Seksi ve Cool Olmasa, Kimse Bakmaz

Her yer trend… zilyon moda! Bir şey seksi mi; puff patlasın, bir şey cool mu; puff zıplasın.

Bu haftaki seçimim seksi bir konu… temaların en cool olanı. Kız oğlana şöyle bir bakıyor; hop anlıyor mesela… Oğlan kıza bakıyor o da şıp diye çözüyor. Ekonomide dip durum da ekmeklere yağ sürdüğü için sen seksi ben cool ver elini diyor. Sahada Z kuşağında böyle. İşin en güzel kısmı da burası.

 

Kurumsalda bu konu meşakkatli. Göbekler çatlıyor cool ve seksi görünmek için. Eğilip bükülüyor ama sırıtıyor. Takım elbise giymiş kadın cinayeti zanlısı gibi kafa 30 derece yana eğik duruyor, inandırıcı olmadığını dünya alem biliyor. Örnek uzak belki ama omurga doğru. Konu sürdürebilirlik. Seksi ve şık, cool ve çarpıcı.

 

Hayaller büyüme, halka açılma, kredi almak olunca yapılmayacak yok… Herkes seksi cool sürdürülebilirliğe talip; varsa yoksa yeşillik. Ve fakat sırıtıyor bir yerinden. Doğayı gerçekten korumak, su tüketimine dur demek sürdürülebilir olmaya yetmiyor maalesef. Sürdürülebilirlik yeşil değil. Gökkuşağı gibi. Kriterlerden yalnızca biri çevre, arkasından kadın, şeffaflık, özgürlük, hakkaniyet, adalet, vatandaşlık… geliyor da geliyor. Yani birini yaptım diye aferin var, ama 10 numara 5 puan yok. Burada konu, form doldurmak değil, asıl mesele hissediyor musun, inanıyor musun, kabul ediyor musun… Kaldı ki kimse bir günde sürdürülebilir olmanı beklemiyor.

 

Hakikileri ayırt etme kılavuzu oluşturuyorum, benim de deli çabam bu. Prof. Dr. Itır Erhart akademisyen, aktivist, sosyal girişimci. Türkiye’nin ilk yardımsever hareketi ya da hareketlerinden bir olan Adım Adım’ı başlatan kişi. Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda ön cephede mücadele verenlerden. İletişim uzmanlığına sahip. Genç bir profesör. Bilgi Üniversitesi rektör yardımcısı. Yazar ve girişimci. Sürdürülebilirlik çalışanı. Üniversitesinin sürdürülebilirlik çalışmalarını yönetiyor. Sohbet konumuz da bu sürdürülebilirlik.

Söyleşimizi youtube kanalımdan da izleyebilirsiniz.

Yaprak Özer: Çok şapka… neden?  Kendinizi, işinizi, projelerinizi nasıl tanımlarsınız?

Itır Erhart: Meraklarının ve heyecanlarının peşinden giden biriyim galiba. Felsefe ve İngiliz edebiyatı okudum.  İki dalın da uygulamalı alanlarına geçtim. İletişim çok büyük bir şemsiye. Altında sosyal bilimler disiplinin birçoğunu ve sanatı barındırıyor. Ağırlıklı, dezavantajlı gruplar, toplumsal cinsiyet eşitliği, geride bırakılmış topluluklar, ayrımcılık, göç gibi konulara yoğunlaştım. Daha iyi temsiliyetlerine odaklandım. Üniversite yıllarından itibaren sivil toplumun içindeyim. Gönüllülükle başladı maceram.  İçindeyken sorunları görüyorsunuz. Bağış yapılmıyor çünkü toplum, STK’ların şeffaf ve hesap verebilir olmadığını düşüyordu. Şeffaflık, hesap verebilirlik platformu olan Açık Açık doğdu. Adım Adım da STK’ları onun bünyesinden içine alıyor. Birbirini doğurdu ve 17 sürdürülebilirlik kalkınma amacını düşünürsek sürdürülebilirlik dediğiniz alan o kadar büyük ki; toplumsal cinsiyet eşitliği de var, sağlıklı bireyler de var, iklim de var. Sürdürülebilirlik de büyük bir şemsiye aynı iletişim gibi. Benim yaptığım pek çok iş bunun altında toplandı sanırım ve tabii bu konular birbirini doğuruyor. Teknolojik gelişmeler oluyor, farklı iş yapış biçimleri devreye giriyor ama konu başlıklarınız pek değişmiyor. Yeni bir şeyi okumak, keşfetmek istiyorum. O yüzden de kendimi tanımlamam zor.

 

Yaprak Özer: Sürdürülebilirliğe nasıl baktığımızla çok alakalı… Bilgi Üniversitesi’nde rektör yardımcısı olarak üniversitenin sürdürülebilirlik çalışmalarının sorumluluğu sizde. Üniversite sürdürülebilirliği deyince akla ne geliyor? Sürdürülebilirlik moda bir kavram, çok da mutluyum bir yandan ama piyasadaki şekliyle ne kadar sürdürülebiliriz?

Itır Erhart: Büyük bir alan, her kavram gibi yaygın kullanıma girince maalesef içi çok boşalıyor, boşaldı. Temel iki prensibi var; kimseyi geride bırakma ve zarar verme. Bir üretim sürecimiz varsa zaten bir zarar var. Dijital ortamda bir iş de olsa zararı var, biz o zararı nasıl minimize ederiz. Çevreye, insana, insan olmayan canlılara verdiğimiz zarara büyük pencereden bakabiliriz. Üniversitede kimseyi geride bırakma ne demek, kapsayıcılık politikaları geliştirmemiz demek. Herkese yönelik; engelliktir, yaşlılıktır, LGBT+’lerdir, herkese fırsat eşitliği sağlamak için göçmenleri de dahil etmem demek. İşe alımda, terfide, bütün süreçlerde tanımlamamız ve izlememiz, raporlamamız, ölçmemiz gerekiyor. Diğer taraftan, tabii bu işin bir de ekolojik tarafı var ve her kurumun bireylerde olduğu gibi ölçmemiz gereken karbon ayak izleri var. Durumu saptamadan yaptığımız her iş havada kalıyor. Elektrik, doğalgaz, araç, akaryakıt… nasıl düşürebiliriz? İki yöntemi var; bir tanesi, sera gazı salınımına yol açmayan işleri desteklemek, diğeri de kurumun içine dönüp bakmak. Basit olanlardan başladık. Kurumsal dönüşüm haline getirmek için kurumsal e-maillerimizin altına o ayın temasıyla ilgili cümleler ekledik. Kupalar dağıttık ve plastikleri tamamen kaldırdık. Şebeke suyunu arıtıyoruz, herkesin matarası var. Bu büyük bir adım.

 

Yaprak Özer: Öğrencide başarılı olabiliyor musunuz?

Itır Erhart: Tabii tepki verdiler, bardaklar nereye gitti diye. Bir de biliyorsunuz o bardaklar tek kullanımlık bardaklar geri dönüşüme uygun değil.

 

Yaprak Özer: Matarasıyla seyahat edecek okula ya da susuz mu? Pet şişe su satılıyor mu?

Itır Erhart: Bütün binalarımızda her katta sebiller var. Onları şebeke suyunu arıtacak sistemlere dönüştürdük, bu ücretsiz. Mataranı getirirsen su her yerde ücretsiz. Öbürü paralı.

