Sırada Türkiye var, her an durabilir!

“Aniden durmak” bildiğim bir ekonomi terimi değildi. Muhtemeldir ki tescilli bir ekonomi terimi de değil. Ama olsa ne farkeder… Ezberi bozulan dünyada ezber tanımayan Türkiye’ye hangi ekonomi terimi kifayet edebilir? Etmiyor da… Türkiye her an aniden durabilir. Örnekleri var, Türkiye bu hastalığın tüm semptomlarını gösteriyor: Her şeyden önemli dar bir siyasi düşünce pratiği, nakit girişine mahkum bir ekonomi, yatırım ve tasarruf iştahı olmayan bir iş dünyası ile bundan nemalanan yönetim… Ağrılıklı başkalarının katkısıyla yürüyen sistem. Başkaları, başka yerler bulunca “aniden durma” yaşanıyor.

İndeks Konuşmacı Ajansı Üyesi Prof. Dr. Şebnem Kalemli Özcan, Türkiye ekonomisini siyasi konjonktüre göre değerlendirirken patlamaya hazır finansal ve ekonomik “balonlara” karşı uyarıyor. Kalemli’nin makalesini olduğu gibi sizlerle paylaşmak istiyorum:

Şebnem Kalemli Özcan kimdir

Şebnem Kalemli Özcan, ekonomi alanında görüşlerine en çok başvurulan kadın ekonomistlerden biri. 2008’de Avrupa Finansal Entegrasyonu üzerine hazırladığı çalışması ile Avrupa Komisyonu Marie Curie Uluslararası Yeniden Entegrasyon Ödülü’ne layık görülen ilk Türk sosyal bilimci akademisyen. Dünya Bankası’nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesi’nin Baş Ekonomisti olarak görev yapmış bir isim. Harvard Üniversitesi’nde ziyaretçi profesör olarak uluslararası finans dersleri veren Kalemli Özcan, 2012’de IMF Yetkilisi olarak seçilen üç akademisyenden biri oldu. Türkiye’de Koç Üniversitesi’nde uluslararası finans alanında ziyaretçi profesör olarak ders veren Şebnem Kalemli Özcan, global ekonomi konusunda araştırmaları ve makaleleri ile en çok görüşüne başvurulan ekonomistlerden. Kalemli Özcan’ın ekonomi alanı dışında özellikle kadın, nüfus ve yaşam kalitesi konularında öne çıkan sosyal araştırma ve çalışmaları da bulunuyor.

Aniden durmak

Finansal krizler genellikle kredi artışı ve dış borçların gittikçe artan bir hızda büyümesi sonucu ortaya çıkar. Türkiye’nin, finansal bir balon sürecini yaşayıp yaşamadığı ise halen belirsiz. 2013 itibarıyla şirket borçlarının yüzde 58’i döviz bazında. Belki de bu yüzden Türkiye Merkez Bankası Türk Lirası’nın değerinin korunması için müdahale etti. Döviz rezervlerinin azalmasının yanı sıra derinleşen rüşvet ve yolsuzluk skandalı da göz önüne alındığında, Merkez Bankası’nın bu çabasını nereye kadar sürdüreceği, cevaplanması gereken kritik bir soru.

Kötü gidişatın ipuçlarını değerlendirmek için öncelikle bazı göstergeleri ele almakta yarar var. Finansal krizlerin en güçlü emareleri ülkedeki ani kredi artışı ve dış borçlardır. Gelişmekte olan ülkelerde, ani kredi artışlarından hemen önce ülkeye ciddi miktarda sermaye akışı gerçekleşir. Bugün baktığımızda gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde işlerin tersine döndüğünü görüyoruz. Hızla gelişen yeni pazarlar son beş yıldır sermaye akışına maruz kalırken, gelişmiş ekonomiler “Küresel Finansal Kriz”in yaralarını sarmakla meşguller. Gelişmekte olan ülkeler gelişimin yavaşladığına tanık olurken cari hesaplarda da ciddi açıklar oluşuyor. FED’in bono alımları programını geri çekmeye karar vermesinin hemen ardından, gelişmekte olan ülkelerde yeni bir kriz mi beklemeliyiz?

Giderek artan “daralma” sonucunda gelişmekte olan ülkelerin sermayelerinin dışa akışı tetiklenebilir. Yatırımcıların ilk olarak belli ülkelere yapılan yatırımlardan vazgeçeceğini tahmin edebilir miyiz? Bu hamle, 1990’ların sonundaki Asya Krizi’nde olduğu gibi diğer yatırımcıları da etkiler mi? Bu soruların cevabı söz konusu ülkenin varolan ekonomik ve politik hassasiyetlerine göre değişir. Bir başka deyişle, bu soruların cevabı bir başka sorunun cevabında saklı olabilir: “Gelişmekte olan ülkeler, refah yıllarında tembellik mi ettiler yoksa tasarruf mu?”

Bu konudaki ortak söylem, gelişmekte olan ülkelerin zaten “hali hazırda gelişmiş olduğu” yönünde şekilleniyor. Yani bu ülkeler, yüksek miktarda dış borçlanma ya da esnek olmayan döviz kurları gibi sorunlarını çoktan çözmüş, kendi ekonomilerini makro düzeyde sağlam tutmuş, Küresel Finansal Kriz sırasında dirençli olabildiklerini kanıtlamış. Aslına bakarsanız söz konusu ülkelerin makro ekonomi politikaları gerçekten çok daha iyi durumda. Peki bu ülkeler, kanunların eşit şekilde uygulanması, yozlaşmanın engellenmesi veya siyasi istikrar gibi konularda da belirli bir olgunluğa erişmiş midir? Eğer erişmediyse, buralarda siyasi istikrarsızlıklar kolayca finansal krize dönüşebilir ve söz konusu ülkeler olası bir güven krizinden fazlasıyla etkilenebilir.

Türkiye’de durum nedir?

Türkiye, bu konuda isabetli bir örnek; çünkü gelecekte “aniden duran” ülkelerden biri olabilir. Ekonomistler, yabancı sermayenin birden bire dışarı çıkmaya başlamasını “ani durma” ve “geri dönüş” olarak adlandırıyorlar. Son on yıllık süreçte Türkiye siyasi istikrarın ve dirençli gelişimin kalesi haline geldi, yılda ortalama yüzde 5’lik bir büyüme göstererek umut vadetti. Türkiye bu süreçte finans pazarında ekonomistlerden yüksek puan alayarak övgüye değer görüldü. Ancak Türkiye, son zamanlarda yaşanan gelişmeler sonucunda Morgan Stanley’nin tabiriyle, Brezilya, Hindistan, Endonezya ve Güney Afrika’nın da içinde olduğu  “kırılgan beşli” ülkeler listesine girdi. İlerlemede yavaşlama ve kırılganlık bu ülkelerin ortak özelliği. Büyük bir cari açığa sahip olduğu için Türkiye şu an en kırılgan ülke. Kasım 2013 itibarıyla ülkenin cari açığı Gayri Safi Milli Hasıla’nın yüzde 7,5’i oranında ve büyük oranda kısa vadeli sermaye akışıyla finanse ediliyor.

Geçtiğimiz günlerde açığa çıkan büyük rüşvet ve yolsuzluk skandalıyla birlikte durum daha da endişe verici bir hale geldi. İddialara göre hükümet görevlilerinden birkaçı, bazı bakanların oğulları, üst düzey iş adamları ve bazı valiler büyük miktarlarda rüşvet alıp vermiş. Bu büyük yolsuzluk ve rüşvet iddiaları, İstanbul’un ve bazı önemli şehirlerin büyümesini hızlandıracak önemli projelere de gölge düşürmüş. Oysa AK Parti iktidara gelirken “şeffaf hükümet anlayışı ve yolsuzlukla mücadele”yi kendine motto edinmişti. Başbakana göre son on yılda ülkeye kazandırdıkları siyasi istikrar ve ilerlemenin temeli de buna dayanıyor.

Aslına bakılırsa son on yıl, büyük çapta herhangi bir yapısal, kurumsal ya da yasal reformun gerçekleştirilmediğini, bu anlamda ülkede adeta patlamaya hazır siyasi bir balonun şişirildiğini gösteriyor (Kalemli-Ozcan 2013). Bu durum, finansal bir balonun da benzer şekilde gün be gün büyümesine yol açmışsa buna da şaşırmamak gerekir. Başbakanın yolsuzluk suçlamalarına ilk elden gösterdiği tepki, son on yılda özellikle yasama ve yargı kurumları düzeyinde kurumsal reformların yapılmadığına işaret ediyor. Hükümet bu duruma tepki olarak üst düzey polis memurlarını görevden aldı, savcıların onay almadan soruşturma yürütmesini engelleyecek bir kanunu meclisten geçirdi. Gazetecilerin polise olan erişimi engellendi, soruşturmanın gidişatına gölge düşürecek herhangi bir şey yazıp çizilmesinin önüne geçildi.

Siyasi balonlar

Siyasi istikrarın başı çektiği ve hükümetin güçlü destek sağladığı dönemlerde siyasi balonların oluşması çok doğal. Yapılan araştırmalara göre yeni gelişen ekonomilerde krizler, genellikle hükümet desteğinin artmasını takiben meydana geliyor (Herrera et al. 2013). Ortalamaya bakılacak olursa, bu durumdaki ülkelerde büyük krizlerin hemen öncesindeki beş yıl boyunca hükümetlerin istikrarının yüzde 50 artış halinde olduğu gözlemleniyor. Benzer bir şekilde AK Parti’nin son beş yıldır sağladığı destek de yüzde 50 civarında. Böylesi bir sürecin aynı şekilde seyretmesi, yeni oluşan ekonomilerde toplumların, ekonomik performans yönetiminde hükümetlerine güvenmeleri ve ekonomi konusuna daha fazla önem atfetmeleriyle açıklanabilir. Bu da hükümetlerin reformları ertelemesiyle sonuçlanır çünkü reformlar hükümetlerin popülerliğini azaltır. Popülerlik azalınca da yeniden seçilme ihtimali ciddi oranda azalır. İşte bu etkenlerden ötürü, istikrarın ve gelişimin baş gösterdiği dönemlerde siyasi balonlar finansal balonlarla birlikte büyür. Yerel kredi gelişimi kısa vadede ekonomiyi canlandırır, ancak aynı zamanda varlık fiyatlarında şişmeye de neden olur. Yerel yapısal reformların gerçekleştirilmediği, ertelendiği senaryolarda özellikle emlak piyasası gibi alanlarda böylesi bir şişme gözlemlenir.

İş dünyasında borcun dolarizasyonu

Türkiye özelinde, finansal balonun ortaya çıkıp çıkmadığı konusu henüz tam olarak netleşmiş değil. Finansal şişkinliğin önceden kolayca kestirilmesi zor. Son birkaç yıl içinde Türkiye Merkez Bankası, balon oluşması ihtimaline karşı kredi alımlarını dizginleyebilmek için bir dizi önlem almayı uygun gördü. Türkiye’nin durumu göz önüne alındığında asıl kırılganlık yalnızca hızlı kredi alımındaki aşırı büyümeyle ya da bu büyümenin inşaat gibi sektörlerde toplanmasıyla açıklanamıyor. Burada asıl konu, bu borcun doğası, bir başka deyişle borcun dolarizasyona dayanması. Şurası gayet iyi biliniyor ki gelişmekte olan ülkelerde şirketler dolar bazında ve genelde kısa vadeli borç almayı uygun görüyor; bunun sonucu olarak da döviz kurundaki dalgalanmalara ya da pozisyon yenileme krizlerine karşı aşırı kırılgan hale geliyorlar. Merkez Bankası’nın yakın zamanda yayımladığı finansal istikrar raporuna göre 2013’ten bu yana döviz bazında borçlanma, toplam borçlanmanın yüzde 58’ini oluşturuyor. Rapora göre, bu borcun büyük kısmı uzun vadeli borçlanmaya dayanıyor; ancak kaynak akışı hesaplama sisteminin varolmadığı, borç olgunluğunun ve hali hazırdaki yapısının analiz edilmediği bir durumda bu tam olarak ne anlama gelir, onu kestirmek zor. Yapılan bir başka Merkez Bankası araştırmasına göre 2011’den sonra, yolsuzluk iddialarının tam da merkezinde yer alan yapı sektöründeki averaj firmaların toplam borçlarının yüzde 70’i döviz bazında. Öte yandan üretici firmaların toplam borçlarının döviz bazındaki borçlarına oranı ise yüzde 50. Doğası gereği, inşaat sektöründeki borçların büyük kısmı kısa vadeli ve varolan sermaye ihtiyacını finanse etmeyi amaçlıyor.

Borcun bu düzeyde dolarizasyonu, Asya ve Latin Amerika krizlerinde, esnek döviz kuru politikalarının uygulandığı dönemlerde bile çok önemli rol oynamıştı. Bu durumun da bilanço etkenlerine dayandığını benim gibi başka yazar ve analistler de pek çok kez dile getirdi. Ulusal para biriminin aniden değer kaybetmesi durumunda, eğer bilançonun borç hanesinde dövize dayalı; varlıklar hanesinde de yerel para birimine dayalı rakamlar yazılıysa, bu borç kolaylıkla ödenemiyor ve şirketler de rahatça pozisyon değiştiremiyor. Bu da firmanın net değerinde ciddi bir düşüşe neden oluyor. Bana kalırsa Merkez Bankası’nın Türk Lirası’na değer kazandırmak için bu denli büyük bir müdahelede bulunmasının ardında yatan temel sebep de bu. Türk lirası geçen Haziran ayı itibarıyla yüzde 15 değer kaybetti, skandal patlayınca Lira’nın değerinde rekor bir düşüş yaşandı ve Lira, Dolar karşısında 2.2’ye yükseldi. Asya merkez bankalarının sahip olduğu gibi büyük miktarda rezerv olmaması göz önüne alınırsa ve yeni patlak vermiş siyasi skandalın her gün artarak büyüyen etkileri de düşünülecek olursa, Türkiye Merkez Bankası’nın Lira’yı nereye kadar savunabileceği merak konusu.

Referanslar:
Alp, B (2013), “The Effect of Liability Dollarization on Turkish Real Sector Firms”, Central Bank of Turkey.
Herrera, H, G Ordonez and C Trebesch (2013), “Political Booms and Financial Crises”, mimeo.
Kalemli-Ozcan, S (2013), “Why Turkey is Rebelling”, Project Syndicate.
Kalemli-Ozcan, S, H Kamil, and C Villegas-Sanchez (2012), “What Hinders Investment in the Aftermath of Financial Crises: Insolvent Firms or Illiquid Banks?”, NBER Working Paper 16528.
Reinhart, C and K Rogoff (2011), This Time Is Different: Eight Centuries of Financial Folly, Princeton University Press.
Reinhart, C and V Reinhart (2010), “Capital Flow Bonanzas: An Encompassing View of the Past and Present”, NBER Working Paper 14321.

 

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir