Zengin Olmanın Formulü: Disiplin ve Sabır

Attila Köksal Ünlü Menkul Değerler’in Yönetim Kurulu Üyesi. Ama bugünkü konumuz aktif olarak, toplumun her kesimi ile tanıştırmak istediği finansal okuryazarlık. Köksal, Finansal Okuryazarlık ve Erişim Derneği FODER’in Başkanı.

Finansal okuryazarlık, çok büyük bir başlık ne yazık ki yeterince önemsemiyoruz. Sanki doğuştan hesap kitabımızı biliyoruz. Hani yazarken bile düşündüm de kargalar bile gülüyordur bu espriye. Hatta şöyle düşünüyorum, finansal konuları adeta başkasını hani konu komşuyu ilgilendiren şeylermiş gibi düşünüyoruz. Ne garip değil mi?… Finansal okuryazarlık deyince ne öğreniyoruz acaba diye merak ettim gerçekten. Ne kastediliyor, rakamları mı anlamlandırıyoruz, cebimizdeki parayı mı, birikimlerimizi, yatırımlarımızı yoksa açlığımızı mı?… ne yazık ki ülkemizde pek çok kişinin durumu sonuncuya giriyor.  Ve bir konu daha var üzerinde durmak istediğim; parayla yaşadığımız sosyolojik ve psikolojik durumumuz. “O da ne… para ya vardır ya yoktur bunun sosyo-psikolojisi mi olur güldürme”, mi diyorsunuz içinizden. Buraya parmak basmak istiyorum izninizle.

2012 yılında ülkede bu noktada bir ihtiyaç olduğunu teşhis eden dönemin finansçıları kolları sıvamışlar… İlginç tarafı mı doğal tarafı mı siz karar verin kurucular kadın! Özlem Denizmen, Pelin Kabalak, Dilek Bil… Neden şaşırmıyorum acaba?…

Kadınların kurduğu, enteresan bir dernek o gün bu gündür vatandaşları finansal konularda bilinçlendirmeye ve eğitmeye çalışıyor. Parasal konuları, mümkün olan en basit şekilde anlatmaya, bu konularda neler yapmaları gerektiğini öğretmeye çalışıyor. Örneğin, bütçe yapmak; giderlerimizle gelirlerimizi denkleştirmek.  Gelirler tarafında FODER’in katma değer sağlayacağı bir şey yok, kaldı ki, vatandaş için gelir hemen hemen sabit. Ya giderler…  Orası biraz karışık. FODER, düzenli bütçe yaparak, giderleri takip ederek, bazı harcamaların gereksiz ve kısılabilecek nitelikte olduğunu anlatıyor, farkındalık yaratıyor ve nasıl hesap kitap yapacağımızı öğretiyor. Güzel bir şey yani. Tasarruf yapmayı, birikime adım atmayı öğrenmemiz şart. Başımıza ne geldiyse ayaklarımızı yorganımıza göre uzatamadığımız için gelmedi mi?

YAPRAK ÖZER: Zenginleşmeyi öğretiyorsunuz aslında.

ATTİLA KÖKSAL: Yavaş yavaş olanları bir kenara ayırmanız ve bu birikimleri de yatırıma dönüştürüp; paranızı, zaman içerisinde enflasyona karşı korumak, alım gücünü artırmak için birtakım hareketler yapmanız lazım. Bunları çeşitli varlıklar, yatırım enstrümanları arasında bölüştürüp sabırla beklememiz lazım.

Y.Ö.: Altını çizmek için tekrarlıyorum, gerçekten sabırla mı beklememiz lazım. A.K.: Vatandaşlarda iki tane özelliği ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Biri, disiplin; diğeri, sabır. Diyoruz ki, “Disiplinli ol, bütçe yap, tasarruf yap, birikim yap, yatırıma dönüştür. Bir de sabırlı ol, bekle”. Çünkü bir yatırımın hemen verim vermesi mümkün değil, eğer çok riskli bir yatırım değilse bu. Riskli ise, çok yüksek getiriler elde edebilirsiniz, fakat riskli olduğu için her şeyinizi de kaybedebilirsiniz. Dolayısıyla diyoruz ki, “Birikimleri yaptınız. Riskleri yayarak, bir yatırım sepeti yapın. Yatırım danışmanlarıyla, uzmanlarla konuşun ve yaşantınız boyunca buna devam edin”.

Y.Ö.: Sürdürülebilir olsun.

A.K.: Çünkü şöyle bir gerçek var: Bizim dedelerimizin döneminde -dedelerimizin ortalama yaşam beklentisi, 50-55-6065’ti belki- dolayısıyla emeklilik çağına gelince ki, 60-65’ti; 3-5 yıl içinde vefat ediyorlardı. Hep de şu konuşmalar olurdu: “Ya… rahmetli emekliliğin tadını çıkaramadan gitti”. İstatistiki olarak, zaten öyle olması gerekiyordu. Çünkü ortalama yaşam beklentisi 60-65. Emeklilik yaşı, 60-65. Şimdi bu değişti. Artık yaşam beklentisi 75-80. Çocuklarımızda belki, 85-90 yıl olacak. Dolayısıyla, 60- 65 yaşında emekli olan birisi, 30 sene daha yaşayacak. 20 – 25 sene daha. Bunu Sosyal Sigortalar’dan veya Bağ-Kur’dan gelecek gelirle yaşamak çok kolay değil. Çünkü bu gelirler, çalışma hayatımızda elde ettiğimiz gelirlerin altında kalıyor ve tabii 30 yıllık dönemde beklenmedik birçok masraf da çıkabiliyor.

Dolayısıyla, biz önce biraz tedirgin ediyoruz vatandaşları; “Bak, bilincinde ol… 20-25 sene yaşayacaksın. Sana zorluk çıkarabilir. Ama çaresi de var. Gel, genç yaşta biraz tasarruf et, birikim yap… biraz zorla kendini”. Tabii maalesef toplumun önemli bir kısmının geliri çok düşük. Asgari ücretle yaşayan ve ay sonunu zar zor getiren önemli bir kesim var. Şimdi bunlara gidip, tasarruf yap, birikim yap demek çok da gerçekçi olmuyor.

Y.Ö.: Özellikle bugünlerde.

A.K.: Özellikle bugünlerde. Ama bir başka kesim var ki, bu da toplumun yüzde 20-30’u, hatta belki de 40’ı, yani orta gelir ve hatta ortanın da üzerinde, bunların da çok önemli bir kısmı birikim yapmıyor.

Y.Ö.: Yakalayabilirsek, diyorsunuz.

A.K.:  Bilinçlendirip, yakalayabilirsek toplumun yüzde 20-30’una dokunup; onların alışkanlıklarını değiştirebilirsek önemli bir katkı olur.

Y.Ö.: Anlattıklarınız sanki Türkiye’ye uygun değilmiş gibi, geliyor. “Sabırlı ol” dediniz. Türkiye’de sabırsız bir toplum var. Biz, “1 koyalım, 10 alalım” ve hatta  birkaç gün içerisinde alalım ruh halindeyiz. Bugüne gelmemizin temel nedenlerinden bir tanesi bu.  Diğer yandan neredeyse herkes gençliğinde zengin ama yaşlılığında fakir bu ülkede. Ne dersiniz?

A.K.: “Parasını yöneten, hayatını yönetir” eğitim programlarımızı bu sloganla açıyoruz. Duyanların, kaşları çatılıyor. Diyorlar ki “Geldi yine bankacının birisi. Bunların hayatı para zaten. Gene bize hayatta en önemli şey para, diyecek”. Tabii ki hayatta her şey para değil, paradan çok daha önemli şeyler var. Ailemiz var, işimiz var, kariyerimiz var, arkadaşlarımız… Birçok değer var. Fakat maalesef, para diye de bir şey var hayatta. Dolayısıyla, bu parayı bizim kullanmayı öğrenmemiz lazım. Ve onun kölesi değil, efendisi olmamız lazım.

Fakat bir gerçek var ki, Türkiye, dünyada hiç görülmemiş bir şekilde 1970’li yıllardan başlayarak, 2000’li yılların başlarına kadar -2005, hatta hâlâ devam ediyor- bir yüksek enflasyon ortamından geçti. Yani 1970-2000 arasındaki 30 küsur yılda, ortalama enflasyon yüzde 70 oldu.

Y.Ö.: Yaşadık; “Aldın aldın” dönemiydi yani, yoksa bir dahaki aya o çok daha yüksek bir fiyat… Bolca harcamak zorunda kaldığımız bir dönemdi.

A.K.: Tabii. Bazı yıllar yüzde 120 enflasyon oldu. Yani ayda yüzde 10 enflasyon. Eğer aldığınız maaşı, hemen ay başında harcamazsanız, ay sonunda yüzde 10 gidiyor. İki ay sonra, yüzde 20… Bir yıl parayı atıl tutsanız eriyor, gidiyor. Dolayısıyla bu, bizim harcama alışkanlıklarımız üzerinde çok enteresan etkiler bıraktı.

Y.Ö.: Değil mi? Onarılmaz etkiler bıraktı galiba.

A.K. : Onarılmaz. Yatırım tarafında da biz parayı nasıl koruyacağımızı, hep böyle, deneme yanılmayla bulmaya çalıştık. Bir de, bunun üzerine bir sürü kriz de yaşadık. Asya krizi, Rusya krizi, Körfez krizi, bizim kendi bankacılık krizimiz. Darbeler oldu, depremler oldu, bankerler olayı oldu. 2000 yılında bankalarımızın üçte biri…

Bütün bunlar, bizim psikolojimizi de çok bozdu. Çok kısa vadeli düşünen bir yatırımcı kesimi olduk. Yani bugün Türkiye’deki toplam yatırımlara bakarsanız, bunun yarısı neredeyse, kabaca Türk Lirası mevduatta vadesi 35-40 gün, diğer yarısı da kabaca altın ve dövizde, bankadaki dövizin de vadesi 1 ay. Bunun bir kısmı da evde tutuluyor, döviz ve altının.

Y.Ö.: Görebildiğimiz en uzun vade 1 ay mı?

A.K.: 1 ay. Hisse senedi yatırımlarına bakarsanız, toplamda, yüzde 5. Bunun bir kısmı da zaten şirket sahiplerinin kendi hisseleri. Yani uzun vadeli bir yatırımımız yok. Hep böyle, “Kısa vadede biz ne yapabiliriz?”

Y.Ö.: Oradan oraya koy; parayı büyütmeye çalış.

A.K.: Büyütmeye çalış, fakat tabii bütün bunları yaparken, sürekli yanlışlar da yapıyoruz. İşte şimdi mesela biz, finansal okuryazarlık eğitimlerimizin yanında bir de davranışsal finans konseptlerini koyup; vatandaşların, hem bu bilişsel yanılgılardan, yani zihinsel ve duygusal yanılgılardan nasıl etkilendiklerini tespit edip; onları düzeltme yönünde, en azından onları düzeltmelerine yardımcı olma yönünde çalışmalar yapıyoruz.

Y.Ö.: Nasıl düzelebilir?

A.K.: Kolay değil.

Y.Ö.: Yani, kendisini 1 aylık vadede garantide hisseden bir grup insana öneriniz ne olmalı?

A.K.:  Bu sadece, bir eğitimle olmuyor. Ama anlatmaya çalışıyoruz. Diyoruz ki: Bak son 30-40 yılda, evde tutulan döviz… Dediniz ki, “ben sağlamcı insanım, dövizimi alırım, bankacılık sistemine güvenmiyorum evde tutarım…” Bugün çıkardınız o dolarları, pazara gittiniz. 30 yıl önce iki file doldururken, bugün o dolarları bozdurup ki, son yıllarda dolar bayağı artış da gösterdi, alışveriş yapmanız durumunda bir file doldurabiliyorsunuz.” Bu, çok çarpıcı bir şey. Kimse bunun farkında değil. Bu konuşulmuyor bile. Yastık altında tutulan döviz eriyor. Şunu da anlıyorum: Tabii, dinimizden gelen bir hassasiyet var, faize karşı olan bir kesim var. Onlar faiz istemiyorlar. Bankaya koyup değerlendirmek istemiyorlar.

Y.Ö.: Altın mı diyecekler?

A.K.: Katılım bankalarımız var. Katılım bankalarımız da İslami yöntemlerle, ona uygun olan getiriler sunuyorlar. Kâr paylaşımı vs., gibi. Dolayısıyla, bunları anlatmaya çalışıyoruz vatandaşımıza. “Evde tutma”. Evde tutmanın başka mahsurları da var. Çalınma olabilir, yanabilir. Değil mi? Binlerce şeyi var.

Y.Ö.: Yani aslında bir sürü şey düşünülebilir ama tabii ki, öyle böyle, her türlü, paranın finans sektörüne giriyor olması, ekonomiyi canlandırıyor. Sizin bankacı kimliğinizle bunu, “Evde tutma, bankaya koy” diye yanlış anlaşılmasını da istemem ama o kadar zor bir iş yapıyorlar ki… Çünkü bilançolarının kaynak tarafının çok önemli bir kısmı, 1 aylık mevduat, TL ve dolar. İşte bunları alıp, Türkiye sanayine kaynak yaratmaya çalışılıyor…

A.K.: Mümkün değil. Çok zor bir iş. Bunu yönetmek, gerçekten büyük maharet istiyor ve ben bizim bankacılık sistemimizin gerçekten çok usta ellerde olduğunu düşünüyorum, hem bireysel bankacılık hem de kurumsal bankacılık tarafında. Bu da takdir edilmiyor. Bunu söylemek bana düşer mi düşmez mi, ama… Bizim, bu vadeleri uzatmamız lazım. Sermaye piyasasına bir kısmını çekmemiz lazım.

Y.Ö.: O da eğitimle olabilecek bir şey. Başka türlü olmaz, diyorsunuz.

A.K.:  Ve güven. Bilinçli yapılan bir gayrimenkul yatırımı da tabii, sonuçta bir yatırım, bir birikim. Keşke bizde de 30 yıl vadeli ev kredileri olsa, vatandaşımız girse, kira ödüyor gibi alabilse… Zaman zaman fırsatlar çıkıyor. Tabii onları da değerlendirmek lazım. Biz genelde hep finansal enstrümanlardan bahsediyoruz. Çünkü diğerleri konusunda tavsiye vermek biraz zor. Çünkü arsa, ofis, ev… Bunlar, kişiden kişiye de değişen şeyler. İsteriz ki, herkesin bir evi olsun, otursun.

Y.Ö.: Gençlerin, tasarruf ya da bu finansal okuryazarlıkla ilişkisi nasıl?

A.K.: Şöyle… Şimdi ben yeni bir kitap yazıyorum. “Parasal Konularda Yaptığımız Hatalar” diye. Bazı temel hatalar var. Yatırım konularında yaptığımız hatalar var, tasarruf konusunda yaptığımız hatalar var. Bir de finansal ürünleri kullanırken yaptığımız hatalar var ki, işte kredi kartlarında yaptığımız yanlış harcamalardan başlıyor, dolandırıcılığa kadar gidiyor. Cep telefonlarıyla bizi kandırıyorlar, vs.

İlk, yaptığımız temel hatalardan birisi, aile içinde bu parasal konuları çok açık açık konuşmamak ve çocuklarımızı parasal konularda eğitmemek. Maalesef biz bunu yapan bir toplum değiliz.

Y.Ö.: Ne konuşacağız çocuklarla?

A.K.: Açık açık, paranın kolay kazanılan bir şey olmadığını, değerli bir şey olduğunu, ailenin bir bütçesi olduğunu, tabii ki çocukları para konusunda çok paranoyak hâle getirmeden ama alınan her şeyin bir değerinin olması gerektiğini, bir şeyi alırken, onun fiyatına bakıp; gerçekten o fiyat onun değerini mi yansıtıyor, yoksa…

Y.Ö.: Yapmıyor muyuz?

A.K.: Genelde bunu yapmıyoruz. Bilmiyorum yani, benim gözlemlediğim bu… Tabii bununla ilgili çok fazla çalışma da yok, böyle… akademik. Ama anekdot olarak benim gözlemlediğim, bir durum yok. Tabii bir de şöyle bir durum var: Biz çocukken, tarlalarda vs. top oynayarak büyüdük. Şimdi çocuklarımızın buluşma, toplanma yerleri alışveriş merkezleri. Oraya gidiyorlar, kendilerini bir harcama ortamı içinde buluyorlar. Cep telefonları var. Sürekli taciz ediyorlar, şunu alman lazım, bunu alman lazım. Gittikleri zaman orada para harcıyorlar. Yani doğal bir harcama ortamındalar. Mesela “Black Friday” denilen o Cuma gününde, değil mi? Bir şirket 70 TL olan malı 100 TL gösteriyor. Sonra 80 TL’ye indiriyor. İnsanlar, “Ya bu 100 TL’lik ürünü 80 TL’ye alıyorum” diye, ucuza aldığını düşünerek alıyor.

Y.Ö.: Bilemez ki tüketici bunu, değil mi?

A.K.: Birçok şey devreye giriyor.

Y.Ö.: Ama diyorsunuz ki, “Dikkat et”.

A.K.: Dikkat et. İnsanlar, coşkulu ve heyecanlı oldukları zamanlar, örneğin mevsim değişikliklerinde farklı hareket edebiliyorlar. Yaz geliyor, tatile çıkacaksınız alışverişe gidiyorsunuz. Girdiniz mağazaya, mayo lazım bir şey ama o heyecan o sevinçle, onu alıyorsunuz bunu alıyorsunuz ve kasaya gidiyorsunuz. Burada bizim refleksif sistemimiz çalışıyor, işte heyecanlısınız çok fazla düşünmüyorsunuz. Diyoruz ki: “Dur, bir sakinleş, bir 10’a kadar say içinden, kasaya doğru giderken”. Bunu lütfen siz de uygulayın hayatınızda, çok faydasını göreceksiniz.

Kasaya doğru giderken, ödemeyi yapma, şöyle dur, elindekilere bir bak. Bunlar gerçekten bir istek mi, o anda gelen fevri bir şey mi, yoksa bir ihtiyaç mı? Bunları almanız lazım mı? Mayo yoksa, alacağız tabii ki. Veya ne bileyim terlik, havlu yoksa alacağız ama evde zaten iki tane var. Yani, “Bunu ben niye aldım? Fiyatı ucuz diye mi aldım? Ama ihtiyacım yok.” O zaman bırakın. Göreceksiniz ki, birçok şeyi bırakacaksınız. Ona ihtiyacınız yok aslında. Bugün evlerimizi toplasak, zaman zaman ben yapmaya çalışıyorum, o kadar çok atılacak şey çıkıyor ki… o kadar çok şeyi hayatımızdan atarız ve hiçbir şey fark etmez ki…

Y.Ö.: Azla yaşamak, aslında daha güzel bir yaşam sunuyor, o ayrı…

A.K.: Demek ki, onları boşuna almışız. Onları boşuna almayıp… Tabii hayatta her şey de sadece tasarruf veya birikim değil. Güzel yaşayacağız ama gereksiz olan şeyleri hayatımızdan çıkarabilirsek, hayatta başka şeylere ayıracak çok daha fazla kaynağımız olacak.

Y.Ö.: Zamanımız ve kaynağımız olacak. Doğru söylüyorsunuz. Elinizdeki verileri… biraz paylaşabilir misiniz yani, hangi yaş kategorisinde nasıl ya da kadın ve erkek davranış kalıpları, yaptığımız diğer hatalar ya da ille de bir hata yapmak zorunda değiliz ama genel belki, hani o kasaya giderken “Bir dakika dur, 10’a kadar say”, hakikaten çok basit bir şey. Başka neler söyleyebilirsiniz?

A.K.:  Yaptığımız en büyük hatalardan biri… Bunu sadece biz yapmıyoruz, bütün dünya yapıyor. Mesela bir örnek, Amerika’dan vereyim: Amerika’da erişkin nüfusun yüzde 50’sinin, bankada bir kara günde kullanacağı 400 dolar hesabı yok. 400 doları yok. Bir olay oldu, o kadarcık bir parası bile yok, o kadar zengin bir ülkede. Düşünebiliyor musunuz?

Y.Ö.: Doğru.

A.K.: Bizim yaptığımız hatalar ne? Bir kere, kısa vadeciyiz. Burada gene davranışsal finansın hep etkileri var. Zarardan kaçınma diye bir şey var, “loss aversion” diyorlar veya belirsizlikten kaçınma. Bu şeyden korunmak için, “Ben zarar ederim aman, etmeyeyim. Ne yapayım ben? Kısa vadede, TL’de durayım, biraz da döviz alayım, hisse senedi vs., bunlara hiç girmeyeyim, zarar ederim.” Hâlbuki, daha yüksek getiri potansiyeli olan sermaye piyasası araçları var, başka araçlar var. Onlardan kendimizi kaçırıyoruz.

Çok güzel bir çalışma var yıllardır yapılıyor. Orada soruyorlar: “Tasarruf yapıyor musun?” diye. Toplumun yüzde 14’ü sadece, tasarruf yapıyor. Bunların içinde de sadece yüzde 8’i düzenli tasarruf yapıyor.

Y.Ö.: ‘Düzenli’den kasıt ne?

A.K.: Düzenli, her ay mesela 300 TL biriktiriyor. Bir kenara koymak. Diğerleri de fırsat buldukça yapıyor ama yapıyor, yüzde 14…

Y.Ö.: Bu işte disiplin çok önemli galiba değil mi?

A.K.:  Kesinlikle, kesinlikle. Bunlara soruyorlar: “Peki üç ay sonra tasarruf yapacak mısın, üç ay içinde?” Yüzde 14 – 14,5 gibi bir orana çıkıyor. “Peki üç aydan sonra tasarruf yapacak mısın?” Bir anda oran, yüzde 86’ya çıkıyor. Üç ay sonra aynı anket tekrarlanıyor. 14-14-86 ya da işte artı, eksi. Yıllardır hep aynı şey. Bu hep ileriye erteleme, ileriye erteleme.

Y.Ö.: Herhâlde o, “Yapacağım” diyenler de yapmadan…

A.K. : Yapmıyorlar ki,…

Y.Ö.: Aralarında kazandığımız olmuyor galiba.

A.K.:  Olmuyor. Bu, şey gibi işte, yaz geliyor, değil mi? Plaja gideceğiz…

Y.Ö.: Gene mayo…

A.K.: İşte, mayolar giyilecek, spor yapalım… E, ama daha Kasım ayındayız, Aralık’ta yaparız, Şubat’ta yaparız, hele bir Ramazan geçsin filan derken, bir bakıyoruz yaz ayı gelmiş…

Y.Ö.: Doğru.

A.K.: Bu erteleme de çok yaptığımız hatalardan birisi. Çevre baskısı, mahalle baskısı, bizi çok etkiliyor.

Y.Ö.: Nedir mesela orada etkileyen?

A.K.: Etrafımızdaki insanlar, fazla para harcıyorlar. Öyle bir yaşam tarzına girmişler. Biz kendimizi onlara uydurmaya çalışıyoruz.

Y.Ö.: Kültürel herhâlde bu.

A.K.: Bütün dünyada da bu böyle. Veya borsada bir hareket başlıyor. İşte sürü psikolojisi. Hurra biz de… Ona gidiyoruz. Veya çerçeveleme dediğimiz veya çıpalama… Mesela geçen sene dolar 7 TL oldu değil mi? Ne dediler? 10 TL olacak. 10 TL’yi duyan, bir anda…

Y.Ö.: 7 TL’den döviz aldı.

A.K.: “10 TL olacak almam lazım”. Bir sürü insan, dolar 10 TL olacak beklentisiyle aldılar. Bazı yabancı bankalar araştırma raporları yazdı, 10 TL olacak diye.

Y.Ö.: Haklısınız.

A.K.: Aynı banka, 10 TL yazan banka, dolar bu sene ortalarında 5.40’a düştüğünde, 4 TL olacak diye rapor yazdı. Dolayısıyla piyasalarda şu şöyle olacak, bu böyle olacak söylentilerine kanmadan, kısa vadeli fazla ihtirasa kapılmadan, varlık dağılımını çeşitlendirerek, biraz döviz, biraz hisse senedi, biraz altın, biraz mevduat… Bunları yapmak için de yatırım uzmanı olmaya, finans dâhisi olmaya gerek yok. Dört işlemi bilmeye bile gerek yok. Üç işlem bilseniz toplama, çıkarma, çarpma… Yani bölmeye ihtiyacınız yok. Çok rahatlıkla yapabilirsiniz. Biraz da belki işte, yatırım uzmanlarından bilgi yapabilirsiniz.

Y.Ö.: Aklıselim.

A.K.: Bireysel emeklilik sistemimiz var. Bence iyi bir sistem. Mükemmel bir sistem değil ama, oturmuş bir sistem. Rahatlıkla, otomatik olarak her ay hesabınızdan 100-200 TL alıp; çeşitli yatırım araçları arasında dağıtıp; devletin de yüzde 25 katkısıyla büyüyecek bir model. Buradan vatandaşımız çok şikâyetçi. Çünkü başta doğru bir varlık dağılımı yapılmıyor. Gidip, böyle likit fonlardan oluşan, “Aman işte, bana bir şey olmasın”, gene o zarardan kaçınma içgüdüsü ile “Ben zarar etmeyeyim ama o da olsun” diye, normalde reel getirisi pozitif olmayan birtakım enstrümanlara yatırım yapıyorlar. Uzun vadede de aslında en riskli enstrümanlar onlar. Çünkü kaybettirecekleri kesin.

Y.Ö.: Burada sözünüz bunu yapan vatandaşa mı, yoksa onları yönlendirenlere mi?

A.K.: Onları yönlendirenlere aslında. Çünkü vatandaş bunu bilemez.

Y.Ö.: Çünkü bilmiyor. Bilmeden alıyor. Ondan sonra da herkes şikâyetçi. Sonra da bu fonlara güven bir türlü yukarı çıkmıyor. Peki, ben şu yaşlılık konusuna da girmenizi istiyorum. Çünkü erişim dediniz. Orada biraz onları da herhâlde kapsayacak olan bir şey. Erişim nedir?

A.K.:  Erişimin ana şeyi kaynakları sistem içine çekmek, evde atıl durumda olan birikimleri sistem içine kazandırmak ama sizin dediğiniz anlamda, siz şunu soruyorsunuz diye düşünüyorum: Toplumun her kesimine bu finansal bilgileri vermek, yansıtmak… Tabii o da aslında, bizim misyonlarımızdan birisi. Zaten biz ilkokul çağındaki öğrencilerden başlayıp; üniversiteye kadar, daha sonra iş hayatına yeni başlayan kadınlara yönelik programlarımız var. Yine tamamen ev kadınlarına yönelik ayrı programlarımız var. Çiftçilere yönelik programlarımız var.

Y.Ö.: Bunlar çok önemli hedef kitleler tabii.

A.K.: Tabii. Her biri ayrı, değişik hedef kitleler bunlar. Mesela ilk öğrenim ve orta öğrenim müfredatına bunları ders olarak koymaya çalışıyoruz. “Beden Eğitimi”, “Müzik” dersi gibi bir “Finansal Okuryazarlık” dersi…

Y.Ö.: Olabilecek mi sizce?

A.K.: Tabii tabii. Milli Eğitim Bakanlığı da bu konuda çok açık. Daha nihai hedefi başaramadık ama şu anda birçok dersin içeriğine bizim öğretilerimiz girmeye başladı. Mesela Matematik dersinde bir getiri hesabı yapılabiliyor veya bir bütçeleme ile ilgili bir soru gelebiliyor. Tabii bunlar çok önemli. Zaman içinde de bu, ders hâline dönüşebilir. Bazı ülkelerde başladı. Önemli olan, genç yaşta çocukların bu disiplini almaları.

Y.Ö.: Peki, ben hep yaşlılar diyorum ama, orayı geçmeyelim ve öyle noktalamayalım istiyorum. Yaşlı nüfusumuz hızla artıyor. Yaşayacak ömrümüz uzuyor. Fakat teknoloji ile finansal okuryazarlığa adım atamayan çok yaşlımız var. Onlarla ilgili yapacağınız ya da yaptığınız bir şeyler var mı?

A.K.:  Teknoloji ve yaşlılar… Yok açıkçası şu anda.

Y.Ö.: Bankaya gidip; parasını koyuyor ya da alıyor. O da eğer, hani bir emekli maaşı varsa… Pek çok şeyi yapamıyor. Yani akıllı telefon kullanamıyor veya bizim için çok kolay olan enstrümanlardan yararlanamıyor.

A.K.: Doğru. Yani o konu da aslında belki de düşünmemiz gereken bir konu. Gerçekten önemli bir konu. Belki de buradan ben, sizden bir mesajla gitmiş olayım. Gerçekten özellikle yaşlı kesime, artık hemen hemen hepsinin bir cep telefonu var. Onlara da mesela çok basit yöntemlerle, biraz teknolojiyi anlatmamız, öğretmemiz mümkün olabilir. Onun çalışmasını yapabiliriz.

Y.Ö.: Türkiye’nin gerçekten yaşlılığa hazırlığının olmadığı kanaatindeyim. Benim de yok. Yaşadıkça öğreniyoruz. Ben geçen gün, kendi babama itiraf ettim. O kadar yaşlanan birileri olmadı çevremizde. Şimdi neyi yaşıyorsak, ben ilk defa görüyorum ve…

A.K.: Aslında teknoloji tabii o kadar basitleşiyor ki, yani bu “fintech”ler sayesinde, dolayısıyla iyi bir fikir verdiniz. Bu konuda düşünüp; yaşlı kesime yönelik, çok basit mesajlarla, teknolojiyi kullanma eğitimleri düzenlememiz lazım diye düşünüyorum.

Y.Ö.: O zaman şöyle toparlayalım. Ben çok güzel, tüyo demeyeyim ama, birtakım ipuçları aldım. Bir kere, sabır dediniz, sükûnet dediniz.

A.K.: Disiplin.

Y.Ö.: Disiplin dediniz. Sürdürülebilir olmak… Bunlar çok önemli olan şeyler. Genç yaşta, çocuklarımızla evde konuşmak dediniz. Hayatımızın daha uzun ama emeklilikten sonrasının özellikle iyi planlanmış olması gerekli olduğundan söz ettiniz.

A.K.:  İsrafı azaltalım dedik. En önemli şey, o.

Y.Ö.: İsrafı… evet.

A.K.: O kadar çok israf ediyoruz ki…Her şeyimizi… Doğal kaynaklardan tutun, evde yaktığımız elektrikten, sudan, aldığımız gereksiz şeylerden… Yani israfı belli bir oranda azaltsak, ki bunu herkes yapabilir.

Y.Ö.: Aslında çocuklar çok çok önemli burada, hedef bir kitle. Onlar ailelerini… Tabii ki siz, kadınlara sesleniyorsunuz, benim gördüğüm kadarıyla. Kadınlar, toplumun ne yazık ki, ekonomik çarklarına çok girmeyen elemanları diyelim. Nüfusun yarısı ama…

A.K.: Evde de mesela çok etkinler aslında. Evin hesap uzmanıdır diye bir kanımız var gerçekten.

Y.Ö.: Size ulaşabilecekleri herhâlde bazı adresler de var değil mi bu insanların?

A.K.: Tabii tabii. FODER sitemize girerlerse, daha birçok şeyi bulacaklar. Kitaplarımız var. Kitaplarımızı indirip; okuyabilirler. Bize gönüllü olarak çalışanlar var. Yeni gönüllüler bekliyoruz. Beraber eğitim programları düzenleyebileceğimiz kurumlar, ortak çalışmalar yapacağımız kurumlar olabilir bunlar. Kadınlara yönelik birtakım dernekler olabilir. Üniversiteler olabilir. Birçok toplumsal kuruluş olabilir. Hepsine biz açığız. Sonuçta kâr amacı gütmeyen, bir misyonu olan, misyonu da finansal okuryazarlık ve erişim olan bir derneğiz.