Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, ünlü eseri Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde saatleri birbirine uydurmak üzere kurulan bir kurumun hikâyesi anlatılır. Doğu ile Batı, gelenek ile modern hayat arasında sıkışan Türk toplumunun hikayesi bu. Bir kara mizah hikayesi; Hayri İrdal’ın saatçilik bilgisi, Halit Ayarcı’nın insanları bir fikrin etrafında toplama becerisiyle buluşur. Enstitü büyür; kadroları, unvanları, itibarını ve çıkar ilişkilerini üretir. Saatleri ayarlamanın topluma sağlayacağı fayda anlatılsa da zaman ile fayda arasında makas açıktır, kapanmaz.
Tanpınar ölmedi, hicvetmeye devam ediyor. Aslında eserin bir başyapıt olarak günümüze kadar gelmesi başlı başına bir “zaman” dersi. Kitap hala çok satıyor, tiyatro gösterisi başarılı.
Düzeni, yukarıdan aşağıya-baştan sona kurallarla kurmak, hayatı iyileştirmesi anlamına gelmiyor… Çok çeşitli hayatlar içinde tek zaman dar geliyor.
Zaman konusuyla derdimiz büyük; zamana yetişemiyoruz, içimize sinecek kadar verimli kullanamıyoruz, zaman bizden alıp götürüyor biz ondan çalamıyoruz. Zamanı düşünüyoruz, biz düşünürken o akıyor… gecikiyoruz. Zaman geçiyor.
Geçtiğimiz hafta zamanla kavgamızın yıl dönümüydü. Avrupa Birliği ülkeleri ve ABD’nin yaz saati uygulayan bölgeleri saatlerini geri aldı. Türkiye’de saatler malum sabit. Çoğu coğrafyayla aramız kış aylarında açıldıkça açılıyor; alt tarafı 1 saat fark. Değik öyle; her birimizi farklı etkiliyor.
Yarın COP31 kısa adıyla anılan küresel iklim konferansı Antalya’da başlıyor. Adında “iklim” olan bu toplantı serisi, aslında bir zaman tartışması. İnsanlık adına zamana karşı yarışmamız gereken bir dizi konu – önlem gündemde. Uzmanlar, bürorasi ve siyasiler, zamanla mücadelemizi masaya yatırıyor. Her yıl COP zamanımızın daraldığını söyleyerek kapanıyor. Kapandığı ifade edilen kritik bir konu; yaşam.
Sürdürülebilirlik bir zaman konusu, iklim deseniz öyle… Enerjiyi nasıl kullandığımız, emisyonları nasıl azaltacağımız teknik oldukları görünebilirler; zaman yönetimi konusu; verimlilik! Zaman eşittir verimlilik. Fonda çalan müzik ise ısraf.
Zaman adına söylenecek o kadar çok şey var ki, bir kaçını dikkatinize sunmak isterim.
Zaman Siyaseti
Financial Times’da Sarah O’Connor’a ait bir yazı okudum, yaz saati uygulaması üzerine görünüyordu. Asıl meselesi zamanın toplumsal sınıflar arasında nasıl paylaştırıldığı, kimin kendi biyolojik saatine göre yaşayabildiği ve kimin başkalarının belirlediği saatlere uymak zorunda kaldığını aktaran bir yorum analiz çıktı içinden.
Çalışma süresini ölçmekle, insanın kendi zamanı üzerindeki hâkimiyetini ölçmek aynı şey değil. Yazının temel sorusunu şöyle ifade edebiliriz: zamanı herkes eşit ölçüde yaşıyor; peki zamanını herkes eşit ölçüde yönetebiliyor mu?
Aynı Saat, Farklı Sabah
Türkiye 2016’dan beri yıl boyunca UTC+3 kullanıyor. Yazın kullandığımız saatte kalıyoruz. Tercih gün ışığından yararlanma, enerji tasarrufu ve yılda iki kez saat değiştirmenin uyum sorunlarını ortadan kaldırma gerekçeleriyle savunuluyor.
Moskova, Riyad, Doha ve Nairobi’yle aynı saati gösteriyoruz. Aynı saatte olmak aynı aydınlığa uyanmak demek değil. Türkiye’nin doğusuyla batısı arasında bile güneş zamanında yaklaşık 76 dakikalık fark var. Mesainin sekizde başladığı işyerlerinde bile; herkes işe aynı ışık koşullarında gidemiyor.
Türkiye kışın Berlin ve Paris’ten 2, Londra ve Lizbon’dan 3 saat ileride. Yazın bu farklar birer saat azalıyor. New York’la fark kışın 8, yazın 7 saat. Avrupa ve ABD’nin farklı haftalarda saat değiştirmesi, geçiş dönemlerinde ayrıca hesap yapmayı gerektiriyor.
Dünyanın üzerinde uzlaştığı tek bir çözüm yok. AB, saat değiştirmekten vazgeçmeyi 2018’den beri tartışıyor. ABD’de ülke çapındaki uygulamanın geçmişi 1918’e uzanıyor, bugünkü takvim 2007’den beri geçerli; Hawaii ve Arizona’nın büyük bölümü saat değiştirmiyor. Rusya 2011’de kalıcı yaz saatine geçti, 2014’te bir saat geri alıp kalıcı standart saate döndü.
Elektriği Tükettiğimiz Saatler
Saatleri ileri almak güneşi daha uzun süre gökyüzünde tutmuyor. Gün ışığıyla yaptığımız işlerin zamanını değiştiriyor. Akşam ışığı daha geç, sabah daha erken açıyoruz. Tasarruf olup olmadığını anlamak için ikisini birlikte hesaplamak gerekiyor.
Enerji Bakanlığının açıklamasına göre, Ekim 2016–Mart 2026 arasında 14,5 milyar kilovatsaat tasarruf sağlandı. Yaklaşık on yılın toplamından söz ediyoruz. Buna karşılık Sinan Küfeoğlu ve arkadaşlarının Türkiye’nin 2012–2020 verilerini inceleyen araştırması, toplam elektrik tüketiminde ölçülebilir tasarruf bulmuyor.
Bir başka Türkiye araştırması, aynı miktarda elektrik tüketirken daha az karbon salmak mümkün olduğunu gösteriyor. Çağatay Bircan ve Elisa Wirsching’in 2023’te yayımlanan çalışmasında, kalıcı yaz saatinin toplam tüketim üzerindeki etkisi çok küçük. Elektriğin hangi saatte istendiği değişince onu karşılayan santrallerin payı da değişiyor.
Işığı Kapatıyoruz Klima Çalışıyor
Saat uygulamalarının enerji hesabı eskisi gibi yalnız aydınlatmadan ibaret değil. Lambalar daha az elektrik tüketiyor; ısıtma ve soğutmanın etkisi önem kazanıyor. Toplam 44 araştırmada 162 tahmini birleştiren 2018 tarihli inceleme yaz saati uygulanan günlerde ortalama yüzde 0,34 elektrik tasarrufu buluyor. Başka bir değerlendirme çalışmaların tek ve kesin bir tasarruf sonucunda birleşmediğini gösteriyor. Ülkenin iklimi, binaları ve çalışma saatleri sonucu değiştiriyor. Örneğin, ofis binalarında yapılan simülasyonda yaz saati bazı koşullarda soğutma ihtiyacını yüzde 5,9’a kadar azaltırken ısıtma ihtiyacını yüzde 4,4’e kadar artırabiliyor. Bu iki üst sınırı birbirinden çıkarıp net kazanç bulamıyoruz; farklı koşulları anlatıyorlar. Bir yerde işe yarayan saatin her yerde aynı kazancı sağlamayacağını anlıyoruz. Türkiye’nin tercihinin faydasını anlamak için farklı hayatların hesabını birlikte görmek gerekiyor.
Bir Saatte Ne Üretiyoruz?
İşbaşında olanların haftalık ortalama fiilî çalışma süresi, mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış olarak 42,4 saat. AB ortalaması 35,9. Türkiye ile AB ortalaması arasındaki 6,5 saat, haftanın hatırı sayılır bir bölümü. Yarı zamanlı çalışmanın yaygınlığı ve yapılan işlerin türü ortalamayı etkiliyor. İşyerinde geçirilen süre, üretilen değeri tek başına söylemiyor.
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı 2026’nın ilk çeyreğinde sanayide saat başına üretimin bir yıl öncesine göre yüzde 5,1 arttığını açıklıyor. TEPAV’ın tarihsel karşılaştırması da 2011–2021 döneminde saat başına GSYH’nin yılda ortalama yüzde 3,65 büyüdüğünü; buna rağmen 2021’de AB27 ortalamasının yüzde 23,5 altında kaldığını gösteriyor.
Refah Artınca Mesai Kısalmıyor
Amory Gethin ve Emmanuel Saez’in 160 ülkeyi kapsayan araştırması, zenginleşmenin çalışma süresini kendiliğinden azaltmadığını gösteriyor. İnsanların ne kadar çalışacağını eğitim, emeklilik, çalışma süresi sınırları ve ücretli izin gibi düzenlemeler de belirliyor.Verimlilik artışının daha kısa mesaiye dönüşmesi nasıl paylaşılacağına bağlı. Türkiye’de çalışma süresini konuşurken yolculuğu, ev işini ve bakım sorumluluğunu dışarıda bıraktığımızda, kişinin kendisine ne kadar zaman kaldığını öğrenmiş olmuyoruz. Türkiye özellikle kadınların zaman fakiri olduğu bir ülke. Gerçek fakirliklerini hesaplayan akademisyenlerden arasında İpek İlkkaracan da bulunuyor. Ufuk açan; zamanla makul ilişkinin mümkün olabileceğini gösteren söyleşimize ve ilgili yazıya yönlendirmek isterim sizi.
Toplantı Bittiğinde Gün Bitiyor mu?
Avrupa’yla aramızdaki fark büyüdüğünde aynı anda çalışabileceğimiz süre daralıyor. İş aynı kalıyorsa görüşmeyi birinin sabahına veya akşamına taşımak gerekiyor. Toplam 48 ülkede 12 bin 38 çalışanın iletişim süreçleri incelenmiş, saat farkı yaklaşık bir saat arttığında eşzamanlı iletişimin ortalama yüzde 11 azaldığını buluyor. E-postada belirgin değişiklik yok. Birlikte çözüm üretmesi gereken çalışanlar ise iletişimi sürdürmek için mesai dışına daha fazla taşıyor. Microsoft’taki 20 milyon toplantıyı inceleyen çalışma da erken ve geç toplantıların yükünün coğrafyalar ve kurumsal kademeler arasında eşit dağılmadığını gösteriyor.
Eurofound’un 2026 çalışma zamanı raporu, esneklikle çalışanın kendi saatleri üzerinde söz sahibi olmasını ayırıyor. Program değişiyor ama bu değişikliği çalışan seçemiyorsa, ona sunulan kolaylıktan çok belirsizlik olabiliyor. Kendi zamanını düzenleyebilmek iş–yaşam dengesine yardımcı olurken, sürekli erişilebilir olmak bu faydayı aşındırabiliyor. Tercih edilmeyen saatlerde çalışmanın yükü toplumda eşit dağılmıyor. Boş zamanın miktarı kadar, sevdiklerimizle aynı zamana denk gelip gelmediği de hayatı etkiliyor.
Beden Bu Programa Uyuyor mu?
Çalışma gününü uzatınca bedenin dinlenme ihtiyacını değiştiremiyoruz. Bazılarımız sabah erken canlanıyor, bazılarımız akşam daha etkin oluyor. Kronotip dediğimiz bu eğilim, genetik özelliklerimizle, yaşımızla ve çevremizle ilişkili. Sirkadiyen ritim ise uyku, hormonlar ve sindirim dahil pek çok süreci düzenleyen yaklaşık 24 saatlik beden döngüsü. İşin veya okulun saatleri doğal uyku düzenimizden uzaklaştığında, günlük hayatımızla bedenimizin zamanı uyuşmayabiliyor.Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı gece vardiyası çalışmasını 2019’da “insanlar için muhtemelen kanserojen” olarak sınıflandırmış. Bu, her gece çalışanın hastalanacağı anlamına gelmiyor; çalışma düzeninin sağlık bakımından ciddiye alınması gerektiğini gösteriyor.
Kazanılan Saat Kimin?
Tanpınar’ın romanı gereksiz ve işlevsiz kurumların türeyişini kitaptaki kahramanın gözünden anlatıyordu. Toplumsal değişimi yaşayan bizler kimlik arayışını sürdürüyoruz. Üretimi, toplantıları, vardiyaları hassas biçimde düzenleyebiliyoruz. Kimin ne zaman çalışacağını dakika dakika belirliyoruz. Bir saat kazandığımız söylendiğinde, ne kazandığımızı anladığımızı sanmıyorum. O saati kendi hayatımız için kullanabildiğimiz şüphrli. Kimin zamanından tasarruf etmiş oluyoruz?