Siyasete Arkadan İtilen Gazeteci

Siyasetçiler sabahtan akşama, akşamdan sabaha hayatımızın bir parçası, evimizin, özel dünyamızın davetsiz misafirleri… No way out. Bakmam deseniz kafanızı çevirdiğiniz her yerde, görmem deseniz okuduğunuz her haberde, umursamam deseniz attığınız her adımdalar.

Peki kimdir bu insanlar… Neredeyse bir ömrü gazetecilik mesleğinde tüketmiş, hayatının ikinci kısmını yol kazası/iş kazası sonucu siyasette geçirmekte olan Oktay Ekşi’den gözlemlerini ve yaşadıklarını anlatmasını rica ettim. Bir gazetecinin gözlem titizliği ve yorumuyla aktardı. Meclis’te oturanları vekilimiz  sanan bizler için anlattıkları hayal kırıklığı yaratabilir. İş dünyasından bir farkı yok. Bağlı bulundukları partide istihdam ediliyorlar, kendilerini işe alan lider, onun için yaşıyorlar.

 

Yaprak Özer: Milletin vekilisiniz artık. Bu milletin vekili olmanın tarifini ve duygularınızı almak istiyorum. Nasıl bir şeydir, ne hissediyorsunuz?

Oktay Ekşi: Şimdi aslında net bir doğru çizelim. Ben dahil, biz milletvekilleri şu anda milletten çok liderin vekiliyiz. Niye? Çünkü bugüne kadar özellikle son beş – altı veya dört – beş dönemden beri milletvekilleri, seçmenler yahut partililer tarafından gösterilen adaylardan değil, liderler tarafından belirlenen adaylardan oluşuyor. Bu sonuç olarak, vatandaş sandığa gitse oy verse de, ben dahil benim gibi diğer arkadaşlarımız için geçerli. O yüzden adını doğru koyalım biz şu anda lider vekiliyiz.

Yaprak Özer: Ben yine de şunu sormadan edemeyeceğim. Öyle ya da böyle siz zaten geçmişte de bunları söylediniz, yazdınız. Şimdi de zaten ifade ediyorsunuz. Milletin vekili olabilir miyiz acaba? Yani olabilecek bir meclis kurulabilir mi? Türkiye’de böyle bir yapılanmaya gidebilir miyiz? Bunu hayal edebilir miyiz?

Oktay Ekşi:Evet evet.

Yaprak Özer: Efendim sevdiniz mi milletvekilliğini?

Oktay Ekşi: Önce çok ciddi bir uyum sorunu yaşadım; çünkü benim yaşamımın hemen hemen tamamı gazetecilik içinde geçti. Gerçi 1960 yılında Kurucu Meclis’e girmiştim doğru. 10 buçuk ay da orada en genç milletvekillerinden veyahut üyelerden biri olarak görev yaptım, bu da doğru; ama aradan 50 sene geçmiş. 50 sene sonra dışarıdan gözlemlediğinizi, dünyanın o tarihteki dünyadan farklı bir şekilde karşınıza çıktığını görüyorsunuz. O yüzden ciddi bir uyum sorunu yaşadığımı söyleyebilirim.

Yaprak Özer: Nerede yaşadınız bunu, dilde mi?

Oktay Ekşi: İşleyişte önce. Çevrenizde tamamen farklı kurallarla kendisini göstermek isteyen, haklı çabalar ve çalışmalar içinde olan, sizin de bilmediğiniz şeyleri yapan insanlar var. Aynen gazetecilikte olduğu gibi, kimse size bunun doğrusu budur demiyor, öğreten yok. Sizin öğrenmeniz lazım.

Yaprak Özer: Sizi denize atıyorlar yani aslında.

Oktay Ekşi: Aynen öyle. Arenaya attılar sizi, aslanın önüne.

Yaprak Özer: Ama siz alışıksınız. Haber merkezine de atarlar muhabirleri, ondan sonra ayakta durabilenler devam ederler yollarına.

Oktay Ekşi: Doğrudur. Ben gazetecilikte yönetici olduğum dönemlerde staja gelmiş çocuğu en zor işlerin önüne atmışımdır, bu doğrudur. Gerçekten çok ciddi bir şok yaşar o, ayakta kalan iyidir, kalır. Bu dediğinize katılıyorum. Buradaki pek öyle değil, yani giriyorsunuz dünyaya. Bir de özellikle meclis kürsüsü karşınızda bir giyotin gibi. Kelleniz, eğer oraya çıkarsanız, gidebilir. Bir saniyede gidebilir.

Yaprak Özer: Üstelik siz son dönem Meclis’in açılışını yapan kişi olarak tabiki değişik duygular yaşamışsınızdır.

Oktay Ekşi: Doğru doğru. O seremoni, o sorumluluk gerçekten çok farklı bir şeydi.

Yaprak Özer: Bu kez değişik, uzayan bir süreç de oldu. Eleştirenler oldu sizi, hayretle izleyenler oldu. Özetle dönüşünüz muhteşem oldu diyebiliriz.

Oktay Ekşi: Teşekkür ederim. Benim siyasete girmeme sebep olanları hayal kırıklığına uğratacak kadar beni tatmin eden bir görüntü oldu.

Yaprak Özer: Dolaylı da olsa sizi siyasete davet edenlerle bu süreçte hiç karşılıklı sohbet etme olanağı yakaladınız mı?

Oktay Ekşi: Yaprak Hanım aslında biliyorsunuz yahut zarafetinizden “davet edenler” dediniz, ben siyasete biraz arkasından tekmeyle itilerek girmiş oldum. Pek davet edilmiş bir halim olmadı.

Yaprak Özer: Bir kaza, yol kazası diyelim…

Oktay Ekşi: İş kazası mı, yol kazası mı o bir neden. Ben mesleğimle bağımı kesince anlayışımın mücadelesini sürdüreceğim platforma ihtiyacım vardı. Ya gazetecilikte olacak, ya en yakın alan olarak siyasette olacak. Şunu da açıklıkla söylüyorum; benim Hürriyet Gazetesiyle bağım kesildikten sonra meslek dünyamdan; “Şu gazetede çalışır mısın? İyi olur…“ gibi laflar edildi. Tabi her zaman herkes için geçerli; ama doğrusunu isterseniz, şurada çalışabilirim diye düşündüğüm gazete içindeki dostlar “Aaa gelsen iyi olur…” falan dedi, ama “Gelir misin?” diye gazete bana herhangi bir teklif getirmedi.

Yaprak Özer: Anladım, korktular mı? Tedirgin olmuş olabilirler.

Oktay Ekşi: Tahmin ediyorum ki korktular. Bu adam fırıncıya giderse ekmek bile alamasın, fırıncı ona ekmek de vermesin diyecek kadar, dedirtecek kadar yoğun bir linç kampanyasının hedefi oldum ben. O yüzden, üzgünüm o dönemle ilgili. Bazı dostlar çevresindeki beklentilerimin, karşılıksız çıktığını düşündüğüm zaman üzülüyorum; ama onların hepsi geride kaldı. Sonuç olarak aslında ben talip oldum siyasete.

Yaprak Özer: Öyleymiş. CHP’den de size bir teklif gelmedi.

Oktay Ekşi: Ben doğrudan doğruya Sayın Genel Başkan’a gittim. “Siyasete girmeyi düşünüyorum. Size yararlı olabileceğimi düşünüyorsanız, ben hazırım. Bana düşeni yapmaya hazırım” dedim. Olay sonra kendi usulünce yürüdü ve adaylığım gerçekleşti.

Yaprak Özer: Suyun akışına bırakmadınız siz, su yolunu değiştirdiniz. Bu bir şekilde mücadelenin devamı mı?

Oktay Ekşi: Evet aynen öyle oldu ve ben talip oldum.

Yaprak Özer: İyi ki katılmış mısınız siyasete, bunu düşünüyor musunuz?

Oktay Ekşi: Düşünüyorum. Benim artık gazetecilik platformunda noktayı koymuş olmam, bu gerçeği görmem lazım ama yaşıyorum. Zihnimde bu memlekete belki son nefesime kadar katabileceğim bir şeyler var, onları gerçekleştirme sorumluluğu var. Bu sorumluluklarım zihnimdeyse, o zaman bir yerde buna devam etmek lazım.

Yaprak Özer: Yapabiliyor musunuz peki?

Oktay Ekşi: Ha, bu önemli bir soru. Meclise girdin bu özlemlerle bu işe atıldın, peki yapabiliyor musun? Hayır.

Yaprak Özer: Yapamıyor musunuz?

Oktay Ekşi: Tek kelimeyle hayır. Niye? Çünkü şu andaki Meclis iç tüzüğü ve Meclis’in işleyişi size imkan vermiyor.

Yaprak Özer: Ne yapmak istiyorsunuz ve yapamıyorsunuz?

Oktay Ekşi: Meclis’te şöyle bir gerçek var, 550 milletvekili tamam mı? 550 milletvekilinin toplandığı dört tane grup: iktidar partisi ve kalan üç parti. O üç grubun grup başkanvekilleri var. Beş veyahut dört, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin; üç, CHP’nin; iki, öbürünün; iki, öbürünün. Toplam 12 grup başkanvekili var. İşleyiş şu: Meclis görüşmeleri bu 12 kardeşimizin sahneye çıkıp rollerinin gereğini yerine getirdikleri bir platformdur. Diğerleri “mızrak neferi”dir, geride dururlar. Hani vardır ya hep tiyatroda.

Yaprak Özer: Çok enteresan.

Oktay Ekşi: Mızrak tutan neferler vardır üniformalıdır. Girerler sahneye, çıkarlar sonra. Siz de mızrak neferisiniz orada, o görevi yerine getirmek zorundasınız. Size bir şey düşer mi? Düşebilir. Durup dururken size grup başkanvekilinden; “Oktay Bey Çekoslovakya’yla Türkiye arasındaki ticari ilişkilerin geliştirilmesine ilişkin anlaşmanın onaylanmasına dair kanun tasarısının dört ile üçüncü maddesinde konuşma yapar mısınız?” diye bir teklif gelir. “İyi de ne alakam var ki benim?” Eğer kendinizi böyle bir şeye istidatlı hissediyorsanız çıkıp Çekoslovakya ile Türkiye arasında… Ordu’nun derelerinin yukarı mı akması yoksa aşağı mı akması daha doğrudur, konusundaki düşüncelerinizi milletvekilleriyle paylaşırsınız. Yani konuyla hiç alakası olmayan şeyler söyleyebilirsiniz. Böyle bir işleyişin savunulabilirliğini düşünmüyorum. Bu iç tüzüğünün çok yanlış olmasından ve her kanalın tıkanmasından kaynaklanan milletvekillerine de,“Madem başka yerde konuşamıyorsun kardeşim, Türkiye-Çekoslovakya ilişkileri meselesinde Kayseri’nin derdini anlat, Ordu’nun derdini anlat, Ardahan’ın derdini anlat. İşte sana 10 dakika konuşma imkanı veriyoruz” diyen bir işleyiş. Bunu benim havsalam almıyor.

Yaprak Özer: Peki değişecek mi?

Oktay Ekşi: Anlatamıyorum, değişecek mi bilmiyorum.

Yaprak Özer: Hem en gençtiniz vaktiyle, değil mi?

Oktay Ekşi: Evet, ’61’de en gençtim. En genç ilk üç kişiden biriydim. En gencimiz Hüseyin Onur’du. O rahmetli aramızdan ayrıldı. Zaten o kanunla gelmişti ismi falan da vardı. Benden daha genci, Alev Çoşkun’du. Üçüncü de bendim.

Yaprak Özer: Neden hep aynı insanları görüyoruz? Bilmediğimiz bir görev tarifi mi var onların? Birisine sen sürekli bağır, öbürüne sen sürekli burada açıklama yap… Diğer insanlar ne yapar?

Oktay Ekşi: Bir defa o aynı insanları şundan görüyorsunuz; bir, ekrana çıkıp da görüneyim diyenler vardır. İki, görevi nedeniyle orada oturanlar var. Yani grup başkan vekilleri oradalar. Bir de ben ekranda görüneyim, bizimkiler izliyorsa ekrandan beni görsünler, diyenler vardır. Bir de görevi, konuşmacı monuşmacıysa  o oturumda, o konuşmacılığın gereği biraz yakın olmak, müzakereleri takip etmek gereğini size yükler. Çok önemli nokta var burada, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin salonu, Genel Kurul salonu akustik açısından, aklınıza gelebilecek en kötü örneklerden daha kötüdür.

Yaprak Özer: Duyulmuyor mu?

Oktay Ekşi: Duyulmuyor. Kürsüdeki konuşmacının ne dediğini başkanlık yaptığım sırada da gözlemledim, acaba yanılıyor muyum, diye düşündüm. Başkan kürsüsündeki insan, öndeki kürsüde konuşanın ne dediğini anlamakta zorlanıyor. Genel Kurul salonunda da eğer ilk iki sırada değilseniz veya hoparlörün altında değilseniz, ne dendiğini anlamakta çok zorlanıyorsunuz.

Yaprak Özer: Ama çok zaman kaybı bu.

Oktay Ekşi: İnanılmaz derecede zaman kaybı.

Yaprak Özer: Performans yönetimi yok mudur?

Oktay Ekşi: Benim bildiğim yok.

Yaprak Özer: Şirketlerde var, gazetelerde bile var.

Oktay Ekşi: Yok, orada yok. Öyle bir şey yok.

Yaprak Özer: Duymadan da oturulabilir; ama demek ki o bağıranlar duyabiliyor.

Oktay Ekşi: Öndeki iki sırada oturan arkadaşlarımız müzakerelere ne geliyor, ne gidiyor onu takip edebiliyorlar. Bir de belki ekranda veya Meclis Genel Kurulu’nda görmüşsünüzdür; öndekiler grup başkanvekilleri, ikide bir ayağa kalkar bir şey söylerler. Arkadakiler orada ne olup bittiğini bilmez, duymaz.  Neye itiraz ediyor bu kardeşimiz, bizim grup başkanvekilimizin derdi ne? Başkana ne diyor, itirazı ne, niçin bir şeyler söylüyor? Bunu siz duymazsınız, daha sonra ya televizyondan bulur izlersiniz ya da gazeteden okursunuz izlersiniz, öğrenebilirsiniz.

Yaprak Özer: Biz orada yönetildiğimizi varsayıyorsak, bunlar çok vahim şeyler. Bu arada ben sizi lider fotoğraflarında görmüyorum, ekranda da… Liderin arkasında dolaşan ekbinin içerisinde değilsiniz, onlar bir kalabalık grup çünkü.

Oktay Ekşi: Şöyle; bir görevliler vardır elbet o işin protokolü ve görevler nedeniyle liderlerle beraber olanlar vardır. Bir de orada olmaya çok istekli insanlar vardır. Ben o tür resimlerin içinde pek görünmem. Sadece bugün değil, bütün yaşamım boyunca böyle resimlerin içinde pek görünenlerden değilim.

Yaprak Özer: Peki performansa getireceğim soruyu, çalışma ne zaman olur? Bunu sorabilir miyim, bu mantıklı bir soru mudur?

Oktay Ekşi: Tabi tabi çok yerinde. Şimdi bir defa Genel Kurul’da bulunmanız lazım her halükarda; çünkü partinin mensubusunuz, bir şeyler var orada, karar olarak katılacaksınız ‘hayır’la, ‘evet’le. O sizi orada alıkoyuyor; ama arkada ayrı binada bizim ofisimiz var, her milletvekilinin var, sektreteri var, danışmanı var. Sizin hazırlamak istediğiniz konularla ilgili olarak o yardımcı ekip, sizin beceriniz ölçüsünde katkıda bulunuyor. Siz de, şu konuda bana döküman hazırla diyerek yahut şunun taslağını hazırla diyerek onlardan yararlanıyorsunuz. Talep ettiğiniz belgeler, bilgiler size geliyor. Siz de kalan zamanda ya da ayırdığınız zamanda veya bazen Genel Kurul’da bakıyorsunuz ki; bu konu, ben burada bulunsam da bulunmasam da hiç farketmeyecek bir konu, bu vakti değerlendireyim diyerek gidip ofisinizde çalışıyorsunuz. Bazen de ne yapıyor arkadaşlarımız haklı olarak, nasılsa ne dendiğini takip edemiyoruz diye laptoplarını vs. alıyorlar Genel Kurul salonuna, orada o vakti değerlendiriyorlar.

Yaprak Özer: Ben sizin imza attığınız ya da sizin imzanızla belki işlerlik kazanan kararlar ya da tartışılacak olan konulara şöyle bir göz attığımda çeşitlilik gördüm. Siz hangi konuları orada tartışmak ya da tartıştırmak ya da karara bağlamak üzere çalışıyorsunuz, hedefiniz nedir?

Oktay Ekşi: Bu işe girmeye karar verdiğim zaman, ne yaparım; ne işe yararım, diye düşündüm ben de. Bir, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerleri, temel felsefesi var. Üyesi olduğum partinin temel değerleri, temel felsefesi var. Bununla ilgili kavganın içinde ben olmalıyım, dedim. Bu bağlamda anayasaydı, kanundu, partinin kendi kurallarıydı, bu bağlamda bana düşeni yapmaya girdim oraya. Medya dünyasında benim 59 buçuk senem geçmiş, gazeteciyim. O dünyanın birçok eksiğini vesairesini bildiğimi zannederek girdim oraya. O nedenle, 212 sayılı yasa gazeteciler açısından çok önemli; çünkü sosyal güvencesi olmayan insan özgür de olamaz. Bu nedenle, ben 212 sayılı yasayı yaşama geçirecek bir öneri verdim Meclis’e. Çünkü yürürlükte; ama yaşama geçmiş değil. Gazetecilerin 20’de biri 212 sayılı yasadan yararlanabiliyor, 20’de 19’u tamamen dışında. İkincisi içeride bulunan, yargılanan meslektaşlarımız var. İfade özgürlüğü, Türkiye’de çok ciddi bir şekilde baskı altında ve o nedenle Ceza Yasası’nın değiştirilmesini amaçlayan, terörle mücade yasasının altı ve yedinci maddelerini yürürlükten kaldırmayı amaçlayan öneriler verdim. Bir şey daha verdim, o henüz tartışılmıyor. Bizde çok yanlış bir uygulama var; ifade özgürlüğü içine girer mi, girmez mi hakaret eylemi vs. Ona girmeyelim isterseniz yahut girersek biraz anlatayım.

Yaprak Özer: Aslında ağzımızdan çıkan neyin hakaret olup olmadığı konusunda tereddüt içerisinde olduğumuz bir takım husular var, değil mi?

Oktay Ekşi: İnsanlar Türkiye’de ziyadesiyle alıngan. “Sen bana hakaret ettin”, herkesin ilk ağzından çıkan cümle. Oysa olay pek öyle değil. Özellikle bizde mevkisi yüksek olanlar, Başbakan; Meclis Başkanı; Cumhurbaşkanı filan konumuna gelmiş olanlar Vali, Milletvekili filan bu cemaat daha da alıngan oluyor. Halbuki dünyada asıl kabul görmüş eğilim, anlayış, “Hayır sen o konumdaysan sana insanlar çok daha ağır laflarla hitap edebilirler, buna katlanmaya mecbursun, bunu hakaret gibi algılamaman lazım” anlayışı, demokratik olanı; ama bizde tersi geçerli. Bu alınganlık ve bu anlayış yanlış yerlere götürüyor bizi. İnanılmaz derecede çok sayıda hakaret etti bana iddiasıyla mahkemeye götürülümüş olan var. 13 ülkede, Amerika Birleşik Devletleri’nde, İngiltere’de hakaret artık yasadan, ceza yasasından çıkmış. Eğer siz bana hakaret ettiyseniz, giderim ben mahkemeye, o düşüncedeysem sizden tazminat talep ederim. Bizde yine bir yanlış var işte tarafı zenginleştirmeyecek kadar tazminat… “Canım efendim benim zenginleşmem değil, sözkonusu karşımdaki onurumla hangi ölçüde oynadıysa onun bedelini ödemesi lazım”. Bu zenginleşme, zenginleşmeme meselesi gibi, o yanlış sürdüğü için tazminatta yaptırım değer taşımıyor; çünkü küçücük bir şey. Hakaret etmiş, al 1000 lirayı bitsin bu iş. Halbuki Batı ülkelerinde 100 binler, milyonlar girer bir hakaret etme vakasına. Bunu getirecek bir öneriyi verdim. Umarım kamuoyu ve meclis benimser.

Yaprak Özer: Alınganlık demişken, sizin de sözleriniz alınganlık yarattı. Aslında kelimelerin kurbanı olmuştunuz. Kelimeler bu kadar önemliyken vekillerin zaman zaman ağıza alınmayacak, hoş olmayan şeyler ifade ettiklerini görüyoruz. Onlara mübah, diğer tarafta mı yasak? Böyle korumalı bir alanınız mı var sizin? İstediğinizi birbirinize söyleyebilir misiniz?

Oktay Ekşi: Hayır. Parlementoların en eski modeli İngiliz Parlementosudur,  House of Commons. House of Commons’la ilgili, oradaki görüşmelere ilişkin çok güzel bir tanımlama okudum. Diyor ki, buradaki miletvekilleri resmi bir yemekte ev sahibinin veya şeref misafirinin karşılıklı yaptıkları konuşma seviyesinde, zerafetinde konuşma yapmaları beklenen insanlardır.

Yaprak Özer: Sofistike bir tanım gibi geldi.

Oktay Ekşi: Evet. Bir misafirinizi ağırlıyorsunuz, yemek veriyorsunuz, onu onore ediyorsunuz, o da size karşılık veriyor. Bu son derece zarif bir şekilde yapılması gereken bir görev. İngiliz Parlementosu’nda da İngiliz milletvekillerinin böyle konuşması beklenir, diyor. Doğrudur. Böyle olur mu? Olmadığı da vardır, o da doğru; ama bizdeki kadar da düz gideni yoktur.

Yaprak Özer: Siz, Meclis’in diline alışamadım, demiştiniz. Meclis’in dilini çözdünüz mü?

Oktay Ekşi: O bir siyaset dili. Tam çözdüm diyemem, hala ihtiyacım olan şeyler var, doğru.

Yaprak Özer: Çözmek istiyor musunuz?

Oktay Ekşi: Tabi tabi. Tam da uyum sağlamak istiyorum; ama düz gidenler kadrosuna girer miyim? Hayır, onu istemiyorum, o ayrı.

Yaprak Özer: Şöyle  demişsiniz, “58 yıl ip üstünde yürüme işi yaptım. Haftada 6 gün yazdım. Bir gün boşa basabilirsin.” demişsiniz kendinizi ifade ederken. Siz yazılarınızı yazarken kendi başınıza mıydınız? Gazetenin kontrolü ya da herhangi bir genel çerçevesi olmaz mı?

Oktay Ekşi: Hayır, işveren sizi istihdam ediyorsa zaten sizin hakkınızda bir bilgisi vardır, bir ön kaanati vardır. Kendi yayın organının temel bakış açısıyla sizin aldığınız görev sırasındaki yapacaklarınız uyumluysa, sizi orada istihdam eder. Yoksa niye istihdam etsin?

Yaprak Özer: Sormak istediğim şu; yine sizin bir sözünüz var, mayınlı tarlada yürüdiğinizi ifade ediyorsunuz. Bu mayına bir tek siz bastınız. Büyük gazeteler ‘editorial board’da gazetenin baş yazısına, diğer köşe yazarlarına, alacakları duruşa karar verirler… Her gün ve her hafta ne yazılacağı, nasıl yazılacağı ve niye yazılacağı konusunda uzun uzun tartışmalar yapılır. Aslında o mayın tarlası sizin için temizleniyor. Kendinizi de çok yalnız hissetmiyorsunuz.

Oktay Ekşi: Tamam doğru. Benimki öyle değildi. Türkiye’de mayına basan sadece ben değilim. Diğer gazeteciler için de dediğim geçerlidir. Siz yalnız başınasınızdır, hatta böyle ekip çalışmasına alışkın olmayan bir dünyanın bireyi olduğumuz için çoğu kez öyle bir çalışma başlasa rahatsızlık da  duyabilirsiniz. Rahmetli Nezih Demirkent ile 1974 yılında ilk başyazar olarak görev yaptığım sırada, yazacağım yazıları aynen o ‘editorial board’un biraz ilkel şekli diyebileceğim şekilde tartışırdık. Ben derdim ki, “Yarın için A B C üç konu var bunlarla ilgili A için bunu, B için bunu, C için bunu düşünüyorum. Hangisini tartışalım?”. Eğer kanaatlerimiz çatışırsa, ben o konuyu kenara koyardım, bir başka konuya geçerdik. Böylece o iç kontrol yürürdü. Nezih Demirkent’ten sonraki dönemde giderek ben kendi başıma kaldım ve en az 20 yıl diyebilirim, kendim düşündüm.

Yaprak Özer: Ve sonuçlarına da kendiniz katlandınız. Aslında biraz paradoksal bir durum değil mi? Özgürlükler çokmuş gibi gözükse de özgürlüklerin çok kısıtlandığı bir nokta. Bazen kuralların getirilmesi önemli olsa gerek, katılır mısınız? Diğer yandan siz uzun yıllar Basın Konseyi başkanlığı yaptınız. Muhabirlikten geldiniz. Tepeden gelmediniz, sahayı da yaşadınız. Bunları değiştirme fırsatı yakaladınız, yapmadınız mı? Sizin de  birebir yaşadığınız sorunlar bunlar ya da dönemler buna uygun mu değildi?

Oktay Ekşi: Milletvekilliğinde sizi ortaya bırakırlar, gazetecilikte kimse bir şey öğretmez, bana da kimse bir şey öğretmedi. Yıllar boyu kendim çözümler bulmaya çalıştım, ‘doğrusu nedir?’leri aradım. Bir aşamada hissettim ki; bizim otokontrol, kendi kendimizi kontrol diye bir mekanizmaya ihtiyaç var. Aslında rahmetli Abdi İpekçi’nin 1960’da kurulmasına öncülük ettiği Basın Şeref Divanı’ndan esinlenerek söylüyorum bunu. Mesleğime hiç değilse bir tuğla koyarak buradan gitti, bu duvara bir tuğla da o koydu dedirtebilme ihtirasıyla, özlemiyle Basın Konseyi meselesini çok önemsedim. 23 sene de onun başkanlığını yürüttüm. Ne bıraktım geriye bilemiyorum; ama en azından Basın Meslek İlkeleri diye bir metni artık bilinir hale getirdiğimizi zannediyorum. Uyuluyor; uyulmuyor, denetleniyor; denetlenmiyor o ayrı. Bugün denetlenemiyorsa yeterince, yarın denetlenir.

Yaprak Özer: Bunları daha fazla tartışmak lazım galiba, değil mi?

Oktay Ekşi: Basın Şeref Divanı 1960’da kuruldu, 1961-1962’ye kadar işlevini yaptı ve 1967’ye kadar süründü ve kayboldu. Niye? Çünkü bu bünye kendisinin de denetlenmesi gerektiğini düşünmüyor, alışkın değil. Bizde hesap sorma var, hesap sorulmasına razı olma yok.

Yaprak Özer: Aynen siyasette olduğu gibi. Kaderinize bakın ki; farklı renkte benzer sorunlarla karşılaşıyorsunuz.

Oktay Ekşi: Tabi tabi çok benzerlikleri var, doğru.

Yaprak Özer: Her iki tarafta da taraftar olma, bu duruma hakim. Bizi çok kısıtlayan bir şey, değil mi? Lidere taraf olma, ideolojiye taraf olma, hiçbir şeyin uzağında duramama…

Oktay Ekşi: Bir partinin mensubuysanız, zaten baştan tercihinizi yapmış oluyorsunuz taraf olarak.

Yaprak Özer: Ama bu sizin yeşili konuşmayacağınız, kadını konuşmayacağınız, evrensel diğer konuları hiç gündeme getirmeyeceğiniz anlamına gelmiyor herhalde.

Oktay Ekşi: Hayır hayır, zaten onları insanlar kendi birikimleri, ilgileri çerçevesinde yapmaya çalışıyorlar. Mesela ben medya dünyasının sorunlarını konuşmaya hep talibim Meclis’te; ama bakıyorum ki, hiç ilgisi olmayan bir arkadaşımız araştırma önergesi vermiş. O belli usullerle ön plana çıkmış. Ancak gazete okuduğuna tanık olmadığım veya fazla bir şey beklemediğim bir arkadaşımız orada medya dünyasının sorunlarını tartışıyor, anlatıyor. Bence kendi sorunlarını anlatsa, bildiklerini anlatsa daha iyi eder. Burada bu iş bilenlere kalsa daha doğru olur. Orada kardeşim sen verseydin önergeyi diyene de bir şey diyemem. Böyle bir durum.

Yaprak Özer: Peki iletişim sektöründeki taraf olma durumu? O, herhalde Basın Konseyi ve bugüne kadar yaptığınız çalışmaların içerisinde uyumsuz olan konulardan biri… Bir gazetecinin taraf olması ne kadar etiktir?

Oktay Ekşi: Basın Konseyi’nde tarafsız olabileceğimizi anlatamadım. Orası gerçekten tam tarafsız işleyen, benim en azından kendi sorumluluk dönemim içinde söylüyorum, bugün de öyle olduğunu zannederek…

Yaprak Özer: Bugün baktığımızda gazeteci bireyler olarak hepimiz bir tarafız. Bu bizi yanlış bir yöne götürmüyor mu?

Oktay Ekşi: Hayır, ben taraf olmayı sakıncalı bir durum gibi hissetmiyorum. Tam tersine insanlar taraflı olmalı ve görüşlerini özgürce savunmalı. Bu benim anlayışıma daha uygun.

Yaprak Özer: Grup toplantılarında lider salona girdiğinde ayağa kalkmak gibi bir alışkanlık var. “Ne yapacağımı çok kestiremiyorum ama ben buna karşıyım” dediğiniz bir açıklamanız var, kalkıyor musunuz?

Oktay Ekşi: Bir milletvekili sınıf öğretmeni geldi, hep beraber ayağa kalkalım halinde görmek doğru değil, diyordum. Bunu olabildiği kadar uygulamaya kendi nefsimde çalışıyorum, olabildiği kadar.

Yaprak Özer: Mahalle baskısı mı var?

Oktay Ekşi: Mahalle baskısı olmadığını söyleyemem. Ortamda kendinizi terbiyesiz bir adam konumuna sokmak, o görüntüyü vermek istemediğiniz için hareketinizi ayarlıyorsunuz ve gerçeğim benim bu. Ama ısrarlıyım, o yanlıştır. Burada bir şansımız var, Kılıçdaroğlu o bakımdan hayli yumuşak bir kişiliğe sahip, beklemiyor.

Yaprak Özer: Ne olacak CHP’nin hali? Kendi ayağına sürekli bir kurşun sıkma çabası içinde.

Oktay Ekşi: Bazen bir değil, bazen yetmez birden fazlasını da sıkar.

Yaprak Özer: Neden kendinizle bu kadar çok meşgulsunuz,  devletin, ülkenin sorunları varken?

Oktay Ekşi: Size bir hikaye anlatayım; Erdal İnönü beş – altı arkadaşıyla bir restauranta gitmişler, oturmuşlar. Garson gelmiş, demiş ki; “Efendim bir emriniz var mı?”, “Evladım biz sosyal demokratlar buraya geldik. Önce birbirimizi yiyelim, doymazsak senden de ricalarımızı söyleriz.”

Yaprak Özer: Margaret Thatcher’ın hayatını konu alan bir film var şu sıralarda. Bu filmin belirli noktalarında temel tüketim maddelerinin fiyatlarını takip ettiği anlaşılıyor. Bizde milletvekilleri bakkala uğrar mı sizce? Böyle bir toplum içerisinde olma hali var mıdır?

Oktay Ekşi: Hayır. Benim bildiğim kadarıyla, en azından benim kendi özelimde yok, samimiyetle söylüyorum. Ekmek fiyatı nedir, domates fiyatı ne oldu, yükseldi mi alçaldı mı, bunları takip edeyim, benim sadece milletvekiliyken değil; gazetecilik yaşamımda da, benim kişiliğimde yok.

Yaprak Özer: Peki olmalı mıdır? Nabzı nasıl takip edebilirsiniz? Bu nabız yalnızca siyasi nabız değil. Sokakta ne konuşuluyor, insanlar ne giyiyor? Onlar nasıl yürüyor?

Oktay Ekşi: Bunu sayın Süleyman Demirel takip ederdi ve kullanırdı. Zannediyorum ki; Tayyip Erdoğan da bu konuda dikkatli liderlerden biri. Bunu kişilik meselesi olarak algılıyorum ben. İlla domates fiyatından hayat ölçülür diye düşünmüyorum.

Yaprak Özer: Önümüzdeki dönemin vekillerinin özellikleri ne olmalı? Dünyayı nasıl kavrayabilirler?

Oktay Ekşi: Zannediyorum ki; Meclis’teki verimi arttırma ve onun bir parçası olma her milletvekilinin ilk görevi olmalı. Onun için de önce ikide bir altını çizmeye çalıştığım, Meclis’in iç kurallarının değişmesine ihtiyaç var. Bugünkü Meclis’te bir hayli üst kalitede insan var; fakat işe yaramıyorlar, yarayamıyorlar ki, adam gelmiş oraya bütün birikimiyle kenarda oturuyor. Demek ki o kuralları önce işler hale, daha açık söyleyelim, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni parlemento haline getirmek lazım. Orada kanun fabrikası var. O kanun fabrikası olmaktan çıkarmak lazım. Denetleme işlerini Meclis’in devreye sokmak lazım.

Yaprak Özer: Kanun hükmünde kararnamelerle yönetiliyoruz aslına bakarsanız. Epey bir danışman kadrosu var. Müsteşar seviyesinde, bakan düzeyinde bakanların altında bakan olmayan kişiler var. Belli ki bir ihtiyaç var insan kaynağına.

Oktay Ekşi: Tabi tabi onların mutfağında çok imkan var dediğiniz gibi, müsteşarıyla danışmanlarıyla. Onlar kendilerine düşenleri yapıyorlar. Siz milletvekilleri bağlamında sorduğunuz için ben ona girmek istiyorum. Milletvekilleri dediğim gibi kalite olarak bugün de iyi, o doğru ama kuralları ıslah edip parlamento haline getirebilirseniz… Bakınız monologlar var Meclis’te. Siz çıkıyorsunuz, kendi aklınızdakini söylüyorsunuz, ben çıkıyorum kendi aklımdakini söylüyorum. MİT yasası gibi herkesin üzerinde konuşmak zorunda olduğu bir mesele olmadıkça müzakere yok.

Yaprak Özer: Diyaloğa dönüşmüyor.

Oktay Ekşi: Herkes kendi monoloğonu söyleyip iniyor. Böyle bir parlemento olmaz. Bu ancak insanların  bir şekilde kendisini boşalttığı, zihnindekini boşalttığı bir platform, başka bir şey değil. Ondan kurtarmak lazım.

 

OKTAY EKŞİ KİMDİR?

Bir gün bir yazı yazdı, hayatı değişti. Yazdığı yazı nedeniyle şimşekleri ve iktidarın öfkesini  üzerine çekti. Hürriyet Gazetesi eski Baş Yazarı  Oktay Ekşi gazetecilikte geçen ömre nokta koydu, istifa etti.  Hayatının ikinci kısmına geçti. “O” itildiğini söylüyor. Uzun yıllar Basın Konseyi Başkanlığı yapan Ekşi, artık CHP sıralarında Türkiye’nin gündemini ve nabzını tutmaya çalışıyor.