Tek kullanımlık bardaklar… 5 tane birden bazen çekiyorsunuz, atıyorsunuz çöp dağları oluşuyor ve dönüşemiyor bu atık. Önce tepki verildi tabii. Sonra anlattık. Bütçe kısıtladığımızı düşündüler; “bardağa verecek paranız mı yok, ondan mı” dediler. Açıkladık. Kültür dönüşümüyle başladık. Tabii atıkların daha iyi ayrışması, gıda atıklarının kompost yapımı, kompostları bahçemizde kullanmamız gibi çok çok sayıda proje var. Beni çok heyecanlandıran küçük çapla yaptığımız çok büyüteceğimiz bir iş var. Bir öğrenci inisiyatifiydi, en çok kullanılan binalardan birinin girişinde işinize yaramayan ne varsa kitap, giysi, elektronik eşya… bırakıyorsunuz ihtiyacı olan alıp gidiyor. Şimdi büyütüp kendi içinde bir paylaşım ekonomisi yaratmaya çalışıyoruz: “satın alma, burada varsa, buradan al” diye çalışma yaptık.  Bir sonraki aşama tabii “gri su”yun kullanıma sokulması, bu biraz daha maliyetli ve inşaat gerektiriyor.

 

Yaprak Özer: Gri su derken, neyi kast ediyoruz?

Itır Erhart: Rezervuarda temiz su olmasına gerek yok. Elimizi yıkadığımız, bulaşık makinesinden çıkan su bir şekilde rezervuara dolsa ve onu kullansak burada müthiş bir su tasarrufu yapmış oluyoruz. Bina yapılırken sistemi kurmamız çok daha kolay. Ama çalışıyoruz. Ben sürdürülebilirlik jürilerinde oluyorum bazen. Kimi çok güzel 360 derece bir dönüşüm var. Kimisi de “mış” gibi. Ama o da artık belli oluyor. Yani “mış” gibi yapanla bunu bütün kurum kültürüne dönüştürmeye çalışan, konuya 360 derece bakan arasındaki fark belli oluyor. Bence iyi örnekler çoğaldıkça dönüşecek, herkes bu işi ciddiye alıp, içselleştirecek. Her alanda olduğu gibi. Burada da iyi örnekler, işi gerçekten kaliteli, samimi yapanlar görünür oldukça herkes o çıtaya çıkmaya çalışacak.

 

Yaprak Özer: Başlangıç maliyetiniz yüksek miydi? Pek çok firma içine girdikçe taahhüt ettiği şeyin pahalı olduğunu görüyor. Nasıl ikna ettiniz yönetimi?

Itır Erhart: Önemli bir soru. Bu tür yatırımlar bir taraftan itibar kazandırıyor size. Yapmamak samimi olmadığına dair bir algı da yaratabilir. Bizim çalışma yapıp bütçe ayırmamız, oldukça doğaldı ama bir anda hepsini yapamıyorsunuz. Mesela burada da ne yaptık? Karbon ayak izimizi probono hesaplayacak bir kurumla çalıştık “Logomu koyun yeter seve seve bir üniversitenin işini yapmak isterim” dedi. Maliyetleri azaltabiliriz bu tür paylaşımlarla…

Ama tabii ki maliyeti var fakat bir de şöyle bakın; herkese matara, kupa dağıtma hesabını yapıyorsunuz, bir anda çok gözüküyor ama yıllık o tek kullanımlık bardakların maliyeti çıktı, mataralar birkaç ayda kurtarıyor… düşünün. Böyle bakmak artık bir mecburiyet, yeşil mutabakatla… Öncü olmak avantaj olacak.

 

Yaprak Özer: Önemli bir şey söylediniz, itibar. Üzülerek söylemek zorundayım ki Türkiye’de farklı farklı şekillerde anlaşılıyor. Zenginlik bir itibar meselesi olabiliyor.

İtibar tercih edilmek anlamına geliyor. Siz ölçümlemeyi seven bir akademisyensiniz. Henüz erken olabilir, ölçtünüz mü, öğrenciler sizi bu çalışmalarınızdan dolayı tercih ediyor mu?

Itır Erhart: Ona daha çok erken. Henüz ölçmedik ama tabii öğrencilere hep soruyoruz “exit survey”lerde. Bu kurumun topluma hizmet, farkındalık, ayrımcılık karşıtlığı durumunun onların tercih sebebi hem de çok şey öğrendiklerini ve farkındalıklarının yükselmiş olarak ayrıldıklarını biliyoruz. Başlangıç ve bitiş survey’lerini de ölçüyoruz. Özellikle sürdürülebilirlik ve ekoloji alanında henüz bir ölçümleme yapmadık. Birkaç sene olmadan net görmemiz çok zor. Kapsayıcılık politikamızda kampüs hayvanlarının da yeri var. Onların her birinin ismi var, takipteyiz, iyi olma halleri için her şey yapılıyor, terapi gerektiren terapiye bile götürülüp geri getiriliyor. Canlıya saygının olduğu bir ortam ve bir kültür. Yani öğrenciye de olumlu yansıdığını düşünüyorum. Kritik bir yaşta tanıyoruz ve sonra hepsi bir yerlere dağılacak ve gittikleri kurumlarda da bu pratikleri tekrarlayabilir, orada anlatabilirler. Çok değerli olan da bu.

 

Yaprak Özer: Siz yarın Bilgi’den ayrılsanız sürdürülebilirlik ne kadar devam eder? Bu soru başka kurumlardaki başka yöneticiler için de geçerli.

Itır Erhart: Tabii öğrenci kitlesi olduğu için kulüpleri var ve bu kulüplerde bu pratiklerin bazıları vardı. Yani o paylaşım ekonomisi mesela masası, “Nar” diye bir öğrenci kulübünün işiydi. “Vegan Bilgililer”, “Bilgili Patililer” var, o kadar çok kulüp var ki, bunlar öğrencilerin problem gördükleri alanlarda kendi yaptıkları girişimler. Bir yandan büyük bir çevre merkezimiz var, politika geliştiriliyor, orada ekonomist, bio malzemeyle çalışan mimarlar var, büyük, çok paydaşlı ve çok şapkalı bir yapıdan bahsediyoruz. Benim bulunduğum pozisyon, rektör hocamıza danışmanlık, politikaları belirlemek. Bazıları evet yukarıdan aşağı oldu; sebillerin kalkması gibi… Itır gitse kalır mı? Bence çok büyük bir kısmı kalır. Çünkü benim fonksiyonum “nasıl daha iyileştirebiliriz?” Kimi kurumlarda ise bir kişiyi işe alalım, bunu çözelim yaklaşımı var. Kurumun kültüründe hiç yok, biz bir tane yönetici aldık, o da çözecek sanıyorlar. O kadar farklı yetkinlik setleri gerektirir ki, mühendis, sosyal bilim, ekonomist. Hiçbir talep yok, heyecan yok siz tepeden birini “işe aldık, şimdi sürdürülebilir olacağız” diyemezsiniz. Bir şirket bana Itır, bizim yönetim kurulunda kadın erkek sayısını eşitlememiz lazım dedi. Ve 3 ay içinde dedi. Tedarik zincirinde oldukları bir firma onları aksi halde zincirden çıkarmakla tehdit etmiş; bu tablo ya değişir ya sizi çıkarıyoruz demiş. “mış gibi” olacak bir şey değil.

 

Yaprak Özer: Acil sürdürülebilirlik! Aciliyetin yurt dışı kaynaklı fon bulmak, zincirde kalmak gibi nedenlerden kaynaklandığını görünce sevinsem mi üzülsem bilmiyorum… sevmesem yıllar içerisinde kotasız bir şeyin kotarılamadığını görüyorsunuz. Biz bir yerlerde yanlış mı yaptık sürdürülebilirliğin iletişiminde, yalnızca yeşille alakalı olduğu konusunda yerleşik bir algı var.

Itır Erhart: Algı var, tabii.

 

Yaprak Özer: İletişimci gözünüzle, nerede hata yapıyoruz?

