız lazım. Böbrek yetmezliği olan bir kişinin suyu az içmesi lazım.

 

Medya ve iletişim kanallarındaki bilgilerin sorumsuzca kullanıldığını söylediğinizi anlıyorum.

Evet, doğru anlıyorsunuz. İçindeki alt cümlelerden bir tanesi bu. Maalesef mesleki olarak da meslek insanlarının hoyratça cümleler kurmaması lazım.

 

Tekrar ediyorum; hastalık gelişiminde doğa, iş ve aile hayatı, yalnızlık, bunların hepsi bir etken. Kaygı hafife alınmamalı, kendinizi değiştirin, yarın için değil bugün için yaşayın dediniz.

Kaygıyı düzene sokmadan diğerleri düzene girmeyecek. Değişmeliyiz mecburuz çünkü her şey o kadar hızlı değişiyor ki…

Kanıta dayalı tıp bir bilim ise biz yarını konuşamayız. Yarın yok ki. Dünü tespit edebiliriz, elimizdekilerle bugüne çözümler sunabiliriz. Bu çözümler bu bedende nasıl bir cevap verecek bunu bilmiyoruz. İlaç veriyoruz. Yan etki yaptı, etkisiz kaldı, bu doktorun da hatası değil, hastanın da hatası değil. Onun için bana tıbbı bir kelime ile anlat derlerse verdiğim cevap takiptir. Tıp takip demektir. Öncesi ve sonrası bu bedende ortaya çıktıktan sonra fark ettiğimiz bir şey bu.

 

Nasıl kanser olursunuz? diye sormuşsunuz. Cevabınız ilginç: Sigara içmeye devam edin, çok yağlı yemekler yiyin. Az lifli beslenin. Egzersiz yapmayın. Kilo almaya devam edin. Yüksek enerjili sanayi tipi gıdaları tercih edin. Bol kırmızı et yiyin. Tuzlu gıda tüketin. Güneş koruması sakın kullanmayın. Sakın erken teşhis için de doktora gitmeyin. Teknolojik son model şeyler kullanmaya devam edin. Etki etti mi?

 

Valla benden günah gitti. Etki etti mi bilmiyorum. Okuyanın kendine aldığı pay farklı. Günümüzde değiştirmemiz gereken bir yaklaşım da şu, hekim hâkim değildir. Yasak koyamaz, ceza kesemez ama maalesef bu dili kullanan medyada meslektaşlarımız var. Bu üzücü bir şey. Ben sizin hayatınızda ne yapacağınızı söyleyemem. Sizin hayatınız sizindir, benim değil. Ben bir hizmetçiyim. Neyin hizmetçisiyim? Sizin bedeninizin ihtiyaç duyduğu normal kalma isteğinin hizmetçisiyim. Siz bu hizmeti almak istediğinizde bana gelirsiniz ve ben yaptıklarınızdan dolayı sizi eleştiremem. Ben kimim ki? O hayat size ait. Aldığınız bir haz varsa bu bedene zarar vermeden bunu nasıl yaparsınız mesleğimi size katmak böyle bir şey olacak. Dolayısıyla maalesef hekimlik algısı olarak bu noktadan uzağız. Örnek veriyorum. İtfaiyecisiniz, birinin evi yanıyor, söndürmeye gidiyorsunuz, suyu tutarken bir taraftan ev sahibine bu iş olmaz, nasıl yaktınız, ayıp değil mi, dikkat edin demek gibi. Hiç böyle bir şey gördünüz mü?

 

İtfaiyeci görmedim ama buna benzer şeyler çok görüyorum.

Ama hekim gördünüz. Sigara içme. Tabii ki hiçbir hekim “sigara iç” diye bir tavsiyede bulunmaz. Tıbbi olarak farklı alanlarda tedavi anlamında var. Ama hobinizi size biz dayatamayız. Bu başka bir kavram. Bedeniniz sizin ve istediğiniz gibi kullanma hakkınız var. Biz bir bilgi verelim. Sigara içersen başına ne geliyor ne kadar içersen aslında başına ne geliyor, başkasının içip, içemediği sigara başkasını farklı etkiler. Belki sizin bedeniniz daha hassas. “…İşte abim 10 yıldır içiyor ve onda öksürük yok, ben 3 yıldır içiyorum…” O abin, bu sensin. Senin bedenin böyle etkilenmişse abinle yarışamazsın. Hayat diğeri değildir. Hayat kendimiziz. Farkına varacağımız şey bu. Ne yiyorsanız o’sunuz, ne içiyorsanız o’sunuz, ne soluyorsanız o’sunuz, ne görüyorsanız o’sunuz, ne düşünüyorsanız o’sunuz. İnanın diğerinin iyiliği, kötülüğü, sağlığı-hastalığı sizi etkilemiyor. Yaşam haz almak adına tanımlanmış. Yoksa biz çok rahat bir yemeği yiyebilirdik ve dilimizin üstünde 300 bini aşan tat ayıracı olmayabilirdi. Gözümüz milyonlarca rengi fark etmiyor olabilirdi. Kulağımız aynı şekilde. Tenimiz ne kadar farklı şeyleri hissediyor. Dolayısıyla hayat haz almak için verilmiş bir süre.

 

Ama başladığımızdan beri hep saatinize bakıyorsunuz.

Yaşamda da zaman çok önemli. Özdemir Asaf’ın ilginç bir sözü vardır; “Yaşamak değil de beni bu telaş öldürecek” diyor. Saate bakmak bizi hızlı ve telaşlı kılmamalı. Saate bakmak bizim günlük hayatımızda doğru şeyleri yapmamız için bir planlama aracı olmalı. Telaşla bugünü kaçırıyoruz. Ben yemek yemeyi çok severim. Yemenin tadına varmayı önemserim. Bir gün kafama bir şey takıldı. O dönemlerde bir yere gidip bir şeyler yiyorsam bir süre sonra onu hatırlamıyorum. Bir hafta geçiyor, ben orada ne yemiştim, tadı nasıldı, hatırlamıyorum. Ama çocukluğumda babamdan aldığım harçlıklarla yediğim, içtiğim ne varsa mesela hala aklımdadır. Tadı da aklımdadır. 8-9 ay ben bunu düşündüm, taşındım. Bir gün babam geldi. Terminalden aldım, eve geliyoruz. “Baba, eve gidince muhabbet karışıyor, sana bir şey soracağım. 8-9 aydır düşünüyorum. Yediklerim ve tatları eskisi gibi aklımda kalmıyor. Senin verdiğin harçlıklarla ne yediysem ne içtiysem hepsi aklımda. Ama şimdi hatırlamıyorum ve hatırlamayı çok istiyorum. Neden çözemedim…” dedim. Hiç beklemedi. “…Tabii çözemezsin oğlum.  O zaman yarını ben düşünüyordum şimdi sen düşünüyorsun…” dedi.

 

Yarını düşünmek bizim elimizden bugünü alan bir şey. Yarın yok. Bugünü geçirmediyseniz yarının tedbirini almanıza gerek yok ki. Yarını da öbür günü düşünerek geçiremeyeceksiniz zaten. O yüzden biz bugünü bir çıkartalım.

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir