BİR PORSİYON KÜRESELLEŞME LÜTFEN

 

Küreselleşme nedir desem tarifini yapabilir misiniz? Kendinizi küresel hissediyor musunuz, diye sorsam yanıt verebilir misiniz? Küreselleşme iyi bir şey midir diyecek olsam, ne dersiniz?

 

Kalite Derneği KALDER geçtiğimiz hafta Ulusal Kalite Kongresi 13cüsünü düzenledi. Kongre’nin kapanış oturumunu yönetmek de bana düştü. Konumuz küreselleşme… Konuklarım, Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, Avrupa Kalkınma Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Orhan Güvenen ve Tarih Vakfı Kurucusu ODTÜ öğretim üyesi Prof. Dr. İlhan Tekeli.

 

Paneli yönetirken görevim, konuyu bir manken gibi taşımak ve tarafsız olmak. Başkalarının fikirlerini yansıtmak. Bana gelince, ancak burada sizinle paylaşıyorum, ben küreselleşme tartışması yapmayı ciddi zaman kaybı olarak görüyorum.

 

Böylesi büyük başlıklar karşısında hep rahatsız olmuşumdur. Kalite de bunlardan biri benim için… Kaliteyi tartışırız ama yaşamlarımızı kalitesizlik içinde sürdürüz. Tarif bile edemeyiz çünkü kaliteli yaşamanın ne olduğunu bilmeyiz. Bunlar yetmezmiş gibi “kaliteli misin” diye sorar, “kaliteliyim” diye yanıt veririz. Akıllara durgunluk…

 

Küreselleşmeye gelince, “Pardon yani geçmiş olsun” denecek bir noktadayız, ama sanırsınız ki seçme şansımız var; piti piti karamela sepeti yapıyoruz.

 

Küreselleşme bir ifadeye göre bilgi ve iletişim sistemlerindeki gelişmelerle, ulaşım ve taşıma teknolojisindeki ilerleme sayesinde  dünyanın küçülmesini ifade ediyor. Bu şekliyle kulağa güzel geliyor.

 

Bir başka ifadeyle küreselleşme ise, ulus devletin kendi toprakları üzerindeki denetim olanaklarını yitirmesini, bilgi, mal ve sermaye akımlarını denetleme olanağından yoksun kalmasını anlatıyor. Bu da feci duruyor.

 

Peki tarifler arasında kaybolmasak da şöyle desek olmaz mı; kurumsal yapıları oturmuş, demokratik katılımın öne çıktığı, işleyiş ve kuralların toplumda her kesimin lehine tasarlandığı bir ortamda yaşamak…

 

Küreselleşme konusunda kavrayamadığımız ya da anlamak istemediğimiz birkaç nokta var. Seçme şansımız olduğunu varsayıyoruz. Ne yazık ki yok. Bu sağ sol görüşler arasında bir kampı seçmeye benzemiyor. Bu Fenerbahçe Galatasaray rekabeti de değil. Bu siyahla beyaz arasında bir seçim yapmaktan çok aradaki gri çizgiyi yakalayıp ayakta kalmayı ifade ediyor.

 

Gri çizgi bize yabancı. Bir an önce içselleştirmemiz gereken kavramlarla dolu. Gri alanda ulus devlet hegemonyasına son veriliyor buna karşılık  bireyin egemenliği var… Gri alan arbitraj ekonomisi. Yasaklar yok. Yasağı koydunuz mu deliniyor. Su yolunu buluyor anlayacağınız. Örneğin, iletişiminizi bilinçli olarak kestiklerinde internet var, telekomu özelleştirmediklerinde cep telefonu şirketleri çıkıyor, okula gidemediğinizde uzaktan eğitim devreye giriyor. Para, eskisi kadar önemli değil. Çünkü sermaye kıt değil. Bu gri alanın bir yüzü.

 

Gri alanın bir de öbür yüzü var. Kıt olan insan kaynağı. Gri alanda eşilik ve eşitsizlik aynı anda hakim. Özgürlük ve tutsaklıkla dansediyor… Eğitimli bireyler eğitimsiz olanlara karşı üstün. İletişim olanakları olanlar, olmayanlara karşı avantajlı. Gri alan herkese değil, görmek isteyenlere görünen bir mekan.

 

Küreselleşme dünyada ciddi bir kamplaşma yarattı. Karşı olanlarla taraftarlar. Sermayeyi temsil edenlerle onun karşısında olanlar…

Oysa ben hiçbir kampa girmek istemiyorum. Bakın aşağıda sayacaklarım hiçbirimizin özel konusu değil.Okuyacaklarınız ve sayamadıklarım ne yazık ki artık hepimizin;

 

Son 40 yılda dünyada yaklaşık 100 finans krizi yaşandı. Gelişmekte olan ekonomilerde meydana gelen finansal krizler ülke ekonomisinin yüzde 40’ını silip süpürüyor.

 

Geçtiğimiz yüzyılda dünya üzerinde 50 kadar savaş oldu. Yaklaşık 7 milyon sivilin öldüğü tahmin ediliyor. 1945 sonrası savaşların çoğu gelişmekte olan ülkelerde yaşandı.

 

Salgın hastalıklar yüzünden dünyada her yıl 13 milyon kişi yaşamını yitiriyor. 40 milyon kişi AIDS virüsü taşıyor. Bu rakamın yüzde 99’u az gelişmiş ülkelerde yaşıyor.

 

Dünyada beş bin dil konuşuluyor. Bunlardan yalnızca bini yazı dili. Dünya nüfusunun yüzde 60’ı topu topu 10-12 dilden birini kullanıyor. Elektronik yöntemlerle saklanan bilgilerin yüzde 80’ni İngilizce.

 

2003’te en zenginlerle en fakirler arasındaki gelir farkı 8.1 kat. En zenginlerin gelirden aldığı pay yüzde 48.3, en fakirlerin payı yüzde 6.

 

Dünya iş gücünün dörtte birini15-24 yaş grubu gençler oluşturuyor. Sanayileşmiş ülkelerdeki gençlerin yetişkinlere göre işsiz kalma olasılığı iki-üç kat daha fazla. Gelişmekte olan ülkelerde oran sekizde bir.

 

OECD ülkelerinin işsizlik ortalaması yüzde 6.9, Türkiye’de yüzde 10.8 düzeyinde.2004-2005 Dünya Ekonomik Raporu’na göre rekabetçilikte bin 4 ülke arasında 66. sırada bulunuyoruz.

 

2025 yılında 90.2 milyon nüfusuyla Türkiye 7.85 milyar olarak öngörülen dünya nüfusu içinde yüzde 1.15 pay alacak.

 

İhracatımız 2015 yılında 142 milyar dolar, 2025 yılında 280 milyar dolar olarak öngörülüyor. Türkiye 2015 yılında yüzde 1, 2025 yılında yüzde 1.1 pay alacak.

 

Nüfusumuzun yüzde 2’si günlük 1 doların, yüzde 10.2’si ise günlük 2 doların altında gelirle yaşam mücadelesi veriyor..

 

Beş yaşın altındaki çocukların yüzde 13.5’i gerekenden daha düşük kiloda. Nüfusun yüzde 18’i iyileştirilmiş su kaynaklarına ulaşamıyor.

 

Türkiye’de her bin kişiye 281 sabit telefon, 347 mobil telefon düşüyor. Her bin kişiden 72’si internet kullanıyor.

 

Küreselleşmeden söz ederken ne yazık ki yeni kalkacak bir trenden söz etmiyoruz. Tren çoktan perondan hareket etti.

 

Küreselleşme tehlikelerle dolu, bunu biliyoruz. Onu refaha çevirmek bizim elimizde. Sanırım başka çaremiz  yok.

 

 

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir