Var olan ve var olmayan kadınlar

 

 

Duygu Asena’yı kadınlar yolculadı. Cenazede “kadınlar vardı” (!) yüksek sesle “Kadınlar vardır, kadınlar vardır, her yerde…“ diye bağırdılar… Cami imamının uyarısına aldırış etmeden cenaze namazı kıldılar, cenazeyi omuzlarında taşıdılar. Gümbür gümbür bağırdılar: “Kadınlar vardır…“

 

Tabii ki var kadınlar, her yerde… ama nerede, nasıl? Fiziki olarak var olmakla, varlık gösterebilmek aynı şey midir? Her ölümün ardından, her yitirdiğimizin peşinden sorunlarımızı bir kez daha anıp sonra tekrar unutma özelliğimizden sıyrılabilirsek, belki gerçekten var olabiliriz…

 

Duygu’nun ölüm haberini aldığım sıralarda gözlemeci arkadaşımla konuşuyordum. Sahilde gözleme satıyor. Arkadaşım çünkü benimle çok şey paylaşıyor, dertleşiyor. “Ben nasıl kurtulurum?…” diye sordu. Sahile yakın küçük bir kasabada yaşıyor. Kırklı yaşlarının başında. Büyük bir kentte yaşasa ve biraz eğitimi olsaydı çok başarılı olurdu. Çok çok güzel bir kadın. Çocuk yaşta kendinden çok büyük bir adamla evlendirilmiş. Klasik hikaye… Boyu kadar dört çocuğu var. Kendini bildi bileli çalışıyor, kocasına ve çocuklarına bakıyor. Mutluluğun ne demek olduğunu bildiğini sanmıyorum. Bu yıl sigarayı artırmış, günde iki paket içiyor. Varlık nedenini sorguladığınızda “çocuklarım” diyor. Bir de “çaresizim” diyebiliyor.

 

Çocuklar küçükken onu yüzü gözü şiş, acı içinde gördüklerinde “Boşan anne, çekme bu ızdırabı” dermiş. Şimdilerde “Sus anne, bizim evlenme zamanımız geldi, rezil olmayalım” diyorlarmış. Koca bozuntusu “para para para“ diye gürlemeye devam ediyor. AB standartlarına uygun yaptırdığı gözleme imalat yeri için harcadığı parayı ve kalan borcunu anlattı. Çoğu gitmiş azı kalmış ama borç bir türlü bitmiyor. Çünkü koca masraf kapısı. O geceleri gözleme yapıyor, gündüzleri koluna sepetini takıp, sahilde bir aşağı bir yukarı dolaşıp tatilcilere gözleme satıyor. Eskiden çocuklar da olurdu yanında, artık utanıyor, gelmiyorlarmış. Bıkmış usanmış, bir şey yapmak istiyor. Yapamıyor. Çalışıyor…

 

Elleriyle dudağını aralayıp dişlerini gösterdi. Önler kırık. Bir zalim yumruk inmiş, dökülmüşler. Hala mı dedim. “Yok, bunlar eskiden kalma” dedi, “Hele bir el kaldırsın öldürürüm onu” derken “…ahh keşke…” der gibiydi.

 

Duygu’yu yolcu etmek üzere son görevlerini yapmak üzere Teşvikiye Camii’ni dolduran kadınların pek çoğu ekonomik özgürlüğüne sahip, eğitim seviyesi yüksek, meslek sahibiydi. Aralarında yoğunlukla gazeteciler, sanatçı ve akademisyenler vardı. Hemen hepsi kendilerini ifade edebilecek, diğerlerine göre hem daha az korkan, hem daha az korkacak şeyi olan kadınlardı. Bir zamanlar Türkiye’nin tamamını temsil ettiğini sandığım kadınlar o gün cami avlusundaydı. Cami avlusunda olmayanlar nerede?…

 

Ben bir zamanlar Türkiye’de yaşayan kadınların bana ve çevremdekilere benzediğini sanırdım. Ben Türkiye’yi kendim gibi bilirdim. Bugün farklı düşünüyorum. Ben de “Kadınlar vardır…” diye bağırmak isterim. Ama “var” diyebilmem için onların üretime geçmesi, güçlenmesi gerekiyor. Bizim gibi kadınlar, “vardır” fiilini taşıyabiliriz, ama bilmeliyiz ki, “yoktur”ların sayısı bizden fazla. Hem de çok fazla… Var olmanın bir tek yolu var; yoktan var etmek.

 

İş Eğitimi ve Ev Ekonomisi kitabı kadını nasıl tarif ediyor biliyor musunuz: ‘Çalışan Kadının Günlük Çalışma Planı Örneği’ başlığı altında kadının gün boyu yaptığı işler sabah saat 06.00’da sabah temizliği ile başlıyor. Kahvaltının hazırlanması ve sofranın toplanmasından sonra oda temizleniyor. İşe giden kadın, akşam yine sofra hazırlıyor, bulaşıkları yıkıyor, ertesi günün akşam yemeğini yapıyor, odaları topluyor ve 21.30’da dinlenme saati başlıyor. Bu kitabı ilköğretim çağında 6, 7 ve 8. sınıflar okuyor.

 

İstanbul ve Kültür Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmada, “Kadın” denilince aklınıza ne gelir diye sormuşlar: İlk yanıt “Anne”. Ardından “eş” ve “kız çocuğu” geliyor. Türk kadını denilince akla gelen ilk model Türkan Şoray. Araştırmaya katılan kadınlara ve erkeklere göre, kadınlar en çok evhanımlığında başarılı.

 

Kadınların işgücüne katılım oranı çok ama çok düşük. Kadın iş hayatında yok. Türkiye’deki çalışabilir nüfusun içindeki kadın oranı dörtte bir bile değil. Oysa demografik olarak nüfus yapımızda kadın erkek neredeyse eşit. İstihdam edilen kadınların neredeyse yarısı ücretsiz aile işçisi, yalnızca yüzde 38’i ücretli, yüzde 13’ü kendi hesabına çalışıyor. Çalışma çağındaki kadınların istihdam oranı AB üyesi 25 ülkede yüzde 56 seviyesinde. AB hedeflerini yakalayabilmek için Türkiye’de 8 milyon kadına iş yaratmak gerekiyor.

 

Gözlemeci arkadaşıma dedim ki, “Şu sahile bir bak, ne kadar çok kadın var görüyor musun? Çoğunun ekonomik durumu senden daha iyi gözüküyor değil mi… Sen onlara bakıp ben de onlar gibi olsam diyorsun değil mi… Deme, çünkü onlar yok. Onlar sana özeniyor. Özenmeli. Çünkü güçlüsün. Çalışıyor ve kazanıyorsun. Sen varsın. Korkma… Önce haklarının ne olduğunu öğren, sonra ona sahip çık. Sen güçlüsün.” Sevindi, omuzları dikleşti, güçlü olduğunu düşündü ve “Tamam” dedi: “Minibüsü kaçırmayayım”. Daha dükkana gidecek, yarına yapılacak bir sürü gözleme var. Yufka açması gerekiyor. Bir de haklarının neler olduğunu öğrenecek…

 

Kadınlar var(olmalı)dır, her yerde! Duygu bir  kapı açtı, onu anmak isteyenler ellerini taşın altına koyarlar. Her kadın bir kadına sahip çıksa, her kadın bir kız çocuğunu okutsa, Türk kadını her yerde var olacak.

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir