Yumuşak Zamanlar

Bu hafta biraz sadakat üzerine konuşalım diyorum. Sadık olduğunuzu söyleyebilir misiniz? Neye ve kime mi? Eşinize, işinize, kendinize, çalışanınıza… Eşinize… kısmı konumuz olamaz. Yalnızca sadakat kavramını anlam itibariyle pekiştirsin diye kullandım. Özel hayatınız bizi ilgilendirmiyor. İşinize sadakat ise aksine bizi öylesine ilgilendiriyor ki anlatamam.

Sadakat kavramı sanıldığı gibi ya da sanıldığı kadar basit değil. Bugüne kadar çalışanın sadakati olarak algılandı. Çalışan nasıl sadık bir kul haline getirilebilir. Ona hangi havuç, ne miktarda verilebilir gibi unsurlar tartışıldı.

Bense bugün bu klasik görüşü biraz olsun esnetmek istiyorum. Planım, çalışanın sadakatini, işyerinin sadakatiyle birleştirmek. Sadakatın tek yanlı olamayacağını, karşılıklı geliştirilmesi gerektiğine inanıyorum. Ama hemen eklemek gerek, bu bir inanç meselesi değil artık. Bu bir gereklilik. Eskisi gibi erdemli ve iyi olan insanlara ait bir düşünce değil, bir gereklilik sonucu olduğu için kaçınılmaz bir bakış açısı da denebilir.

Yeni konsepti önemsiyorum ve dünyadaki yeni gelişmelerden bazı başlıkları da sizinle paylaşmak istiyorum. Biraz çıkaralım kafaları kumdan da alem neler yapıyor görelim.

Kendinize sadakat konusunu unuttuğumu sanıyorsunuz. Çok derin bir başlık. Hoşuma giden bir konu, aslında. Belki bir başka sefere…

KANLI MI OLSUN, YUMUŞAK MI?

Tarihte küçük bir yolculuk, gelmiş geçmiş zamanları dilimlere ayırdığımızı gösteriyor. Karanlık Çağlar… Orta Çağ… Tunç Devri, Taş Devri… Sanayi Devrimi… Kanlı Zamanlar, Modern Zamanlar gibi.
İçinde bulunduğumuz zaman dilimi yukarıdakilerden hiç birine uymuyor. Ben Yumuşak Zamanlar demeye karar verdim. Öyle olduğu için değil. En azından bizim ülkemizde. Olması gerektiği için bu ismi vermeyi düşündüm. Yumuşak zamanlar, yumuşamayı ifade ediyor. Siz bu zaman dilimine isterseniz Esnek Zamanlar da diyebilirsiniz. Yani sağa sola büküldüğünüz, baston yutmuş gibi durmadığınız zamanlar… Kolasız, buruşuk zamanlar… Ayakları yere basan, hava olsun diye yaşanmayan zamanlar… Bu zaman farklı bir zaman. Anlayana!

Yönetim deyimleri ve kavramları birer moda peşinde sağa sola gider, orada burada uçuşur, sonra bir guru çıkar bu kavramların üzerinden müthiş para kazanır. Çark böyle dönüp gider. Bu kavramlardan bir tanesi sadakat idi.

Dili geçmiş zamanla konuşuyorum çünkü yok böyle bir şey.

Sadakatin doruğa ulaştığı tek ülke Japonya. Japon yönetim bilimcileri Türkiye’ye de getirttik. Hatta bir dönem oldukça da sık. Yönetim ilke ve kavramlarından yararlanmaya çalıştık. Ama bunun bir kültür olduğunu, alıp da şirketlerimize monte edilemeyeceğini göremedik. Dünya da göremedi. Göremediğimiz için, Japonlar şöyle… Japonlar böyle… dedik durduk. Anlamadık ama helal olsun adamlara yaklaşımını benimsedik.

Japon yönetim kültürü içinde en fazla ilgimizi çeken nokta ölünceye kadar aynı iş yerinde çalışma olgusuydu. Bu nasıl bir iş… Sabah marşlarla işe başlamak, izin almadan çalışmak, öldüresiye çalışmak ve kuruma bağlanmak. Çalışan, ölünceye kadar aynı kurumda çalışma durumunu “”hayat boyu güvence”” olarak algıladı. Başka coğrafyalarda yaşayan işveren ise, böyle sadık kullarım olursa, onlara neler yaptırırım diye ellerini ovuşturdu.

Ama Japonya örneğinin 30 yıl ömrü olan bir rüya olduğunu anlayamadık. Artık siz buna kabus mu dersiniz bilmiyorum, ama bana kabus gibi geliyor.

Bir gün gerçekten bu rüya bitti. Japon hükümeti ülkenin içine girdiği ekonomik kriz yüzünden 57 yaşında zorunlu emeklilik getirdi. Böylece ülke çapında tensikat başladı. Emeklilik yoluyla işten çıkarma sürecine geçen işyerleri arasında ancak büyük kuruluşlar, çalışanlarına tazminat ödeyebildi. Yazılan çizilenlere bakacak olursak bunların hepsi de kuruş paralar denebilecek kadar küçüktü. Evet, Japonlar kapının yolunu keşfedince bazı kavramlar ciddi zarar gördü. Ülkede kuşaklar arası çatışmanın önemli unsurlarından biri de sadakat. Sosyolojik bir olgu. Sadık babalar isyankar çocuklar. Büyük bir ızdırap aslında.

Japon şirketler arasında Nissan, sadakat kavramını yıkanların başında geldi. 1999 yılında 21 bin otomotiv işçisi işten çıkarıldı. Beş fabrika kapatıldı. Böyle başladı ve sonra ardı arkası kesilmedi.

Küçülme devam ediyor. Son olarak Fujitsu gelecek Mart ayına kadar 16 bin 400 kişiyi işten çıkaracağını açıkladı.

Uzun lafın kısası sadakatın baş tacı yapıldığı bir ülkede sadık çalışanın sonu iyi olmadı.

SADAKAT MODASI GEÇİYOR

Peki dünyanın diğer köşelerinde neler oluyor. Bu yıl içinde açıklanan “”kelle operasyonları””nın bir listesini yaptım sizin için. Kaynağım Reuters ve The Economist: Aşağıdaki rakamlar şirketlerin içinde bulunduğumuz yıl içinde çıkarmayı planladıklarını açıkladıkları işçi sayıları. Kimi operasyonu bitirmek üzere, kimi yolun yarısında:

Lucent Technologies 34 bin ile 39 bin arasında bir rakam telaffuz etti. DaimlerChrysler 26 bin kişiyi işten çıkaracağını açıklamıştı. ABB 12 bin, Philips 11 bin kişiyi gözden çıkarmaya karar verdiğini duyurdu. Isuzu Motors 9 bin dokuz yüz, Procter and Gamble 9 bin altı yüz diye açıkladı. American Express 5 bin 6yüz ile 6 bin 6 yüz arasında gezineceğini, Ford 5 bin kişiyi, Citigroup ise 4 bin 7 yüz kişiyi işten çıkaracağını bu yıl içinde duyuran şirketler.

Sizce sadık kalmak mümkün mü?
Sizce sadık kalınmalı mı?
Bence tek başına olduğunda son derece lüzumsuz bir kavram. Ama karşılıklı olduğunda anlamlı. Sadakat yalnızca işverinin lügatından sileceği bir anlayış ise eğer, otursun oturduğu yerde; ama yok, çalışan da bu işi sorguluyor ve hatta sadakati defterinden silebiliyorsa, o zaman hodri meydan.

Zaten doğaya aykırı. Zorlama. Bugüne kadar zorladık durduk. Olmuyor işte. İki gönül bir arada samanlık seyran olur nasıl demodeyse bu da öyle.

DEVİR ÇIKAR DEVRİ

Çıkar kelimesi bize hep kötü şeyler anımsatır. Aslında biz onu kötü yola düşürdük. Pek de kötü değildir. Ve kişinin çıkarlarını gözetmesinden daha doğal bir şey olamaz. Nasıl ki devletler milli çıkarları doğrultusunda hareket etmelidirler; nasıl ki şirketler, hissedarlarının menfaatlerini gözetmek zorundadır, bireylerin de aynı özgürlüğe hak kazanmaları gerek. Bir şartla, Türk ekonomisinin son yıllarda ev sahipliği yaptığı bazı şirketlerin, çıkar kisvesi altında yaptıkları ahlaksızlıklar gibi değil.
Size canlı kanlı bir anekdot anlatacağım. Bazı kavramları nasıl da anlamı dışına taşıdığımızı göstermek adına. Bir arkadaşım bahçeli müstakil evinden, site içinde apartman katına taşındı. Taşınma işi bildiğiniz gibi karmaşık, zor ve yorucu. İşler biraz sakinleşince, evin hanımı bahçeyi suladıkları hortumu görmediğini anımsıyor. Eşyaların içinde çıkıp çıkmadığını kontrol etmek istiyor. Bu arada, “”Hortum nerede… Hortumu almadık mı? Yoksa unuttuk mu…”” gibi konuşmalar geçiyor. Etrafa bakınma devam ederken 5 yaşındaki oğlu anne biliyorum nerede olduğunu diyor: “”Bankadadır.”” Anne, bunu bana anlatırken “”İnan birkaç saniye anlamadım ne dediğini. Ama dank edince ne diyeceğimi bilemedim”” dedi. Evet, hortumun bankada olabileceğini düşünen 5 yaşında bir çocuk… Çocuklar var… Sadakat kavramı yıkılmış çok mu diye düşünebilirsiniz.
Sadakat yok.

NEDEN SADIK KALAYIM

Aklınızdan, sadık olmayacaksak, o zaman sadakatin tam tersini yapalım birbirimizin gözünü oyalım, onun bunun kuyusunu kazalım, madem sadakat yok yalan söyleyelim ahlaksızca davranalım gibi şeyler geçiyor olabilir. .

Hayır! Ben bunları söylemiyorum.
Sadakat gibi kavramlar klasiktir. Onlara sahip çıkmamızda fayda var. Ama zamanlar değişirken kavramlar nasıl oldukları yerde kalabilirler sorarım size. Eski kavramları çöpe atmaya karşıyım. Bizi biz yapanlar onlar. Ancak gelişen ve değişen zamanları da unutmamak gerek.
Türkiye’de pek çok konunun, anlaşıldığı için değil moda olduğu için benimsendiğini, başkaları yapıyor diye yapıldığını düşünüyorum.

Başka ve daha iyi bir iş var, neden sadık kalacaksınız. Başka ve kariyerinizde önemli adımlar atabileceğiniz bir fırsat var, neden sadık kalacaksınız. Ama söz vermişsiniz, imza atmışsınız tabii ki süreniz sonuna kadar sözünüzü tutacaksınız. Ama bu sadakat değil. Adam işinize yaramıyor. Göz göre göre para kaybediyorsunuz, neden sadık kalmak adına tutacaksınız. Dışarıda bekleyen daha iyisi var. Onu almalısınız. Bunun adı sadakatsizlik değil. Buna akıllı olmak deniyor.

Yeni düzen, yeni kavramlar. Yeni düşünce şekilleri, farklı pencereler. Aslında eskilere sahip çıksak ya… hiç sorunumuz yok. Şimdi bozduklarımızı düzeltme zamanı. Şimdi zaman kaybetme zamanı aslında.
Sadakati iki yönlü bir yol diye tanımladım. Doğru. Tek yön levhası burada işe yaramaz.

Binlerce insanı sorgusuz sualsiz kapının önüne koyarken sadakat kavramını nasıl zedelediğimizi düşünmedik. Binlerce insanı gereksiz yerlerde istihdam ederken onların yalnızca bize sadık olmasını bekledik. Aymaz aymaz işler kurup kaldırırken, zararın en büyüğünü kendimize değil de başkasına yaptığımızı anlayamadık. Şimdi pislik temizleme zamanı.

DÜNYA SADAKAT KONUSUNDA NELER YAPIYOR

İşten çıkarmalar yalnızca bizim canımızı yakmıyor. Bütün dünya ekonomik anlamda bir küçülmenin içinde. Pek çok kişinin canı yanıyor. Yanmaya devam edecek. Ancak gelin görün ki, kimse bu işe hazırlıksız yakalanmıyor. Yakalansa da, ortalığı yangın yerine çevirmiyor. Aşağıda ne demek istediğimi anlatan birkaç ilginç örnek var. Sizlerle paylaşmak istedim.

Örnek uygulamalardan biri, dünyanın sayılı hizmet firmalarından birine ait. Sadakat kavramına yeni bir bakış açısı getirmişler. Bakış açısının yarattığı yeni programa, FlexLeave adını vermişler. Uygulamanın Türkçesi esnek-çıkış. Ne demek şimdi bu? Çalışanlar 6 ile 12 ay arasında değişen zaman dilimlerinde işlerinden ayrılma şansına sahipler. İngilizcede buna sabatical deniyor. ABD’de daha sık üniversitelerde rastlanıyor. Araştırma yapmak ya da başka bir üniversitede ders vermek üzere üniversitesinden belli bir süre izin alma geleneği yaratan akademisyenler sayesinde şimdi iş dünyası da sabatical kavramıyla tanışıyor. Söz konusu olan hizmet firmasında sabatical alacak olanlar bu dönem içinde normal ücretlerinin yüzde 20sini hak ediyorlar. Bir de işverenin çalışana sağladığı haklardan yararlanmayı sürdürüyorlar. Uygulama başladığı günden itibaren büyük ilgi görmüş. Halen sınırlı bir coğrafyada sürüyor. Haziran ayında Amerika’da başlatıldı ancak çok yakında Avrupa ve Asya’daki ofislerine de yayılacak.

Bir başka örnek de Siemens. Siemens bu aybaşında benzer bir uygulama başlatacağını açıklamıştı. Siemens’in Münih ve Berlin’de bulunan mobil iletişim grubunda görev yapan çalışanları 3 ile 12 ay arasında değişen zaman dilimlerinde işlerini bırakmak istediklerinde bu haktan yararlanabilecekler. Haziran ayında 446 milyon dolar zarar ettiğini açıklayan mobil iletişim gurubu pek çok farklı yöntem benimsedi. Küçülmek adına işten çıkarma yöntemini de benimsedi ama nasıl? Şirketinin aldığı karar uyarınca işlerini üç aylığına bırakacak olan çalışan, normal ücretinin yüzde 50sini; 12 ay gibi bir dilimi seçen ise normal ücretinin yüzde 20 sini almaya devam edecek. Şirket yöneticileri benzeri uygulamaları sürdüreceklerini, “”yumuşak”” zamanların daha uzun süre bizimle kalacağına inandıklarını söylüyorlar.

İşten çıkarmanın bizim işveren üzerindeki tek etkisi safrayı atmak oldu. Gereksiz çalışandan kurtulmak. Bordrodan tasarruf etmek. Aslına bakarsanız, kurum ve kuruluşlar patrona yağdanlık olmaktan başka görev kabul etmeyen cahil yöneticilerinin kurbanı. O kadroları da daha önce onlar gereksiz yere doldurdukları için, şimdi ellerine geçene yolu gösteriyorlar. Kafalarını kuma gömdükleri ve yaratıcı olmayı günah saydıkları için de konuyu incelemek bir yana kısa dönemli rahatlamalarla patronun gözünü boyamayı uyanıklık sayıyorlar.

Uzun dönemde hepsinin müthiş zarar göreceği konusunda her biriyle iddiaya girebilirim. Alt yapısı hazırlanmamış işten çıkarma operasyonları bana kalırsa bir firmanın kendi idam fermanını kendi elleriyle hazırlamasından başka bir şey değildir.
Geride kalan sendromunu düşünmeyen işveren, plansız işten çıkarma operasyonunun sonunda iyileştirilemeyecek sadakatsizlikle karşı karşıya geliyor. Motivasyonu düşük, güvensiz, suçluluk içinde kıvranan ve ayrılandan üzerine kalan iş yükü altında ezilen çalışanlar. İşte geride kalan sendromunun özeti bu.

İşten çıkarmak zaman zaman bir gerekliliktir. Bu kaçınılmaz. Ancak gece karar verip sabah uygulanabilecek bir karar değildir. Üzerinde düşünülmesi gerekir. Hem de çok düşünülmesi gerekir.
Cisco ilginç bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Cisco, bu yıl California’daki tesislerinde işten çıkardığı çalışanlarına özel bir plan sundu. Söz konusu plana göre, işten çıkarılan çalışan, firmanın bağlı bulunduğu hayır kurum ve kuruluşlarında ya da kar amacı gütmeyen faaliyetlerinde bir yıl süreyle çalışabilecek. Bu seçeneği kabul eden çıkışı verilmiş çalışan bir yıl boyunca ücretinin üçte birini almaya devam edebilme hakkını kazanıyor. Şirket böylece, yalnızca işten çıkarıldığı için Cisco hakkında sağda solda negatif bilgi ve görüş bildiren kişilerin sayısını azalttı. Geride kalanların kendilerini çalışmaya devam ettikleri için kötü hissetmemelerini sağladı. Bir üçüncüsü, toplum bundan fayda gördü. Gönüllü ve kar amacı gütmeyen toplumsal kuruluşlar profesyonel bir yardıma kavuştu.

Evet, yaratıcılığın sonu yok.
Ben sadık kulunuz demenin modası nasıl geçtiyse, sadakat kalmadı azizim gibi cümleler kurmak da pek “”in”” sayılmaz.

Devir yumuşama devri.

 

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir