“Çocuk Dili”yle Eleştirel Düşünceye Davetlisiniz

Evde Hayat Var çizgisinde çocuklarını ve dahi kendilerini daha yakından tanıma fırsatına kavuştuklarını düşündüğüm ebeveynlere temel bir soru yöneltmek istiyorum; Çocuk eleştirel düşünür mü? Çocuk sorgular mı?

Cevap net; çocuklarımızı 3 yaşından itibaren eleştirel düşünmeye yönlendirebiliriz. Eleştirel düşünme, yalnızca size, bana, yetişkinlere ait bir öğrenme metodu değil, çocuklarımızı eleştirel düşünmeye yönlendirelim ve bundan da korkmayalım. Tabii bizi de eleştirecekler…

Ben eleştiriyi sevmem, eleştirel düşünen çocuğu da istemem diyenlerin buraya kadar zamanını çaldığım için affını diliyor ve yola devam edebileceğim sizlere dönüyorum.

Önce Arzu Demirel’i tanıtayım, sonra söyleşimize ve çocuk eleştirel düşünür mü sorusuna geçelim. Demirel, tasarımcı, çizgi film-animasyon yapımcısı, film senaristi, eğitmen… “Maceracı Yüzgeçler” ile “Niloya”nın annesi. Aynı zamanda İndeks Konuşmacı Ajansı’nın uzman konuşmacılarından biri.

“Maceracı Yüzgeçler”e bayıldım. Çocukların sevgilisi “Niloya” hakkında fazla pratiğim yok maalesef. Keşke benim zamanımda da hayal gücü tavan yapan çizgi filmler olsaydı; Maceracı Yüzgeçler’de olduğu gibi; üstünde İstanbul, altında deniz canlıları… Başka bir dünya… Başka bir İstanbul, başka bir Boğaz… Doğayı bizimle paylaşan canlılarla  büyümüş olsaydık, ne İstanbul Boğazı’nı ne üç yanı denizlerle çevrili vatanın suyunu ve toprağını rezil eder çöp yığını haline  getirirdik… Çünkü öğretmiş olsalardı bize, attığımız bir toplu iğne tanesinin bile bir canlıyı öldürebileceğini, sorumsuz adımlar atarken içimizi titretirdi.  Naylon torbalarımızı, yediğimiz mısırları, çitlediğimiz çekirdekleri, saçmazdık değil mi?

Mecazi anlamda iyi ki Covid geldi diyecek kadar ileri gideceğim, doğayı paylaştığımız bizim dışımızdaki canlılar bir süreliğine nefes aldı.

 

Yaprak Özer: Yanlış mı söylediklerim?…

Arzu Demirel: Çok doğru söylüyorsunuz. “Maceracı Yüzgeçler” projesini üretirken başlarda, yersiz yurtsuzdu; sonra “Bizim kocaman bir Boğaz’ımız var ve ülkemizin dört bir yanı denizlerle kaplı, bir ada ülkesiyiz. Kesinlikle bizim denizimizde geçmeli” dedim.

Yaprak Özer: Ne iyi… ve ne acı ki, biz o denizleri hiç kullanmıyoruz.

Arzu Demirel: Evet.

Yaprak Özer: Ülkemizin üç tarafı denizlerle kaplı olsun; biz denizleri ve deniz canlılarını tanımayalım…

Arzu Demirel: Deniz altı çok zengin bir dünya. O dünya, büyük tehlike altında… Boğaz’dan geçen balıkların sayısı ve türleri azalıyor. Boğaz sadece ülkemiz için değil, dünya için de önemli…

Yaprak Özer: Çocuklar bizi kurtarabilecek mi? Büyük bir soru oldu ama… böyle başlayalım…

Arzu Demirel: Çocukların sırtına böyle bir yük bindirmek ağır olsa da umudumuz, çocuklar… Benim çocuklara inancım yüksek, yeni neslin, özellikle de şu an çocuk olanların, sorgulayıcı, irdeleyici ve yenilikçi olacağını düşünüyorum.

Yaprak Özer: Arzu Demirel’i tanımak istiyorum. Çocuklar çizgilerini tanıyor ve tabii anneler… Arzu Demirel kimdir?

Arzu Demirel: Çizgi film yapıyorum. Ben, çocukluğundan beri tiyatro yapmış, tiyatro oyunları oynamış, yazmış, yönetmiş bir insandım. Hep yaratım ve üretim aşamasındaydım. Üniversitede tiyatro eleştirmenliği ve dramaturji bölümünde okudum. Üniversitede okurken, çocuklar için uygulamalı yaratıcı drama derslerimiz vardı… Uzunca bir dönem yaratıcı drama eğitmenliği de yaptım. Hayatımı kazanabilmek için, uzun yıllar reklam yazarlığı yaptım; kalemimi hep eğittim, geliştirdim. Bu sırada, çocuklar için yazmaya devam ettim. Kalemim hep çocuk diliydi.

Yaprak Özer: Ne demek “çocuk dili”? Naif mi , samimi mi?

Arzu Demirel: Bugün televizyonlarda yayımlanan birçok dizinin senaristi olan arkadaşım var. Aynı sınıftan çıktık; ben çocuk dünyasındayım, çıkmıyorum. Onlar da yetişkin dünyasında ve bazen ihtiyaç oluyor, ben yardım istiyorum; onlar benden istiyorlar. “Arzu, ben o dünyaya giremiyorum” diyorlar. Ben de yetişkin dünyaya girmekte zorlanıyorum.

Yaprak Özer: Dilden konuşmuşken, gündeme getirmeden duramayacağım. Dizilerde o ne dildir öyle… Bütün kadınlar kötü ve şeytan; adamlar, katil ve hoyrat…

Arzu Demirel: Çok doğru, çok kötü… İşte ben bunu aslında genel olarak, anne-çocuk ilişkisinin çok önemli olduğu, psikolojinin çok önemli olduğu bu çağda, iki yüzlülük olarak görüyorum. Çocuklarımızı her şeyden koruyoruz. Çizgi filmleri izletmeden önce, irdeliyor annelerimiz… Her şey sorgulanıyor. Ama çocuklar uyuduktan sonra olduğunu umuyorum, akşam diziler açılıyor ve izleniyor. Çocuğumuzu yetiştirmek için, öncelikli olarak, kendimizi yetiştirmeli ve kendimizi dönüştürmeliyiz. Şu bir gerçek ki, çocuk, etrafında gördüğü yetişkinlerin bir kopyası…

Yaprak Özer: Belki de bu nedenle “akran zorbalığı” yaşanıyor… Çocuklar zorba doğmuyor.

Arzu Demirel: Çocuklar, hareketlerini, cümlelerini etrafından kopyalayarak, öğrenerek yapıyor, uyguluyor. Öyle bir çağdayız ki, sadece Türkiye için konuşmayalım, dünyada da şunu soruyorum: “Bu cümleler, bizim cümlelerimiz mi?” Medya her yerde, rengarenk, ışıl ışıl tabelalar, reklamlar, söylemler yönlendiriyorlar. Neyi satın almamızdan çok, neye ihtiyacımız olduğu bu söylem tarafından belirleniyor. Hiç sorgulamıyoruz, kabul ediyoruz. Öyle olunca da ben dahi kendime, “Buna gerçekten ihtiyacım var mı? Yoksa ihtiyacım olduğu mu söyleniyor?” diyorum.

Yaprak Özer: Çocukların kafası nasıl çalışıyor ve çocukların dili nasıl gelişiyor?

Arzu Demirel: Çocuklar tamamen bir yansıma… Tabii ki, genetik faktörler vardır; bir çocuğun izlediği filmlerde, okuduğu kitaplarda gördükleri çok önemli… Anne-baba ilişkisi… etrafında gördüğü ilişki sirkülasyonu… Bir çocuk, yaşadığı dünyanın toplamı aslında…Yetişkinler “Çocuk anlamaz, çocuk görmez, çocuk duymaz” eğilimindeler. Hayır, çocuk çok daha fazlasını görür. Şu anda bulunduğumuz yerde bir çocuk olsaydı; benim fark etmediğim birçok detayı hafızasına alıyor olacaktı. Çocuk her şeyi fark eder. O yüzden ciddiye almak lazım ve bu soruya da şöyle cevap vermek istiyorum: “Çocuk nasıl düşünür?” diyoruz çocuk çok farklıymış gibi… Çocuklar kendi bilgi dağarcıkları kadar olmakla birlikte, bizim gibi düşünüyorlar, farklı değiller. Sadece hayat konusunda daha az tecrübeliler.

Yaprak Özer: Ön yargıları yok. Bence aramızdaki en önemli fark bu… Biz onlara, iyi-kötü davranmayı öğretene kadar…

Arzu Demirel: Kesinlikle herkese eşitler…

Yaprak Özer: Yazıp çizdikleriniz denetleniyor mu.

Arzu Demirel: Bu, benim için bir güvence, çocuk riske gelmez. Yaptığınız en ufak bir hata ki, çizgi film, çocuk programı yapıyorsanız, milyonları etkiliyor. Dolayısıyla, benim yazdığım senaryolar, mesela “Niloya”da yedi ayrı ekip tarafından kontrol ediliyordu. Psikologlar, editörler, yönetmen, animasyon lideri…

Yaprak Özer: Büyük bir konfor. Bir yandan siz de öğreniyorsunuzdur. Dünün konuları ile bugünün konuları da bir değil galiba…

Arzu Demirel: Kesinlikle, çok öğreniyorum, konular çok farklı… Bazen öyle konularda geri dönüş yapılıyor ki, arkasını soruyorum… “Demek ki, bu, buraya kadar gidiyor. O zaman bunu kullanırken, dikkatli olmalıyım” diyorum. Örneğin, “Niloya”daki yönetmenimiz, “baba”ydı … Pedagogumuzun görmediği şeyi, geri yollardı: “Ben çocuğumla böyle bir sorun yaşıyorum; bakar mısınız?” diye… Eğer yaptığınız iş çocuksa, birçok kaygıyı arka planda bırakmanız gerekiyor; kariyer, artistik bir film yapma isteği, çok para kazanma arzunuzu arka planda bırakmanız gerekiyor. Önceliğinizin çocuğun faydasına iş yapmak olması gerekiyor.

Yaprak Özer: Çocuk televizyon izlemeli mi izlememeli mi? Çocuk, iPad ya da telefon gibi akıllı cihazlarla oynamalı mı oynamamalı mı, kurallar konabilir mi?

Arzu Demirel: Kurallar tabii anneye, annenin geçmişine bağlı…

Yaprak Özer: Ne demek o, cahil, eğitimli falan gibi mi?

Arzu Demirel: Evet. Bir de hayata bakışına bağlı… Çok rahat, “Ben yemeğimi rahat yiyeyim, o sırada çocuğum telefonda ne izliyorsa izlesin” diyen anneler var, çok görüyorum. Tabii hemen çok da yargılamamak lazım. Çok zor bir gün geçirmiştir, karnı çok acıkmıştır, yemek yemesi gerekiyordur ve çocuk durmuyordur. Bu bir rutine girmediyse çocuk için bir alışkanlık haline gelmediyse, arada hayat kurtarıcı olarak elbette kullanılabilir. Ben hayatta hiçbir zaman çok katı kurallara inanan bir insan olmadım, söz konusu çocuksa esnetilebilir.

Yaprak Özer: Mesela?

Arzu Demirel: Mesela kan testi yapılacaktı çaresiz kaldım ve açtım. Niye açmayayım? Bazen arkadaşları, sosyalleşme için… bir tanesi bir şey izletiyor, izin veriyorum. Orada daha önemli bir şey var: Sosyalleşmek, iletişim kurmak… Göz yumabilirim. Çocuğumun iPad’i yok. 2 yaşından sonra ekrana bakmasına izin verdim. Bence korumak gerekiyor. Oyun oynamak çok daha değerli… Üretmek çok daha değerli…

Ekranla ilişkiyi nasıl düzenleriz, gerçekçi olmak gerekiyor, kadınların üstünde çok yük var. Özellikle hem çalışıyor hem eve bakıyorsa… Bizlerin on tane mesaisi var… Ayrıca izlesin de… Çizgi film çok eğlenceli bir şey… Burada, “Çocuğu yalnız bırakmayın” deniyor. Doğru, imkan olsa da çocuğu yalnız bırakmasak… Çocuk her zaman bir şeyle yalnız kalacak. Burada çocuğa, irdelemeyi öğretmek gerekiyor. Bizlerin dahi öğrenmediği, o eleştirel düşünmeyi öğrenmek gerekiyor.

Yaprak Özer: Kaç yaşında öğrenebilir bir çocuk eleştirel düşünmeyi?

Arzu Demirel: Konuşmaya başlayan kitabın hikayesini takip eden çocuk, 3 yaşındaki bir çocuk bunu öğrenebilir; öğretebilirsiniz.

Yaprak Özer: Ne demek eleştirel düşünce ve çocuk?

Arzu Demirel: Kendi oğlumla yaşadığım hikayeden örnek vereyim: “Bremen Mızıkacıları” diye bir hikâyemiz var.  Orada yola çıkıyor eşek, horoz… Bir eve gidiyorlar. Evde bir hırsız var. O hırsızı defediyorlar ve sonra kendileri giriyorlar eve…  Çok eğlenceli, ritmi yüksek bir hikaye… Yıllar sonra oğlumla okuduğumda, dehşete düştüm. Oğluma soru sormaya başladım.

“Bu ev kime ait?”

“Bremen Mızıkacıları’na ait.” (Bu mesajı veriyor çünkü… Oraya girenin, sahiplenenindir o ev…)

“Peki, hadi biz geçmişe gidelim, en başa gidelim… Biz daha bu ekibi kurmamıştık. Orada bir ev vardı. O evde kim yaşıyordu?”

“Anne, baba vardı, çocuk vardı…”

“Neredeler?”

“Tatile gitmişler.”

“Peki, bizim şimdi o hırsızdan nasıl bir farkımız var, aramızdaki farkları bulalım.”

“Biz müzik yapıyoruz, hırsız yapmıyor. Onun maskesi var, bizim yok…”

Çocuk, böyle doğruyu buluyor. Bunu çocuğa kazandırabiliriz. Şimdi benim oğlum o hikayeyi okuduğunda,  “Bak görüyor musun haylazları, ne yapıyorlar, anne?” diye okuyor.

Yaprak Özer: Biz Kemalettin Tuğcu’larla büyüdük…  O günün annesi, babası, çevresi sert olsa gerek ki, bu kadar hoyrat olduk… 

Arzu Demirel: Kesinlikle, zor hikayeler; Ömer Seyfettin… Aslında çok güzel söylediniz. Bugün bu kadar hoyratız, belki de çok hoyrat hikayelere maruz kaldığımız için.

Yaprak Özer: Her ikinci evlilikte kadın çok kötü üvey anne rolünde, mutlaka çocukla ilişkisi kötü oluyor. Baba fabrikatör ya da fakir. Fakir baba çocuklarına hiçbir şey alamaz, fabrikatör baba yalnızca işe gider-gelir… Bu tür sembollerle büyümek fark yaratıyor. Bugün belinde tabanca taşıyan, otururken onu masanın üstüne koyan insanların olduğu dizileri izlettiriyorlar, örneğin. Bir de “Disney’in Prensesleri” – “Barbie”nin çağ atlaması konusuna gelmek istiyorum. Ne oldu?

Arzu Demirel: Eskiden bu “prenses hikayeleri” sorgulanmıyordu. Shrek’in ilk hikâyesinde kadın kahramanımız bir kulede kurtarılmayı bekledi. Shrek gelip kurtarıyordu. Son hikayemiz öyle değil; değişti… Zamanda bir sıçrama oldu. Senaristimiz çok yaratıcı bir şey yapmış orada kurtarılmayı beklemiyor, kadın kahraman kendisini kurtarıyor. Bu çok güzel bir gelişme… Dünya bir şeyleri sorguluyor. Özellikle kadın ve kız çocuğu bağlamında bir şeyleri sorguluyor,  hikayeler değişiyor. Disney önemli bir adım attı artık kadın kahramanlarımız var.

Yaprak Özer: Erkek gibi olmadan… Bunu çok önemsiyorum. Kadınlar kadın gibi; erkekler erkek gibi olabilirler. İsteyen istediği gibi olabilir. Ondan sonra iş dünyasında erkek gibi kadın yöneticilerle boğuşuyorsunuz. 

Arzu Demirel: Kesinlikle… Çok doğru söylüyorsunuz. Benim Tuti’m var Maceracı Yüzgeçler’de. Pembedir. Belki bu renkler de eleştiriliyor, “Niye renkleri bu şekilde belirliyorsunuz?” diye. Doğrudur; ama şu anda kız çocuğu deyince pembe. Ben Tuti’yi pembe yaptım. Çok da tatlı ve sevimli, kafasında tokası falan var pembiş pembiş sevimli ve kırılgan haliyle futbol oynuyor. Ve öyle usta ki, herkese futbolu o öğretiyor. Bir de “deniz kızı”mız var. Deniz kızı deyince, güzellik abidesi gelmesin aklınıza… Okuyan, en büyük kütüphaneye sahip bir bilge… Futbolda o da herkesten çok daha iyi…

Yaprak Özer: Eleştirel düşünce metoduyla sorgulamalarını istiyoruz.

Arzu Demirel: Sorgulasınlar. Aslında eleştiri deyince-araya gireyim- ülkemizde sadece olumsuz şeyleri söylemek anlaşılıyor. Eleştiri, artısıyla, eksisiyle bir tanımlama metodu. Bu sebeple de eleştirilerimiz çok ağır oluyor. Soru sorma… Maceracı ve meraklı olma… “Soru sorma…” Ben de öyle büyüdüm. O soruyu soramazdık. O parmak her şeye kalkamıyordu… Çok katı büyüdük.

 

Yaprak Özer: “Barbie” renk değiştirebildi. Form değiştirdi değil mi? Kısaldı, şişmanladı… Engelli Barbie… Var mı? Var galiba…

Arzu Demirel: Çok kıymetli. Evet, bizim yüzücümüzden örnek alınarak, bir engelli Barbie yapıldı. Bunlar çok güzel şeyler. Değişimin, dönüşümün göstergesi. “Umut var mı?” dedik ya… Umut var. Çocuklar da artık kolay sorgulayabiliyor. Çok fazla şeye maruz kalınca, bazı söylemler arasındaki farklılıkları görebiliyorlar…

Yaprak Özer: Siz gündemden ve güncel gündemden ne kadar etkileniyorsunuz? Eminim anne, senarist ve sanatçı olarak, örneğin göç eden çocuklar, mülteciler var. Bir dram… Öbür taraftan pandemik, epidemik, hastalık… hayatın bir parçası.

Arzu Demirel: Evet. Oluyor… Etkiliyor. Mesela savaştan bahsettik… Suriye, biliyorsunuz, başta bizim ülkemizin, sonra dünyanın gündeminde… TRT Çocuk’a yazdığım, “Elif ve Arkadaşları” isimli çok güzel okul öncesi bir projem var. Çocuklar anaokuluna gidiyor. Bana kanaldan teklif geldi: “Arzu, Suriyeli çocuklar dışlanıyor. Birçok projede bununla ilgili bir şeyler yapmak istiyoruz. Suriyeli çocuk katıyoruz, konuk oyuncu olarak… Sen de yapmak ister misin?” dediler. Suriyeli çocukların ağırlıklı olarak bulundukları okulda, drama çalışması yapmıştım. Ne kadar dışlandıklarına bizzat şahit oldum. Bir kere onlar kendilerini izole etmişler. Çünkü sevilmediklerini düşünüyorlar. En arka sırada bir köşede oturuyorlar. Bu, anneliğimin dışında, insan olarak beni çok kanatan bir şey… Çok üzülüyorum. Çocuğun dini, dili, ırkı olmaz. Ben bunu söylediğim için, sosyal medyada çok tepki aldım.

Yaprak Özer: Ne açıdan?

Arzu Demirel: Küçücük bir yazı yazdım. “Elif ve Arkadaşları”na Suriyeli çocuğu koydum. Ayda isimli bir kız çocuğu… Suriyeli çocuk olunca, onları bedbaht halde görmek istiyoruz. Halbuki bir zamanlar onların da güzel hayatları vardı. Ve çocuk, çocuktur. O da çok iyi seksek oynayabilir, çok iyi takla atabilir… Yetenekleri vardır, değil mi yani? Çok iyi piyano çalabilir. İmkan verildiyse niye yapamasın? Bir şeyleri yapamayan değil de gayet iyi yapan başaran bizim çocuğumuz gibi bir çocuk koydum senaryoya… Kasıtlı yaptım bunu… Çocuk kendini, prenses hikayelerindeki “prenses” gibi görür… Ve öyle görmek, öyle yaşamak, öyle hissetmek, o çocuğun hakkı… Bu mantıkla bakınca, böyle bir çocuk koydum.

Yaprak Özer: Tepkiler ne?

Arzu Demirel: “Suriyeli çocuğa bakar mısınız? Bizim çocuğumuzdan daha iyi takla atıyor. Nasıl bir algı yönlendirmesi var…” Ben algılarla oynuyormuşum… Çok üzücü…

Yaprak Özer: Bir anne çocuğuna “Elini yüzüne götürme, hapşırırken öyle ya da böyle yapma. Her yeri elleme…” diye anlatmakta güçlük çekebilir. Çocuk bu dokunarak öğreniyor, sonra da eli yüzünde… Çok iş düşüyor size… Ne yaptınız? Bundan sonraki bütün yılların mevzuu…

Arzu Demirel: Aslında, “Niloya”da ve “Elif ve Arkadaşları”nda temizlik üzerine, hep bir şeyler işliyorum: “Ellerimizi yıkamalıyız, temiz olmalıyız”. Ama bunları yaparken karıştırmamak gerekiyor. Bir kere çocuk, çocukluğunu yaşamak zorunda. Elbette çamura da girecek, elbette kirlenecek. Bazen bunlarda da eleştiri alıyorum. “Çocuk ne kadar çamurla, şununla, bununla haşır neşir… Benim kızım da oğlum da aynısını görüp yapıyor…” Yapsın, sonra temizle… Benim oğlum da yapıyor. Yağmurda su birikintisi gördü mü, hoop diye atlıyor içine, hopluyor, zıplıyor, beni de kendini kirletiyor. Çok eğleniyoruz. Sonra tabii zor oluyor;  ama olsun… Eğlence yanımıza kar kalıyor. Ben böyle bakıyorum. Hikayelerimde hep böyle işledim. El yıkama ve hijyen konusunda bölümler yaptım bütün çizgi filmlerimde… Ama başka bir şey şu anda…

Yaprak Özer: Toplumsal eğitmen gibisiniz.

Arzu Demirel: Ama ben hep şunu söylüyorum: Çizgi film, çocuk programı yapan bu insanların ilk görevi çocuğu eğlendirmek… Çünkü bu çok fazla sorumluluk veriyor… Ama eğitim, önce ailede başlar. Çocuk bizimle eğlenir. Mesela bana şey teklifi çok gelmişti: “Niloya” çok popüler oldu, bütün çocuklar “Niloya” ile yemek yiyor, “Niloya” ile yatıyor, “Niloya”ile kalkıyor. “Niloya” her yerde… Annelerden bana bu konuda çok talep geldi “Tuvalet eğitimine de girer misiniz?” dediler. Benim konseptimle çok uyuşmuyor; çünkü Niloya, birazcık kendine yeten bir kız çocuğuydu. Yapmak istemedim. Karakterimin de bir “cool”luğu var. Bozmak istemedim, açıkçası… “Bu eğitim, evde verilmesi gereken bir eğitim. Başka yapan projeler var, onlardan destek alabilirsiniz” dedim. “Ama ‘Niloya’ çok etkili”dendi. Benim de oğlum var. Bunu ben “Niloya”yı kullanmadan yaptım.

Yaprak Özer: Yurt dışında bu dünyanın yıldızları çok para kazanırlar, çok popülerdirler… Harry Potter’ı düşünüyorum…

Arzu Demirel: Doğru söylüyorsunuz. Çok önemli bir nokta. “Niloya”- “Maceracı Yüzgeçler” benim Türkiye’de aynı zamanda sahibi olduğum ve yarattığım projeler. “Elif ve Arkadaşları” zaten yaratılmıştı. Ben, senarist olarak dahil oldum, farklı… İkisinde de aslında telif hakkım var ama telif hakkı almakta zorlanıyorum. “Maceracı Yüzgeçler”de daha kolay, daha iyi ilerliyorum; ama “Niloya”da bazı sıkıntılarım var. Hukuki sıkıntılarım var.

Yaprak Özer: Ahlaki mi…

Arzu Demirel: Evet. Çok doğru söylediniz.

Yaprak Özer: Yani çocuklara ahlak dersi verirken ikircikli durumlarımıza da ikiyüzlülüklerimize de bir ayna tutmakta fayda var.

Arzu Demirel: Çok doğru söylüyorsunuz. Evet ve Türkiye’de maalesef fikre hiç değer verilmiyor. Yurt dışına çıktığımda yaptığım işten bahsettiğimde, insanlar dehşet tepkiler veriyor: “Wow… Ne kadar büyük bir iş yapıyorsun…” Ve peşinden de şunu söylüyorlar: “Çok zengin olmalısın…” “Kim? Ben mi?” diyerek gülüyorum. “Yoo değilim.”

Yaprak Özer: Bu işin zengin olmak için yapılmadığı ortada…

Arzu Demirel: Benim de zayıflığım o zaten. Bu iş beni en tatmin eden şey. “Örneğin “Niloya”da… Babasını, annesini, dedesini her gördüğünde, koşup; onlara sarılan bir kız çocuğu yaptım. Bunu özellikle koyduk. Ve çok güzel tepkiler aldım. Çocuğum beni görünce, koşup; bana sarılıyor. Bu, aile ilişkisinde aslında çok küçük; ama çok önemli bir şey… Türkiye’de kız çocuklarına da sarılmayı, onları da öpmeyi sağladığımı düşünüyorum. Bu, öyle güzel bir tatmin ki…

Yaprak Özer: Vah vah ki, bu mikroplar ortaya çıkmasaydı da…

Arzu Demirel: Şimdi sarılmasınlar…