Benim Dilim, Senin Dilin

Pardon, Nece Konuşuyorsunuz? Türkçe konuşuyorum, derdimi anlatamıyorum. Türkçe konuşuyorum karşımdaki beni anlamıyor. O Türkçe konuşuyor, ben onu anlamıyorum. Biz galiba Türkçe konuşuyoruz ama aynı dili paylaşmıyoruz. Peki, aynı kaderi paylaşabilecek miyiz?

Sayın Başbakanım!!!!!!!!!!!!!!

Sayın Başbakanım siz hasta mısınız efendim?

Sayın Başbakanım hastalığınızla ilgili haberler çıktığında neler hissettiniz efendim?

Sayın Başbakanım bu arada doğum gününüzü de kutlamak istiyorum; ama ne zaman işi bırakıyorsunuz efendim?

Sayın Başbakanım eşiniz sizi eve kapatmış, doktorlara göstermemiş doğru mu?

Sayın Başbakanım sizin hastalığınız nedir efendim?

Sayın Başbakanım Allah afiyet versin efendim, ama istifa edecek misiniz sayın başbakanım?

Sayın Başbakanım… sayın başbakanım siz bugün niye paldır küldür hastaneye gittiniz?

Sayın Başbakanım siz hasta oluyorsunuz, borsa düşüyor, dolar çıkıyor, biz ne yapacağız efendim?

Gazeteciler soruyor…

Başbakan sorulara yanıt veriyor: “”Ama ben buradayım!””

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının basın toplantısı tüm kanallarda canlı yayınlanıyor, Türk halkı bu basın toplantısını izliyor, borsa bu basın toplantısını bekliyor, çocuklarımızın geleceği, AB’ye girişimiz, çağ atlamamız ya da atlayamayışımız… her şey basın toplantısına endeksli.

Türkiye başbakanını dinliyor, gözleri kapalı.

Türkiye başbakanını dinliyor, nefeslerini tutulmuş.
T

ürkiye başbakanını konuşuyor…

Başbakan, hasta olduğunu ancak hastalığını açıklamakta kendisinin tereddüt ettiğini çünkü bütün piyasaların kendi sağlığıyla bir aşağı bir yukarı çıkmasından korktuğunu itiraf ediyor.

Başbakan, fırsatçıların fırsatı bulmuşken vur abalıya diye kendisine yüklenmesinden bıkmış, bezmiş… Kim bilir içinden “”Sanki ben bu ızdırabı yaşamaya çok meraklıydım”” diye geçiriyordur… Kim bilir…
O, “”Çekil, in aşağı”” seslerine aldırmamaya gayret ederken, diğerleri onun inadını görmezlikten gelmeye çalışıp o koltuğa oturma hesapları yaparken…

Bütün bunlardan bize ne?

Ankara hep bunları konuşuyor. Türkiye hep dinliyor. Vekillerin hesabı başka, benim hesabım başka.
Sizin hesabınız ne?

Kim Ne Konuşuyor

Türkiye böyle bir gündem böyle bir sohbet ve muhabbet içinde… Biz bunları konuşup dururken, acaba başka ülkelerde insanlar neler konuşuyor, neleri dinliyor, neler yapıyor?

Merak eden var mı içinizde?

Bizim gibi ülkelerde, yani ekonomik, sosyal, entelektüel gelişmişlik düzeyi düşük ülkelerde tabii kibenzer konuşmalar oluyor. Dikkat edin bizde ve bu ülkelerde konuşmalar ve konuşulanlar kişisel. “”Ben”” derdi!

“”Ben”” derdi bir ömürlük. “”Biz”” derdi ise evladiyelik.

Gel de anlat. Aynı dili konuşmuyoruz ki…

Dünyanın gelişmiş ekonomilerinde, kendilerini, hayatlarını tek bir kişinin sağlığına endekslemekten kurtarmış ve geleceklerini kendi ellerine almak isteyen coğrafyalarda yaşayan insanlar farklı konuları tartışıyor ve bu konular üzerinde kafa yoruyor:

Bilgi
Bilgi teknolojileri
İletişim
Gen teknolojisi
Patent
Yenilik
Rekabet
İnsan kaynakları
Katma değer yaratmak…

Bunlar karın doyuruyor mu diye bir soru gelebilir aklınıza doğal olarak. Konuşması karın doyurmuyor tabii. Ne size ne de bana faydası var. Ancak bunları hayata geçirmek gerekiyor.

Konuşmaktan sıkıldığımız, çalışmaya karar verdiğimiz; hayatımızı kendi avuçlarımızın içine aldığımız anda, aynı dili konuşmaya başlayabilir miyiz?

Denemeye değer!

Çoğumuz Bilgi Üretmiyoruz

Dünyanın yarısı bilgi üretmiyor. Dünyanın çok önemli bir bölümünde yenilik olmuyor. Patent alınmıyor. Buluş yapılmıyor.

Bir görüşe göre, bir ülkenin entelektüel kapasitesinin en önemli ölçüsü, o ülkeden çıkan yeni buluşlar, alınan yeni patentler. Bu görüşe göre, bir ülkenin coğrafi büyüklüğü ile reel büyüklüğü aynı istikamette ilerlemiyor. Doğal kaynakların zengin olması bir ülke için çok önemli sermaye. Babadan kalma zenginlik. Ama bu da o ülkenin büyük olması için yetmiyor. İsrail, Singapur, Lüksemburg’da her yıl kayıtlara geçen patent sayısı ABD’de alınan patent sayısını aşıyor.

Dünya Büyüdükçe Küçülüyor

Ve tam tersine dünya küçüldükçe büyüyor.

Bilmem anımsayacak mısınız çok yakın bir geçmişte kendimizi Arjantin’le kıyaslayıp, o ülkede meydana gelen büyümeyi yakalamayı, sonra da sokak çatışmalarından kaçınmayı, isyandan korkmayı, ekonomi bakanından örnek alıp almamayı konuşup durmuştuk… Arjantin çarpıcı bir örnek. Üstelik bize de benziyor ya da biz onlara.

Arjantin’de her 880 bin kişiye bir patent alınabiliyor. Bu rakam ABD’de 3 bin kişiye bir patente kadar düşüyor. Bir ülkenin gelişmişliğini kişi başına üretilen patentle ölçtüğünüzde ortaya ilginç bir tablo çıkıyor.

Sayın Başbakanım, Sayın Başbakan Yardımcısı Çin gezisinde esmiş gürlemiş bizi şimdi AB’ye alırlar mı efendim? Sayın Başbakanım acaba siz önümüzdeki günlerde katılmanız gereken toplantılara katılacak, çıkmanız gereken seyahatlere gidebilecek misiniz?

Sayın başbakanım siz camda el sallayınca piyasalar da rahat nefes aldı efendim!!!!!!!

Arjantin Ve Biz

Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir analizde Arjantin örneğinden uzun uzun söz edilmesi dikkatimi çekti. Arjantin’de patent sayısının düşük olmasının nedenini siyaset bilimciler ve gelecek bilimciler ve ekonomistler geleceği yakalamada geride kalmasına bağlıyorlar. Arjantin’in tarım ekonomisinden, saniyeleşme sürecine geçemediğini, üretim ekonomisinden de bilgi ekonomisine geçmekte yaya kaldığını ifade ediyorlar.

Sizce Arjantin’le Türkiye birbirine benziyor mu?

Geçmiş yüzyılda Arjantin ihtişamlı bir ekonomiye sahipti. Ciddi anlamda zenginlik üretiyordu. Tarım ürünleri geliştiriyor, satıyor, hem kendini doyuruyor hem de zenginleşiyordu. Sonraları üretilen ya da gereksinim duyulan ürünler tarımdan imalat sanayine kaydı. Tarım ürünlerinin fiyatı birden bire düştü. Arjantin bu tabloyu görmekte gecikti. Şöyle de ifade etmek mümkün bu tabloyu görmüyor, baktığı tabloyu yorumlayamıyordu.

Eğitim Ve İnsan Kaynakları

Türkiye sizce tabloyu yorumlayabiliyor mu?

Güney Amerika’nın ikinci büyük ülkesi insanına yatırım yapmıyor.

Siyaset-ekonomi bilimcileri son yıllarda yaya kalan ekonomilerin en büyük hatalarının insan kaynakları olduğunda birleşiyor. İnsan kaynağını yönetmekten aciz olan ülkeler, nalları topluyor.

Bu ülkeler genellikle toprak altı kıymetlerine daha fazla değer veriyorlar: “”Bizim el değmemiş altın rezervlerimiz, çok büyük petrol kaynaklarımız var…””

Petrol çıkarmaya verilen önem insanların eğitimine verilmiyor.

Diğer bir ifadeyle bu ülkeler kendilerine önem vermiyor.

Sizce Türkiye sözü edilen ekonomilere benziyor mu?

Şimdi buraya kadar savunduklarımı yanlış anlamanızı da istemiyorum. Ben, herkesin bir koşu bir buluşa imza atmaya ya da patent almaya gitmesini istemiyorum ve beklemiyorum. Ülkede yaşayan herkesin Nobel ödüllü bir bilim adamı olmasına gerek olduğunu da sanmıyorum. Ama gereksinim duyulan bir şey olduğunu biliyorum ve tüm nüfus için bunu diliyor ve vatandaş olarak da talep ediyorum: eğitim.

Gelecek Ne Getirecek?

Gelecek herkesin merak konusu değil mi? Ne yalan söyleyeyim benim merak ettiğim gelecek farklı. “”Acaba Apo asılacak mı?”” sorusunun yanıtını merak etmiyorum. “”Sayın Başbakanım daha kaç yıl bizi idare edecek?”” sorusuna da yanıt aramıyorum. “”Borsa daha ne kadar inip çıkacak, insanların kanını daha ne kadar süreyle emecek?”” sorusundan da bıktım usandım..

Benim merak ettiğim gelecek içinde bilginin yarattığı farkın, bizi birbirimizden nasıl ve ne kadar farklılaştıracağını merak ediyorum.

Biliyor musunuz ABD ekonomisini yarattığı gelirin yüzde 50′si, ülkenin yüzde 2′si tarafından oluşturuluyor. Fikirler yüzde 2′den çıkıyor. Yeni buluşlar, patentler de onlardan…

Geri kalan ne yapıyor? Oturuyor. Hayatını idare etmeye gayret ediyor.
Slovenya 1991 yılında Yugoslavya’dan ayrıldı. Yugoslavya’nın en zengin bölgesiydi… Amaçları Avrupa Birliği’nin bir parçası olmaktı. Yugoslavya’nın geri kalan bölgelerinin bu yarışa giremeyecek kadar geride kaldığını biliyorlardı. Onların kendilerine yetişmesini mi beklemeliydiler? Onlarla birlikte olup hepimiz birimiz için mi demeliydiler? Yoksa yola devam mı etmeliydiler?

Her ülkede benzer gelişmeler ya da duraklamalar yaşanıyor. Dünya geneline baktığınızda Güney Amerika ile Afrika yarışın gerisinde. İçinde bulunduğumuz coğrafyada durumun farklı olduğunu söylemek sanırım mümkün değil.

Dünyanın geri kalmış bölgeleriyle ileriye üç beş adım atmış bölgelerini birbirlerinden ayırmak kolay olay. Dünya haritasında bunları yapmak basit.
Peki, bu gelişmişlik farkı bir ülke içinde olduğunda ne olacak. Her başını alan bir yere mi gidecek?

Bu nasıl bir göç olacak. Buna hazır mıyız?

Bu Farklı Bir Bölünme

Gelecek bilimciler ABD içindeki dengesiz gelişmeden çok rahatsızlar. Tehlike çanları çaldığına dikkat çekmeye çalışıyorlar. Örneğin San Diego ve çevresi; Cambridge, Boston; Rockville, Maryland ve Silicon Vadisi… Sanki özerkliklerini ilan etmiş gibiler. Ülkenin geri kalanına benzemiyorlar. Bu ilginç tartışma entelektüel çevrelerde çoktan yapılmaya başladı: Acaba ABD bölünebilir mi?

Bugüne kadar kültürlerin eridiği tek pota olarak anılan bu büyük ülke, bilgi ve katma değer üretmede her grubu aynı potada eritmekte başarısız. Bazıları hala evrim teorisinin ders kitaplarında nasıl konu edilmesi gerektiğini tartışıyor, bazıları da gen teknolojisiyle insanlığın kaderini değiştiriyor.
İnsanlığın geleceğini avuçlarının arasında tutan küçük gruplar, ne olup ne bittiğiyle ilgilenmeyen aklı da ermeyen diğerleri.

Bir ülkede resmi dili konuşuyor olmak, aynı dili konuşmak anlamına gelir mi?

Sizce yukarıdaki ABD örneğinde sözü edilen dört bölge ile ülkenin güneyinde kervan geçmez kuş uçmaz bir kasabadaki insanlar aynı dili konuşuyorlar mı?

Küreselleşmekten büyük bir köy olarak söz ediyoruz. Sözünü ettiğimiz dünyanın ne kadarı gerçek anlamda küresel?

Kaçımız kendimizi kendi ülkemizde aynı dili konuşuyor gibi hissediyoruz. Kaçımız kendimizi kaç yerde benzerlerimizle aynı mekanda buluyoruz… Aramızdaki fark sizce yalnızca cebimizdeki paranın yarattığı zenginlik mi. Bence değil.

Ben gelecekte bölünmekten çok korkuyorum. Çünkü artık biliyorum ki, milli bütünlüğü sağlamak demek idam konusunda tek vücut olmak demek değil. Milli bütünlüğü sağlamak, “”Başbakanım ölmesin Allah’ım ülke bölünmesin”” diye dua etmek demek değil.

Çünkü artık biliyorum ki milli bütünlüğü sağlamak için yalnızca aynı gelir seviyesini tutturmak bile yetmiyor, aynı bilgi bütünlüğüne sahip olmak, aynı dili konuşmak benzer beklentilere sahip olmak gerekiyor.

Sizin Diliniz Benimkini Tutuyor Mu?

Sayın Başbakanım Allah size sağlık versin, yapısal reformları yapmadan gitmek istemediğinizi söylüyorsunuz. Gitmeyin isterseniz hep orada kalın ama uğraştığınız yapısal reformlar acaba benim işime ne kadar yarayacak.

Sayın Başbakanım bu yapısal reformlar arasında Türkiye’nin insan kaynağına önem vermek konusunda adım atmak mümkün olacak mı?

Sayın Başbakanım Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünden söz ederken ve ülkemizi koruyup kollarken, AB’ye girmek için dil konusunda dünya kadar tartışma yaşar, bir bardak suda fırtınalar koparırken, sizce biz tek bir dili konuşuyor muyuz?

 

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir