Yeni Trend: Ev Ortamı

Hizmet sektörü hedef kitleyi yakalamak için türlü yol ve yaratıcılık içinde.

Kilit konsepti şöyle deşifre edebilirim: “evimdeki kadar rahat”, “bana özel”, “sıcak, şeffaf, doğal ve samimi”, “arkadaşlar arasındaymış gibi”.

 

Kalabalıklardan sıkılmış olabilir miyiz sonunda? Teknolojiyle herkese açtığımız özel alanlarımızı, herkesin olduğu mekanları, her yerde görünme çılgınlığımıza doymaya başladığımızı düşünebilir miyiz?…

 

Bana, hayal kurma diyebilirsiniz, itiraf ediyorum sıkıldım her anını açıp saçan ortalara dökülmeyi marifet sananlardan… bunu iletişim diye paketleyenlerden … Kimse şaşırmasın bir iletişimci olarak içe kapanmayı övmek zorundayım.

 

Bugünkü konum ve konuğum sanatta bir ev ortamı sunuyor. Konu ettiğim yaklaşım davet üzerine, tanıdıklarla sınırlı paylaşım. Özellikle New York, Londra gibi büyük kaotik metropollerde örneklerine rastlıyordum, İstanbul’da da olması şaşırtmamalı.

 

Konuğum sanat danışmanı, Nilüfer Eriş. Corvo adında bir galerisi var. Burada özel temalarda farklı eserler ve insanları bir araya getiriyor.

 

Corvo’nun ana fikri ne?

Aslında güzel tarif ettin. Rahat ettiğimiz ortamlarda, yani kendimizi evimizde gibi hissettiğimiz ortamlarda sanatla iç içe olmak. Yani her birimizin evinde mutlaka bir küçük resim, bir küçük heykel, bizim yaşadığımız alanı sıcaklaştıran, değer katan bir obje var. Açıkçası akım mı bilmiyorum. Ben kendi istediğim şeyi yaptım. Evim gibi çünkü hayatımın çoğunu işte geçiriyorum. Dostlarım, arkadaşlarım geliyor ve orada da dönem dönem değişen heykeller, resimler, çayımızı kahvemizi de içiyoruz, bu resmi burada görüyorum evimde nasıl olur diye düşünüyorum. Böyle bir ortam. Aslında yaşayan bir ortam.

 

Steril değil.

Hayır değil.

 

Kendimce tanımlamalarıma devam edecek olursam; sanatla buluştuğumuz mekan da form değiştiriyor.

Evet, artık yaşamın içinde.

 

Anneannemin sanat diye kabul ettiği şey benim için farklı bir noktada, o bugünkü bazı obje ve anlara sanat demeyebilirdi.  Kızımınkiler de bazen beni şaşırtıyor.

Aynen öyle. Ama neticede sanat. Galiba şöyle bir şey var, estetik kaygı yükseldikçe, algılarımız farklılaştıkça bizim için birçok şey sanat eseri olabiliyor. Yani ortada gördüğüm bir kül tablası, onu bile sanat eseri olarak yorumlayabilirim. Bir tarzı vardır, bir tasarımı vardır, bir sanatçının elinden çıkmıştır. Malzemesi önemli değil, mermer de olabilir, gümüş ya da bakır da olabilir.  Açıkçası malzeme çok önemli değil.

 

Başka bir noktaya gidiyorsun değil mi?

Evet, form. Form önemli. Mesela ben kısaca galeri diyeyim, galeride birçok malzemeden eser var. Cam heykel, cam tasarım obje de var, bronz da var, mermer de var ve hatta demir işi de var.

 

Bu seni bir sanat danışmanı olarak zorlamıyor mu? Müşteriyi zorlamıyor mu? Her şeyden bir iki adet görüyorsun.

Tabii yerleştirme önemli.

 

Seri değil.

Değil. Yerleştirme önemli çünkü ev ortamı dedik, aslında hakikaten de ev gibi, 3 oda bir salon, her odanın da farklı konsepti var. Dolayısıyla yerleştirmede o rahatsız edici olmuyor.

 

Nereye doğru gidiyor? Form dedik, malzemenin bence başka bir ufku var. Sanayide malzeme devrimi yaşanıyor, malzemeyi kullanma şekli değişiyor: hafif, dayanıklı, değişik değil mi? Bu kadar uzatmamım sebebi doğru kelimeleri bulamadım…

Yok, gayet doğru kelimelerdi, gayet güzel kelimelerdi. Kısaca benim yaptığım iş aslında danışmanlık. Kurumlara da danışmanlık hizmeti veriyorum. Mimarlarla da çalışıyorum. Mimarlar ortamı yaratıyorlar, her şey gayet güzel ama orada bir şey eksik kalıyor. O eksik kalan ne… onu birlikte buluyoruz. O ortamı sıcaklaştıran resim olabilir, heykel olabilir veya tasarım bir obje olabilir. Onlara birlikte karar veriyoruz. Tabii ki ortam sahibinin beğenisi çok önemli. Benim hiç kaçınmadığım şey şu, alıcıyla sanatçıyı birleştiriyorum. Onları mutlaka tanıştırıyorum. Aradaki etkileşim çok önemli.

 

Neden?

Çünkü sanatçı eserini yaparken onda duygu, gözlem var ve eserine yansıtıyor. Bu ne olursa olsun; elle tutulur bir şey de olabilir, duvarda duran bir şey de olabilir. Alıcının o eserde ne hissettiği çok önemli. Sanatçı ile alıcıyı buluşturduğumuz zaman eksik kalan bir iki nokta varsa tamamlanmış oluyor.

 

İşin zor tarafı.

Ama keyifli. Benim diğer galerilerden ayrılan noktam steril değil, bir ev ortamı. Her hafta 2 veya 3 söyleşi oluyor. Sanat tarihi söyleşileri, bazen akımlardan bahsediyoruz ve bu arada sanatçılar da gelebiliyor. Misafirlerimiz oluyor. İki saatlik bir söyleşi ama bazen bu dört saate çıkıyor. Çünkü akabinde herkesin aklına takılan birtakım sorular var. Bu söyleşiler görsel eşliğinde oluyor. Örneğin dün akşam vardı bir söyleşimiz. Konusu algının dönüşümüydü. Saat 19.00’da başladı, 21.00’da bitecekti, 22.45’te çıktık. O kadar güzel bir sohbet oldu ki, e tabii o arada limoncello’larımızı içtik keyifli ortamda ve tabii ki herkeste memnun ayrılıyor.

 

Bugün sanat danışmanı olarak konuşuyoruz ama aslında çok özel bir iş yapıyordun; bir sahaftın. Unutulan bir meslek!

Aslında bende ondan öncesi de var. Ben işletme okudum. Fakat okurken tek idealim vardı, sanat galerisi açmak; 1984-85… Tiglat Sanat Galerisi Küçük Bebek’te çok özel bir galeriydi. Rahmetli oldu sahibi, ben gittim yalvar yakar ‘Selman Bey ne olur ben burada çalışayım’ diye. “Hiç para vermem” dedi, vermeyin dedim. Ama daha üniversitedeyim. Ben haftanın üç günü buraya geleyim dedim. Ataköy’de oturuyoruz, arabam falan yok, okulum Marmara Üniversitesi, hiç üşenmiyorum, haftanın üç günü çeşitli araçlarla Küçük Bebek’e gidiyorum. Ama o dönem Ferruh Başağa, Seyit Bozdoğan, Turan Erol gibi sanatçılarla tanıştım. Ben bu serüvene iki sene devam ettim. Gerçekten zor bir işti galericilik. Vazgeçtim. Biraz kısmet ile sahaflık olayı başladı. Sahaflıkta farklı bir sahaflıktı. Yurt dışına kataloglar hazırlıyordum. Senede 3-4 defa üniversitelere gönderiyorduk. Ondan sonra satış olsun diye bekliyorduk. Sonrasında da Denizler Kitapevi’nin kuruluşu var. Bu uzun bir serüven.

 

Kapalıçarşı’da özel bir mekandı… Kıvrılarak giriyoruz, merdivenlerden çıkıyoruz, eğilerek geçiyoruz, her taraf kitap… saatlerce orada sohbet ederdik.

Orası benim iş yerimdi. Her taraf kitap ama çarşının da en tepesinden bakıyoruz. Bir küçücük şöminemiz falan var. Bazen diyorum ki ne kadar cesaret yani hakikaten 20’li yaşlardan bahsediyoruz. 20’li yaşlarda, ben şimdiki nesle bakıyorum… 20’li yaşlarda sanat galerisi açma ideali bugün bir ev ortamıyla gerçekleşmiş oldu.

 

Bir form dedik. Aslında senin ofisin de bir form. O kadar değişiyoruz ki, ben kendi içimizdeki değişim hızını yakalamakta güçlük çekiyorum. Devinim ve yolculuk var. Bu bitmiyor.

Bitmiyor. Bitmesin de. Hayatımızın içinde, sanat olsun veya yaşamımızın içinde bir şekilde ortak noktayı bulmak. Sanatta ortak noktayı bulmak, sanat iyileştiriyor. Sanat güzelleştiriyor ve aslında sanat konuşturuyor. Beğeniler çok farklı olabilir. Ama her zaman var olan ve var olacak şey.

 

 

Son sorum şu olsun. Ne öngörüyorsun? Bu sanat, danışmanlık, sanatın yeni formu nerelere eviriliyor? Nerelerde kendini buluyor olabilirsin?

Tabii hep hayal ediyoruz. Hayallerin sonu yok. Aslında çalıştığım sanatçıların yurt dışında sergisini açmayı çok arzu ediyorum. Çok büyük bir hayal tabii ki ama bunun için de bazı görüşmelerim var. Ne zaman gerçekleşir bilmiyorum. Tabii ki, yurt dışında Türk sanatçıları biliniyor, tanınırlığı var. Başta söylemeyi unuttum, genelde kadın sanatçılarla çalışıyorum.

Kadın sanatçılarla çalışmamım sebebi sanatçı olmak zor, kadın sanatçı olmak daha da zor. Örneğin 8 Mart’ta bir etkinlik yaptık. Sekiz kadın, sanatçı kadın olmak ve kadın sanatçı olmak üzerine konuştu; farklı disiplinlerden kadınlardı, farklı yaş gruplarındandı, 20’li yaşlardan başlıyor 70’li yaşlara kadar. Çok keyifliydi… Ne yaşadıklarını anlattılar. 70 yaşındaki sanatçı çok gerilerden geldi ama buluştukları noktada 20 yaşındaki de aynı şeyleri yaşıyor.

Özetle, sergiler devam edecek, 2 – 3 günlük özel davetler olacak.