SIK DİŞİNİ, EY YAŞLI… DAYAN!

Birleşmiş Milletler 2022’yi Yaşlı nüfus için “Değişen Bir Dünyada Yaşlıların Dayanıklılığı” Yılı olarak tanımlamış. Nereden buluyorlar böyle karmaşık başlıkları, yaşlılık kadar zor ve uzun.

“Dayanıklılık” kelimesine takıldım, iş dünyasında yaygın kullanılan İngilizce karşılığı “Resilience”dan alıntılandığı kesin. Ama benim zihnimde yaşlılar ile anıldığında dayanıklılığın karşılığı yok. Fiziki olarak yaşamının sonbaharında pek de iyi koşullarda yaşamadıklarını söyleyebileceğimiz yaşlı evreninde, “Sık dişini, dayan(!) eyyy yaşlı…” der gibi bir başlık.  Medeniyet anlamında genel ilkeler üzerinde mutabakat sağlanmış gelişmiş toplumlarda yaşamıyorsanız, “mümkünse yaşlanmayın” cümlesini kurmak istesem de çaresiz olduğumuzu biliyorum ve gelin birlikte ailemizdekilerle başlayıp, kendi yaşlılığımız için bir şeyler yapalım diye çağrıda bulunmak istiyorum. Ben beni bildim bileli platin saçlıyım, Pandemi sonrasında kendini dışarı atanların da beyazladığını gördüm, ayıp değil yaşlanmak…

 

YAŞLI BİLGİLERİ, İSTATİSTİK 101 KADAR ZOR

Yaşlı haberlerini okumak kadar zor bir şey yok. Bu haber ve yazıları gençler kaleme alıyor, ortaya hissetmeden derlenen bol rakamlı metinler çıkıyor. Zaten herkesi “birim” olarak görme alışkanlığımız burada da dikkat çekiyor. Bir de dünya istatistikleriyle yapılan mukayeseler yok mu; beni benden alıyor… mukayese ancak, zihninizde mukayeseli bir resim çıktığında anlamlı, aksi iletişimden sayılmıyor. Bu haberleri derlemenin başka bir yolu olmalı, “İstatistik 101”e dönüşmemeli. Mal meydanda, çıkın sokağa her şey ortada; her yer gümüş-gri, her yer beyaz, her yerde öne eğilmiş bedenler kambur sırtlar ayak sürüyen yaşlılar… Adeta “bitse de gitsek” der gibiler. İnsanın içi sızlıyor. Sonra aniden silkelenip, ben de mi böyle olacağım diye düşünüyorsunuz. Dünyanın bin türlü halinden kaçınılmaz olanı bu.

 

Eğer yalnızca sayılarıyla yaşlılığa anlam katacaksak, onları saymak ve genel nüfus içine payını bulmak ve sonunda milli spor olarak şaşırmak kısmını çabucak geçmeyi teklif ediyorum;

dünya nüfusu bu yılın sonunda ki, bir şey kalmadı 8 milyarı aşmış olacak. Sekiz yıl sonra (2030) 8 buçuk milyara ulaşacak, 2050’de de yaklaşık 10 milyarı bulacağız. Yaşlı deyince yaygın kalıp “65+”.  Dünyada 771 milyon yaşlı birey yaşıyor. 2030 ve 2050’de sırasıyla 994 milyon ve 1,6 milyar kişi olacaklar.

 

Türkiye’de 2050’de her 6 kişiden biri 65+ olacak. Ne kadar hızlı arttığını göstermek için 2019’da her 11 kişiden birinin 65+ olduğuna dikkatinizi çekebilirim. Erkekler Türkiye’de daha erken ölüyor, 75,6. Kadınların yaşam beklentisi 81,2. TÜİK verilerine göre Türkiye’de 1 milyon 561 bin 398 yaşlı tek başına yaşıyor. Bu hanelerin yüzde 75’ni yaşamla başa çıkmaya çalışan yalnız ve yaşlı kadın oluşturuyor. Çoğu sabit gelir ve sosyal güvenceden yoksun.

 

“65+” TEK TİP DEĞİL

Yaşlıları 65+ diye tanımlıyoruz ama bu insanlar homojen bir grup değil, TÜİK verilerine göre 65-74 yüzde 65’lik en büyük dilim. 75-84 yaş grubu yüzde 27 ikinci grup, 85 yaş ve üstü ise yüzde 8 ile eriyen kitle.

 

Düşünün çocukluk ergenlikle bir mi ya da gençlik olgunluk diyebileceğimiz 25-35’le?  Bu kıyaslama uzar gider. Yaşlı diye tanımladığımız grup da aynı şekilde, içinde farklılıklar barındırıyor. Zihni sizden benden daha dinamik olanlar, eli ayağı tutanlar, türlü hastalık nedeniyle daha düşkünleşenler, en yakınlarını bile tanıyamayanlar var… Aralarında aktif hayata katılanlar ve hobi geliştirenler olduğu gibi elini eteğini her şeyden çekmiş olanlar da var.

Herkesi bir sepete doldurmak ve ihtiyaçları, talep ve arzuları tek tipmiş gibi davranmak kolay. Zaten sağlıktan pazarlamaya, medyadan gıdaya her alanda alternatiften yoksun olmamız bundan. Karlı değiller!… Teknoloji ve tıptaki gelişmelerle ömürler uzarken bu gruplar içinde daha küçük gruplar doğacak.

 

EKONOMİYE BÜYÜK YÜK

Ara başlığı, “yaşlılık yönetilemezse ekonomiye yük olur” diye okumak doğru olacak. TÜİK verilerine göre Türkiye’de yaşlı nüfusun yüzde 16,7’si yoksul. Gerçi Türkiye’de gençler de yoksul. Önemli bir veriyi gözden kaçırmamak gerek. Yaşlandıkça üretimden düşenlerin hala üretimde olan gençlerin üzerindeki yükü! Türkiye’de çalışma çağında 100 kişiye düşen yaşlı oranı yüzde 14,3. (2021). 2030’da yüzde 20’lere yaklaşacak.

 

Yaşlıların bir gün sırtlarını yaslamak zorunda kalacakları üreme ve üretme çağındaki gençlerimizin önemli bölümü ne okulda ne işte olan gençlik. Çalışamadıkları için yoksul, okuyamadığı için yetkin değiller. Ne fiziki ne zihin olarak beslenemiyorlar. Hızla yaşlanan bir ülkede, gençken sağlıklı besleyemediklerimizden yaşlıları taşımalarını beklerken, onlar erkenden yaşlı ve hızla da düşkün statüsüne ulaşıyor.

 

Ülkemizde doğurganlık oranı 1,7. Geri dönülemezlik eşiği olan 1,9’u çoktan aşmışız. Yaşlı sayısı çocuk sayısını geçmeye başlamış. Ülkeyi istila eden göçmenler doğuruyor, biz yaşlanıyoruz. “Resmi rakam”lara göre Türkiye’de, yüzde 20’si 15-24 yaşında üreme kapasitesi yüksek toplam 3,6 milyon Suriyeli yaşıyor.

 

Hem bireysel açıdan hem ülke ekonomisi açısından önemli olan yaş alırken sağlıklı kalabilmek. Ülkemizde sağlıklı yaşam sürme penceresi 57,3 yıl.  Cahit Sıtkı Tarancı “Yaş Otuz Beş” şiirini anımsayın, kalite açısından pek de bir şey değişmemiş. O zaman erken göçenler, bugün uzun yaşıyor olsalar da kaliteli hayata erken veda ediyorlar.

 

DİJİTAL İLETİŞİM TEMEL HAK MI?

Yaşlı nüfusun yüzde 70’i internet kullanmıyor. Bir de şöyle düşünün dünyada 5 milyar insanın internet erişimi var, insanlığın yüzde 93’ü sosyal medya tüketiyor. Ne kadar büyük bir ayrımcılık, düşündünüz mü hiç? Bir grup insanı yaşlı oldukları için hapse atıyorsunuz.

 

Dijital hayat bir temel hak olmalı mı? bu soru sorulmaya başlandı, ben EVET’ciyim. Uzağa gitmeye gerek yok; ailenizdeki 65+’lerle kendinizi kıyaslayabilirsiniz. Yaşamın onlara neden kabus gibi göründüğünü anlamak zor değil. Eve alışverişten, kredi kartı kullanımına kadar ellerini attıkları her şey dijitale kaydı. Bu kitle zaten kaçınılmaz olan bağımlılığını dijital gelişmeler nedeniyle öne çekiyor. Bu sizce ekonomiye yük değil mi? Sabah akşam enflasyon ve faiz hesabı yapan ekonomi yönetimi ve sabah akşam bunu yazan ve takip edenler toplumsal körlükten sıyrılıp yaratıcı konular üzerinde kafa yormalı. “xcvdsfsmsmlsmkl” kıvamındaki açıklamaları artık komik bile bulmuyoruz! Bir de yaşlıların sabah akşam bu bilgilere maruz kalarak yaşadığı travmayı hayal edin.

 

SERBEST DOLAŞIM

Türkler için serbest dolaşım Schengen, İngiltere ve ABD vizesi demek… Yaşlılar için serbest dolaşım kent içinde, mahallede, evde serbestçe dolaşmak demek. Mimarlar ve iç mimarlar afili projeler yapmaktan kendilerini alamıyor, kent yönetimleri birbiriyle mega proje yarıştırıyor ki her yer kazı içinde… yaşlılar yalnızca temel yaşam sürmek istiyor. Banyoda kafa göz yarmamak, apartman merdivenlerden inip çıkabilmek, kapıdan dışarı çıkıp bakkala yürüyebilmek istiyor. Kendiniz, onların yerine koymak ister misiniz, sanmam. Birbirinden farklı yükseklikteki kaldırımlardan çıkmak, çukurları ve tümsekleri, aldatıcı rögar kapaklarını geçebilmek, yaya geçitlerinden geçememek, her yere park etme özgürlüğü olan araçlardan ve bıçkın sürücülerden kaçmaya çalışmak. Müzelere, parklara ulaşamamak temel yoksunluk. Tabii mecburen gitmek zorunda kaldıkları kamu binaları ile banka şubeleri, alışveriş alanları da tuzaklarla dolu. Yürüyüş yaparken, size imrenerek bakan bir çift yaşlı göz görmemeniz mümkün değil, utancımdan yer yarılsa yerin dibine geçsem diye hissediyorum.

 

Yaş aldıkça dengede durmak zorlaşıyor, bir kere düşmek bile hayat kalitesini çok değiştiriyor. Basit bir kaza özgüvenin azalması, sosyal izolasyon ve hareketlerin sınırlanması gibi sonuçlar doğuruyor. Vücut fonksiyonlarını azaltıyor.

 

TÜRKİYE’NİN YUMUŞAK KARNI

Türkiye’nin yumuşak karnı yaşlı nüfusu. İyi bakamıyoruz onlara. Yardım çağıramıyorlar, sigortalı yaşamdan yoksunlar, emekli olan mutlu azınlık ilaç ve doktor fiyatlarını karşılayamıyor, devlet hastanelerinden aldığı randevuya gidene kadar uzun zaman geçiyor. Yaşlı ahali TV kumandasını bile kullanamayanlarla dolu, okuduğum bir söyleşide uzman, kumandayı kullanmaktan korktuğu için hep aynı kanalı izlediklerini söylüyor. Aynı kanala mahkum olan yaşlı ilgisini çekebilecek uzmanlar tarafından hazırlanmış ilginç ama kendisini geliştirebilecek programlara ulaşamadığı için ya yandaş ya muhalefet kanallarına takılıyor. Maksat militan yaşlılar yetiştirmek olmamalı… Çoğu sandığa gidecek gücü kendisinde bulsa izlediklerinden dolayı yaşadığı travmayla gitmek istemiyor. Boşa çaba yani…

 

PARALARINI YÖNETEMİYORLAR

ATM’ye gidemiyorlar, kredi kartı kullanamıyorlar, şubede banka işlemlerini zorlukla gerçekleştiriyorlar çünkü korkuyorlar. Emeklilerin yoğun yaşadığı semtlerdeki banka şubelerine gidip biraz oturun, bir Fellini filmi izlediğinizi düşüneceksiniz. “Nereden çıktın sen de”, diye ezerek bakmıyorsa, karşısındakine bağıra bağıra anlatan memur ve dünyanın başına yıkıldığını sanan yaşlı. Pedagoji eğitimi, yalnızca çocuklar için geçerli olmamalı. Tüm kurumların çalışanlarına yaşlı uyum eğitimi sunması şart olmalı hatta BM Sürdürülebilirlik Amaçları’nda spesifik olarak yer almalı.

Bir de üç kuruşlarına musallat olan omurgasız parazitler var. Çok çok öfkeliyim… Devlet neden bu kadar çaresiz kalıyor bu mafya bozuntularının karşısında? Çevrenizde kaç yaşlının tehdit altında bu insanlara parasını kaptırdığını görmüş olmalısınız. O kadar yaygın ki, benim başıma gelmez değil, adeta “bir gün her canlı bunu tadacaktır” kadar gerçek. Bunu yaşayarak gözlemlemiş biri olarak deneyimimi aktarayım, bu travma aile huzurunu bir yana bırakın, yaşlının önce kendini suçlamasına, paralelinde özgüvenini yitirmesine, hızla demans kategorisinde karanlıklara ilerlemesine neden oluyor. Peki bu yalnızca o ailenin sorunu mu? hayır, nereden çıkardınız, gelsin doktorlar gitsin ilaçlar… milli servet kaybı. Böyle düşünecek yöneticiler istiyoruz!

 

YAŞLILIK ÇOK PAHALI

Yaşlılık Türkiye’de yalnızca zor değil, pahalı. Paranız olsa da imkansız. Herkes kendi yağıyla kavrulmaya çalışıyor. Bir araştırmaya göre yüzde 80 evde bakımı tercih ediyormuş. Evde bakım öz kaynaklardan olacaksa öncelikle ailenin yeterli sayıda kişiden oluşması gerek, çekirdek aileler bu zenginlikte değil. Aileler dağılmış, birbirini tanıyan yok… kontrolsüz kente göç ya kentte ya da geride kalmış yalnız yaşlılar ordusu yaratıyor. Çözüm ne diyecek olursanız, devlet garantili yaşlı bakım sigortası ya da benzer enstrümanlar…

 

Bir bakım evine yatırmak hem pahalı hem yer bulmak açısından zor. Zaten kültür olarak da alışık değiliz. Evde bakamıyorsak gelsin kıymeti kendinden menkul ajanslardan temin edilen kadınlar. Bu kadınlar genellikle kendi ülkesinden imkansızlık nedeniyle göç etmiş “ne iş olursa yaparım” diyen niteliksiz elemanlar. “Aman konuşsun, sosyal olsun, açılsın…” diye gözünün içine baktığınız yaşlının tek kelam edeceği karakterler değiller.  Bilgi yoksunu bu kadınlara hayattaki “en değerli”nizi emanet ediyorsunuz. Paradoksal bir durum ama yaygın.

 

Yetkin bakım elemanı yok mu, yaşlı nüfus artışının gerisinde. Sistemli ve kurumsal değil. Önemli bölümü merdiven altı, küçük bölümü kayıtlı ama pahalı bir sektör var. Bu arada eğitim sistemimiz hala içinde eğitmeni olmayan fakülte ve üniversitelerle, boş kalan mühendislik, hukuk vs bölümleri kuruyor. Meslek edindirmek aklımıza gelmiyor. İşin tuhafı da bir ayağı çukurdaki anne babanın tek derdi mesleksiz afili diploma almış evlat.

 

GÜVENLİK SORUNU

Pandemi toplumdaki en zayıf halkanın yaşlılar olduğunu gösterdi. Suriye’den ülkemize kontrolsüz göç, Türkiye’yi köprü yaparak başka ülkelere giden göç dalgasında da en zayıf halka yaşlılar ve tabii çocuk ve kadınlar. Ukrayna Savaşı da en zayıf halkanın yine başta yaşılar olduğunu ortaya koydu. İklim krizinde de durum farksız, en hızlı kurban verdiğimiz kitle yaşlılar. Sıcakta, soğukta, kuraklıkta, yangında… Sel, deprem gibi doğal afetlerde de yaşlılar en hızla kaybettiğimiz kitle.

 

Hastalıklara yakalanmakta hastalıktan kurtulmakta, bakımda… yaşlılar zayıf halka.

Çok para kazandıkları için “savunma” konseptinin değişmemesi için direnen bir grup orada burada yersiz savaşlar çıkarsa da savunma konsepti yerini “güvenlik” konseptine çoktan bıraktı. Suni olarak yaratılan dış mihraklar, evrensel tabiat olayları karşısında solda sıfır… bizim en önemli güvenlik açıklarımızdan biri bu kitle. Plansız yakalanılan her olay daha pahalı, riskli, kanlı.

 

HAZIRLIKSIZLIK VE BİLGİSİZLİK

Anlam yüklemeye çalıştığımız tüm önemli günler gibi 1 Ekim de yaşlılar günü vesilesiyle ilgili haberlerle coştu, ertesi gün konu bir sonraki yıla kadar Ekim ayı daha bitmeden çoktan rafa kalktı. “to do” listesine bir “tik” daha attık, şükür rahatız.

 

Geriatri uzmanlarından, özel bakım sistemlerine, Alzheimer, Demans ve Parkinson gibi ağırlıklı yaşlı nüfusu etkileyen beyin motor fonksiyonları ile zamanla iflas eden organların bakım onarımı hakkında bilgimiz yalnızca yetersiz değil daha da tehlikeli kulaktan dolma.

 

Önceki kuşaklar umarsızlık içinde yumurta kapıya dayanana kadar beklediği için hayal kırıklığı içinde bir yaşlılık mevsimi geçiriyor. Böyle olmak zorunda değil. Anlaşılmaz ve kavranamaz istatistikleri arka arkaya sıralamakta marifet yok, marifet yaşlı nüfusu yönetilebilir, onları mutlu yaşayabilir hale getirebilmek. 65+ sonra da hayat devam ediyor, sanat, edebiyat, spor, televizyon programı, özel diyet, özel giyim kuşam… her konuda platin saçlıların yaşama katılmasını sağlamalı. Çok zor; çünkü sıraladığım her şey eğitim, bireysel temel zenginlik gerektiriyor. Bir de adanmış-inanmış devlet katkısı.

 

Her ne kadar dünyanın en zengin birkaç iş insanı ölümsüzlüğe yaklaşmayı düşlüyor ve uzun yaşam araştırmalarına servet harcıyor olsa da yaşlanmayı durdurabilen henüz maalesef yok. Hepimizi yaşlılık bekliyor.

 

Orson Wells’in, “…ben genç olmayı biliyorum sen yaşlı olmak ne demek bilmiyorsun…” diyen çok meşhur şarkısı her çalındığında 7’den 65+’a herkes yaşlılık ne demek düşünmeden ezbere mırıldanıyor, Wells de bir yerlerden gülüyor mu acaba?