Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz*

Corona Savaşı’nda olumlu adımlar karşılığında kademeli normalleşme planları yaptığımızı duymak mutlu ediyor. Sizi bilemem ama ben kendimi tam güvende hissetmek için biraz daha zamana ihtiyaç duyuyorum. Ve neden; hava ısındığı için kendini dışarı atma ihtiyacı hissedenler, zaten içeri giremeyenler, bana bir şey olmaz’cılar… Bir de mülteciler. Uzun zamandır merak ediyorum; ne yiyor ne içiyorlar… Buharlaşıp yok olmadılar peki nasıllar?

Bu yazının konusu içimizdeki yabancılar; göçmen ve mülteciler. Unuttuk onları.  Çok yönlü bir güvenlik konusu olan mültecilerin durumuna pencere açmak üzere İltica ve Göç Araştırmaları Vakfı IGAM Başkanı Metin Çorabatır’dan destek istedim.

Türkiye’de 3.614.108 kayıtlı Suriyeli mülteci var. Ülkesini terk ederek dünyaya yayılan mültecilerin yüzde 54,42’si Türkiye’de. Türkiye nüfusunun yüzde 4,42’si Suriyeli. Bunlar resmi rakamlar. Yine resmi rakamlara göre Türkiye’de 4 milyon üstü mülteci var. Bunların 1,9 milyonu AB tarafından fonlanan Kızılay yardımlarıyla yaşama tutunuyor.

Suriye’de 2011 yılında iç savaşın başlaması dünyanın o güne kadar daha yumuşak ve yavaş yaşadığı göç gerçeğiyle hoyrat, acımasız ve dram olarak tanışmamıza neden oldu. Bu pastadan en fazla üstüne vazife çıkaran Türkiye oldu. Ülkemiz, ezelden beri göç otoyolu olmasına karşın konuya stratejisi ve altyapısı hazırlıksız yakalandı. Corona’ya yakalandığı gibi.

Mülteciler, topraklarından “umut” fışkıran Batı’ya ulaşmak için Türkiye’den geçiyor. Batı’nın vadettiği umudu onlar da bundan sonra farklı boyutlarıyla gerçekçi olarak tartışacaklardır herhalde. Suriye iç savaşına kadar ülkemiz üzerindeki göç, İran ve Irak vatandaşları ağırlıklı olmak üzere gelişiyordu, dinamik konjonktürle buna Afgan vatandaşları ve takiben Afrikalılar ilave oldu.

Türkiye’nin tanıma statüsüne aldığı ve uluslararası hukuk önünde koruma verdiği mülteciler görece şanslı. Kaydı kuydu ve sınırlı imkanlarla da olsa yerleşik umuda sahipler.  Türkiye’nin iltica başvurusunu dikkate almadığı ya da vize uygulamadığı için serbestçe Türkiye’ye gelip ama burada sıkışıp kaçak konumuna düşenler ise “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” misali. Resmi rakamlar bu Yaşamaz Yaşarların 500 bin civarında olduğunu söylüyor. Nedense kafamızdaki rakamlar daha büyük.

Tüm söyleşiyi Yaprak Özer youtube kanalından izleyebileceğiniz, İltica ve Göç Araştırmaları Vakfı Başkanı Çorabatır farklı çevrelerin (akademi, İçişleri Bakanlığı, sivil toplum ve yabancı kaynakların) değişik rakamları değişik yorumladığını ifade etti. Ben iki misli diyenlerin yaklaşımına konfor ağı içinde meylettim. Özetle büyük bir yükümüz var.

Bundan 1 ay öncesine dönelim, neydi gündemimiz; Yunanistan kapısına yığılan mülteciler! Bugün Covid 19 ölüm-kalım rakamlarını dinlerken, o günlerde de kaç göçmen telleri aştı, kaç tanesi takıldı rakamlarını dinliyorduk. Yunanistan sınırına yığılan mülteciler trajedi, Yunan hükümeti de fiyasko yaşadı. Sığınmacılar ellerinde avuçlarında kalan son birikimlerini de orada tüketerek yeniden geri gönderme merkezlerine alındılar. Sonra da kayıtlı oldukları illere gönderildiler.

Corona ile tanıştığımız günden bu yana “bana bir şey olmaz” diyen halkımızın ısrarla uymadığı kurallara içimizde yaşayan, unutmak istediğimiz ve görmezden geldiğimiz mülteciler uyabiliyor mu? Her tür uyarıya karşın şuursuzca maskesiz gezen, yasağa aldırmayan, gizli parti, kıraathane buluşması, hatta düğün dernek yapanlar dışında bir de çaresizlik içinde olan mülteci var. Bu yazıyı okuyan siz ise izolasyon, filyasyon, semptom, enfekte, bağışıklık, bulaşı gibi tanımları ezberleyip kendinizi karantinaya alıyorsunuz…

Çorabatır’a “Mültecilerin durumu ne?” diye sordum. “Başladığımız yere geri döndük” dedi. Acı tabii. Açmasını istedim… “Çok yol kat etmiştik, gelen sorular çocuğum doğdu kaydını nereye nasıl yaptıracağım türü gelişmiş sosyal içeriklerden, ‘içecek suyum, yiyecek ekmeğim yok. Para verin.’ kalıbına döndü. Mülteciler beslenme, barınma, sağlık, hijyen koşullarını yerine getiremiyorlar. Bir de moral çöküntüsü içindeler.”

Çorabatır, bunun ciddi tehlike olduğunu söylüyor: “Bu insanlar unutuldu!” Mülteciler arasında salgının ne kadar yaygın olduğunu bilmediğimizi anladım. Diğer yandan, dağıtılan maske ya da yerel belediyelerin kısıtlı yardımları ve konu komşunun desteği mültecilere ulaşmıyor. İstisnalar kaideyi bozmaz.

Tehlikenin boyutunu sormak istedim. Çorabatır’ın, “Suriyelileri artık tanıdık. Uyumlu, ılımlı, barışçıl ve herhangi bir hukuki konuya bulaşmaktan çekinen iyi niyetli kişiler” diyerek başladığı cümlesi, “Kötü besleniyorlar, işsizler, evsizler, insan ya da organ tacirlerinin eline düşebilecek kadar korumasızlar…” uyarısıyla devam etti; “Bu insanların yaş ortalaması düşük, çok gençler ve hızlı artıyorlar. Okullardan uzaklar. Uzaktan eğitime bilgisayar ve TV’den katılamıyorlar. Ayrıma, dışlamaya ve görmezden gelmeye devam ettiğimiz sürece onların sorunu bize dönecek. Sokakta çeteleşme, hırsızlık, darp gibi sosyal sonuçlar beklememek mümkün değil.”

Ne zaman geri dönerler, elbet bir gün dönerler beklentisi yaygın. Dünyadaki milliyetçi dalgalanma, ekonomik kriz, pandemi ve gelecek seri salgınlar dün ile bugün arasında duvar ördüğü için beklentilerimiz gerçekçi değil anlaşılan. Konunun bir tek kelimede düğümlenen sonucu var: yönetmek. Bu insanlara insanlık namına kapılarını koşulsuz açan Türkiye yönetim krizi yaşıyor. Soru entegrasyon. Sorun güvenlik.

Konuyu siyaset dışında görmek zorundayız. Kucağımızda saatli bir bomba var. Ne yapacağımıza ve nasıl yapacağımıza karar vermeliyiz. Zaten işsizler, her ekonomik krizde kapıdalar, her hastalık ve salgında hastalar… Ve yanı başımızdalar.

 

  • Aziz Nesin’i rahmetle analım.