Itır Erhart: Kullandığımız görseller, iletişim malzemeleri, sürdürülebilir eşittir yeşil. Yeşil ne demek? Ağaç dikelim sonra atığı dönüştürelim bitti, sürdürülebilir olduk gibi. Sen kurumunda emek sömürüsü yapıyorsan, hakkaniyetli maaş ödeme politikan yoksa istediğin kadar yeşil ol sürdürülebilir değilsin. Bunun 360 derece olduğunu paydaşlar, tedarik zinciri, doğa, hepsinin bir arada bakılması. Hem toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayalım hem engelli ayrımcılığını tamamen ortadan kaldıralım, hem de karbon ayak izimizi sıfırlayalım mümkün değil ama önceliklendirip, en başında dürüst olmak gerek. Gerçekten samimiyet, dürüstlük, uzun vade ve 360 derece planlama, raporlama çok değerli ki, yeşilin çok ötesinde bir şey olduğunu da yavaş yavaş görüyoruz sanırım.

 

Yaprak Özer: İletişim araçlarından hangisinin daha etkin olduğunu gördünüz? Bununla ilgili bir fikre ulaşabilecek deneyim sağladınız mı?

Itır Erhart: Kurum içi iletişime çok inanan biriyim, yani kurum içinde çünkü biz dönüşüm sağlamazsak dışarı yaptığımız yine samimi bulunmayacak. Kurum içinde dönüşen her bir birey, bunu dışarıda da anlatacak. Zoom’da yapabiliriz, yüz yüze de yapabiliriz, etkinlik de yapabiliriz, kurum içi kapalı YouTube kanalımız varsa orada yapabiliriz. Sonra da tabii sosyal medya. Her kurumun hedef kitlesi başka bir yerde. Üzerinde etki yaratmak istediğim kitle kimse, tabii ilk oradan başlamak, bir de bunların da hepsinin maliyeti ve tabii zaman boyutu var. İçeridekinin dışarıya etkisinin çok yüksek olacağını düşünüyorum. Bir çalışandan daha iyi kurumu kimse anlatamaz.

 

Yaprak Özer: Türkiye’de okullu sayısı az, çalışan sayısı az. Kayıtsız ekonomi de çok kişi var.

Bu kitleye dokunacak yöntem var mı? Sürdürülebilir endeksi var mı, kimler iyi?…

Itır Erhart: İnanın kimse değil.

 

Yaprak Özer: Yani bunu çok dillendirenler de iyi değil mi?…

Itır Erhart: Hayır. İnanın görece hiç fena da değiliz biz. Ama erişilemeyen kesimler var biliyorsunuz. Herkesi yakalayabileceğimiz konu, daha ekonomik olduğunu anlatmak. Yani sürdürülebilir diye daha pahalı bir alternatif sunduğumuzda, alım gücünüz yoksa reddedeceksiniz, temel ihtiyaçlarımızı karşılayamıyorsak, gezegenin iyi olma hali ikincil, üçüncül.

 

Yaprak Özer: Kimse kendiliğinden “ben biraz daha yeşil, biraz daha sürdürülebilir, biraz daha iyi olayım” demiyor. Tüketici olarak aslında aldığımız mal ve hizmetleri kontrol ediyor muyuz sizce?

Itır Erhart: Bilinç artıyor. Tekstil konusunda gözlemliyorum, Bego Jeans özelinde…

 

Yaprak Özer: Bego Jeans’in ortak olduğunuz bir girişim olduğunu ifade etmeliyim.

Itır Erhart: Evet, pamuk toplanma sürecinde işçiye adil ödeme yapılmasından başlayan, tedarik zincirine zarar vermeyen kimseyi geride bırakmayan çok detaylı bir kurguda sürdürülebilir bir ürün. Sormaya başlandığını görüyorum; Kot kaç kere yıkandı? Taşlandı mı? Çocuk işçi kullanıldı mı? Mevsimlik tarım işçisi çalıştı mı? Onlara adil ücret ödendi mi?…  On sene önce aklımızın ucundan geçmiyordu T-shirt’ün arkasına bakıp Bangladeş’te üretildiğini gördüğümüzde  emek sömürüsünün ne düzeyde olduğunu bildiğimiz için “burada bir sorun var” diyebilmek ya da çok ucuz bir üründen 5 tane almanın aslında birileri için çok ağır bir bedel olduğunu fark etmek, bir ürünün o kadar ucuz olabilmesi için mutlaka süreçte birilerinin emeğinin sömürülmüş olması gerektiğini düşünmek… Farkındalık yükseldikçe talep oluyor. Şu anda alabilenler, tercih etme şansı olanlar daha çok satıldıkça fiyatları da düşecek.

 

Yaprak Özer: Eğitimle mi alakalı.

Itır Erhart: İş eğitimde değil. Alım gücü çok yüksek olup bu konularla hiç ilgisi olmayan insanlar var. Bir yerinden sivil topluma değmiş, sosyal girişimciliğe değmiş yani ya da etrafında bu tür insanlar olan, bu dünyaların etrafında oluştu hareket. Kimse bunları konuşmazken Buğday Derneği vardı, onun etrafında bir topluluk vardı. O biraz daha yayıldı.

Genelde böyle sivil alan ve inisiyatiflerin etrafında oluşan topluluklardan çıktı. Bir örnek de “Good4trust”, Uygar Özesmi’nin kurduğu adil ve ekolojik ürünlerin satıldığı pazar yeri. Şimdi oraya siz gelip bakıyorsunuz “aa burada böyle bir şey var” sonra bir arkadaşınızı davet ediyorsunuz, topluluklardan yayıldı ve tabii buradan da daha büyük markalara mesajlar gitmeye başladı. “Artık bak, yani bir de bunu talep eden grup var.” Ve tabii gençlerde talep olduğunu görüyoruz. Z jenerasyonu…

 

Yaprak Özer: Öyle mi?

Itır Erhart: Greenwashing’in çok farkındalar. Bir ürün eğer adil ve ekolojikse %30’a kadar daha fazla ödemeye de hazırlar. Şu an yeşil olmak seksi olmak. Z jenerasyonu bu alana girdi. Çünkü dönüşüyor, yani seksi olan arzulanır olan oldu; artık az tüketen, yanında matarasını taşıyan, üzerimdeki ürün hiçbir canlıya zarar vermeden üretildi diyen insanlar. Reflect Studio’nun WWF ile yaptığı nesli tükenmekte olan hayvan hoody’leri bütün öğrencilerimin üzerinde. Eskiden markanın harfleri üzerinde olanlar şu anda WWF’in hoody’leriyle cool’lar. Yani o yeni cool ve yeni seksi dönüştükçe buraya ilgi artıyor. Ben seviniyorum açıkçası hangi nedenle olursa olsun, seksi olduğu için al… Artık yanında matara getiren daha cazip. Gençler bu dalgaya bindiler ve güzel.

 

Yaprak Özer: Türkiye’de 65 + nüfusu artıyor, iyi eğitimliler.  Z kadar kıymete binmiyorlar.

Itır Erhart: Bu konuda elimde hiçbir veri yok. Z ile ilgili bir sürü çalışma yapılıyor. Maalesef çalışma yapılmayı tercih edilmeyen bir topluluktan bahsediyoruz. Potansiyel var orada ve dediğiniz gibi müthiş bir bilgi birikimi, deneyim var. Plastikler girmeden önceki kuşak camlarda kavanozları kapatıp onları saklamayı çok iyi biliyor. Biz tek kullanımlara alışan jenerasyon olduk. Kullan at biziz. Bir sürü atölyeye katılıyorum, “sıfır atık mutfak”. Benim anneannem sıfır atık yaşıyordu. Pilavdan kalan pirinç ertesi gün sütlaç oluyordu. Böyle müthiş bir bilgelik falan da değildi