Bu savaşı sadece ateşkes, abluka, müzakere ve füze başlıklarıyla değil; ülkelerin kapasite, yükümlülük, itibar ve davranış tarzlarını açığa çıkaran bir stratejik güç haritası olarak okumayı öneriyorum.
Bir savaşı izlerken yanılgıya düşmenin en kolay yolu, gördüğünü sandığın şeyin orada olduğunu sanmak. Ekranlar dolup taşıyor: Roketler, muhasaralar, ateşkes teklifleri, reddedilen görüşmeler, yükselen kayıp rakamları. Orta Doğu bir kez daha kendini tüketiyor gibi görünüyor. Görünenin arkasında, yavaş ama belirleyici başka bir süreç işliyor: Gücün yeniden paylaşımı.
Bu söyleşiyi, James Dorsey ile İslamabad’daki başarısız görüşmelerin ardından yaptım. Amacım savaşın gidişatını değil, savaşın işaret ettiği güç haritasını anlamaktı. Dorsey; bölge siyasetinin hem akademik hem sahadan bilen nadide gözlemcilerinden biri, o haritayı ülke rolleri üzerinden çizdi. Türkiye ve Pakistan’ın arabuluculuktaki benzerlik ve farklılıklarından İran’ın bilgi savaşına, Körfez’in kırılgan itibarından Çin’in bilinçli sessizliğine kadar tartıştık.

Bölgeyi zenginlik, silah alımı ya da PR başarısı üzerinden okumaya alışmış bir medya ikliminde, devlet kapasitesi ile finansal görünürlük aynı şey sanılıyor. Göz önünde dönen bu savaş kendini anlatıyormuş gibi duruyor. Alt katlarda üstteki katmanda gördüğümüzden çok daha fazlası var.
Kim Nerede Duruyor?
Orta Doğu’da tek bir egemen güç yok. Bölge, birbirini dengeleyen, zaman zaman birbirini törpüleyen çok sayıda güç merkezi üzerine kurulu. Dorsey bu merkezleri net biçimde sıralıyor: Türkiye, İran, Mısır ve İsrail. Körfez ülkeleri bu listeye girmiyor; en azından kendi başlarına değil.
Bu ayrımın önemi şuradan geliyor: Türkiye, İran ve Mısır’ın sahip olduğu güç, tek bir değişkene indirgenemiyor. Bu üç ülke tarihsel derinliğe, büyük ve eğitimli nüfuslara, önemli iç pazarlara ve en kritik farka -savaşta sınanmış ordulara- sahip. Körfez ülkelerinin gücü ise esas olarak finansal zenginliğe yaslanıyor. Dorsey bunu bir “fırsat penceresi” olarak tanımlıyor.
Körfez ülkeleri, güvenlik açısından Washington’a bağımlı. “Gidecekleri başka bir yer yok” diyor Dorsey. ABD’nin güvenilirliği ne kadar aşınırsa aşınsın, bu bağımlılığı kıracak askeri derinlikten yoksunlar. Bu nedenle söyledikleri şu: ABD ile olan ilişkiyi daha koşullu hale getirmeye çalışabilirler, ama ilişkiyi bitiremezler.
Türkiye ve Pakistan’ın Riskleri Benzer
Söyleşinin en ilginç katmanlarından biri, arabuluculuk üzerinden Türkiye ve Pakistan’ın karşılaştırması. Dorsey’e göre bu iki ülke, ABD-İran krizinde köprü olabilecek benzer varlıklara sahip: Her ikisi de hem Washington hem Tahran ile ilişki sürdürüyor; her ikisi de İran ile sınır komşusu; her ikisi de Çin ve Körfez ülkeleriyle sıkı bağlar kurmuş.
Dorsey şöyle sürdürdü konuşmasını; “…güç, salt varlıklardan ibaret değil. Her ülkenin bir de “yükümlülükleri” var; diplomatik esnekliği kısıtlayan iç kırılganlıklar. Türkiye için bu, Kürt meselesi. Pakistan için ise hem Beluç meselesi hem de dünyanın en büyük Şii azınlığına ev sahipliği yapması.”
“Türkiye’nin Kürtleri varsa, Pakistan’ın Beluçları var” benzetmesi, iki meselenin de sınırın iki yakasını kestiğine işaret ediyor; her ikisi de milliyetçi ve dini motivasyonlu silahlı grupları barındırıyor; her ikisi de devleti arabuluculuk masasında tarafsız değil, kendine ait çıkarları olan bir aktör olarak konumlandırıyor. Pakistan bu iç denklemi İran ile yürüttüğü müzakereye taşımak zorunda; Türkiye de Kürt meselesini her diplomatik hamlesinin zeminine işlemiş halde hareket ediyor.
İslamabad görüşmeleri bu bağlamda okunduğunda, başarısızlıklarının nedeni daha anlaşılır hale geliyor. Dorsey’nin analizine göre bu tür karmaşık krizler bir hafta sonuna sığmaz. Hem ABD hem de İran kendini galip ilan etmeye hazırlanıyor; bir taraf teslimiyeti kabul etmeyi reddediyor, diğer taraf onu dayatmadan geri adım atmak istemiyor.

Trump, Zafer İlan Etmek Zorunda
Dorsey’nin Trump çözümlemesi; Trump yönetiminin sorununu tek bir cümleye sığdırıyor: Uzmanlık dışlandığında, siyasi kararlar sahaya iniyor. Elçiliklerden gelen telgraflar okunmuyor, kurumsal bellek göz ardı ediliyor. Yerini, seçilmiş kişilerin kişisel öngörüleri ve siyasi zafer ihtiyaçları alıyor.
Trump’ın 2015 nükleer anlaşmasından çekilmesi, bu kez çok daha ağır bir miras bıraktı: Masaya oturmak için, o anlaşmadan “çok daha iyi” bir şey üretmek zorunda. Bu kısıt, İran’ın hiçbir koşulda kabul etmeyeceği talepleri gündeme zorla sokuyor.
Söyleşideki kritik saptamalardan biri; Trump’ın Venezuela ve Panama gibi örneklerden aldığı ivmeyle İran’ın da askeri baskı karşısında boyun eğeceğini beklediği. Ama İran farklı bir aktör. Tarihsel olarak işgal ve boyun eğdirilme deneyimiyle yoğrulmuş bir egemenlik refleksi var. ABD’nin masaya getirdiği 15 maddelik planı, Tahran bir çözüm planı olarak değil doğrudan bir teslimiyet belgesi olarak okudu.
Dorsey, Trump’ı zor, baskıcı, maksimalist lider diye okumuyor. Daha önemli bir yere işaret ediyor: Trump, zafer ilan etmek zorunda olan bir lider. 2015 anlaşmasından çekilmiş bir Başkan olarak şimdi o anlaşmadan daha sert, daha net ve daha “iyi” bir sonuç göstermek zorunda. Aksi halde imajını kurtarması zor. Bu da uzlaşma alanını daraltıyor. Washington’ın sertliği ideolojik ve yapısal. Savaşı büyütmeden zafer ilan etmek zor, ama zafer ilan etmeden çıkmak da zor. Hürmüz bu yüzden bir Boğaz olmaktan çıkıyor; bir siyasi meşruiyet testine dönüşüyor. Abluka, deniz trafiği ve ek asker sevkiyatı sadece askeri tedbir değil, anlatı üretme araçları. ABD’nin bu savaşı askeri kadar sembolik bir düzlemde de yürüttüğünü gösteriyor.
İran; “Müzakereye açık, teslimiyete kapalı”
İran bu savaşın askeri ve anlatısal cephesini de ciddiye alan aktör. Dorsey’nin önemli bir tespiti var: İran; Amerikan kültürünü, Trump’ın kişiliğini ve mesaj kurma tarzını dikkatle okuyor. “Müzakereye açık, teslimiyete kapalı” çizgisi sadece bir dış politika formülü değil; başlı başına bir bilgi savaşı cümlesi. İran yalnızca ne yaptığını değil, nasıl göründüğünü de yönetmeye çalışıyor. “ABD, İran’da kiminle konuşacağını bilmiyor” gibi sızıntılar da bu yüzden salt bilgi değil, algı enstrümanı olabilir. Şahin-güvercin ikiliğinin ötesinde bir okuma var. Savaş dediğimiz şey sadece sahada değil, zihinlerde ve çerçevelerde de yürütülüyor. İran burada kendisini “teslim olmayan devlet” olarak kuruyor; Trump’ın mutlak güç oyununa katılmayan ilk ülke olma iddiasını da bu anlatının parçası haline getiriyor.
İran, bilgi savaşını da iyi yönetiyor. Amerikan kültürünü ve Trump’ın kişiliğini pek çok aktörden daha iyi analiz etti. Trump’ın “herkes bana uyum sağlasın” oyununa katılmayı reddetti. Meme’lerle, stratejik mesajlarla, Cumhurbaşkanı Pezeshkian’ın söylemleriyle sahne sahne bir karşı iletişim stratejisi kurdu. Bu, sahadaki gerilimin görünmez parçası.
Körfez’in Kırılgan İmajı: Para Her Şeyi Satın Almıyor
Dorsey, Muhammed bin Selman’ın Suudi Arabistan’ını “Orta Çağ krallığından 21. yüzyıla” taşıma projesini güçlü bir PR hamlesi olarak tanımlıyor; “…Bu iletişim stratejisi işe yaradı: dünyanın gözünde bir modernleşme hikâyesi yazıldı, yatırımcılar bölgeye çekildi, teknoloji ve yapay zekâ için neredeyse bir trilyon dolarlık taahhütler verildi…”
Gelin görün ki, İran gerilimiyle birlikte büyük bir çatlak belirdi. Dorsey bunu “itibar hasarı” kavramıyla açıklıyor ve fiziksel hasardan daha tehlikeli olduğunu söylüyor. Bir petrol tesisi onarılır. Güven onarılmaz, en azından kolayca onarılmaz.
Körfez ülkeleri kendilerini uzun süredir “istikrar adası” olarak pazarladıklarını, yatırımcıların şimdi “Bu bölge, veri merkezlerimi gerçekten barındırabileceğim bir yer mi?” diye sorduğuna işaret etti. Teknoloji yatırımları doğası gereği uzun vadeli öngörülebilirlik istiyor. Jeopolitik sarsıntılar bu hesabı temelden değiştiriyor.
Dorsey burada Körfez ile bölgenin gerçek hegemonları arasındaki farkı bir kez daha vurguluyor. Türkiye, İran, Mısır ve İsrail, PR ile değil; tarihsel derinlik ve askeri kapasiteyle ayakta duruyor. Körfez ülkelerinin gücü ise büyük ölçüde o PR’ın ve finansal zenginliğin üzerine kurulu. Bu kırılgan bir güç.
Çin’in Hesaplı Sessizliği
Çin nerede? Dorsey’nin yanıtı: “Çin henüz orada olmak istemiyor. Dünyanın en büyük ticaret ortağı, ekonomik bir süper güç olmasına rağmen bu gücü jeopolitik bir liderliğe dönüştürmeyi kasıtlı olarak erteliyor.”
Dorsey, Çin’in hesabını şöyle özetledi: ABD’nin güvenilirliği ve küresel etkisi iyice aşınana kadar bekle. Sahneye çıkmak için “çok erken”. Bu bilinçli bir zamanlama. Herhangi bir krize doğrudan müdahil olmak yerine, aktif olmadan gözlemlemeyi tercih ediyor. Ekonomik bağlarını genişletiyor, jeopolitik sorumluluk üstlenmiyor.
Bu durum Körfez ülkeleri için ne anlama geliyor derseniz; Çin’e ekonomik olarak bağlanabilirsiniz, ama güvenlik şemsiyesi için Washington’un alternatifi henüz yok. Körfez ülkeleri ABD ile ilişkilerini “daha koşullu” hale getirmeye çalışabilir, ama bu şemsiyelerin altından çıkamaz. Çin o kapıyı açmaya hazır değil.
Tarihin Bu Dilimini Okumak
Bu söyleşiyi yaparken aklımda tek bir soru vardı: Bu savaşı izlemenin doğru yolu nedir? Ne görmeliyim?
Savaş, ürettiği imgelerden çok fazlası. Her savaş bir de altkatman taşır; güç dengelerinin yeniden çizildiği, ülke rollerinin sınanıp yeniden atandığı, söylemin kendisinin bir silaha dönüştüğü katman. Modern savaşlar hem sahada hem de bilgi alanında yürütülüyor. Biri görünür, diğeri çoğunlukla değil.
Orta Doğu’nun şu anki durumu, bu anlamda bir laboratuvar. Türkiye, Kürt meselesiyle sınırlı bir esnekliğe sahip ama bölgesel güç olma iddiasından vazgeçmiyor. Pakistan hem en büyük Şii azınlığı barındıran hem de Beluç dinamikleriyle İran’la doğrudan güvenlik gündemi olan bir ülke olarak arabulucu masasına oturuyor. İran teslimiyeti reddeden ama müzakereye kapıyı kapamayan bir egemenlik söylemi inşa ediyor. Körfez ülkeleri parayla satın aldığı imajı gerçekçi bir güce dönüştürme çabasında. Ve Çin, sahne kenarda seyir halinde; zamanını kollayarak.
Mısır ve İsrail de bu tablonun parçası. Mısır, iç dengesini kurduğunda bölgenin doğal ağırlık merkezi olmaya aday; İsrail ise Netanyahu döneminde Trump’ı İran’a karşı harekete geçirmeyi başarmış, ama bu süreçte kendi bölgesel itibarını da tartışmalı hale getirmiş bir aktör.
Orta Doğu’yu anlamak için savaşı izlemek yetmiyor. Savaşın neyi örtbas ettiğini, kimin hangi hesapla masaya oturduğunu, hangi tarafın neyi zafer, neyi teslimiyet saydığını anlamak gerekiyor.
Modern savaşlar sahada olduğu kadar bilgi iletişim savaşı olarak algımızda yürütülüyor. O algının nasıl şekillendiğini, kimin ürettiğini, kimin tükettiğini ve kimin kandırıldığını anlamak; gazeteciliğin şu an en kritik görevi bu.
Yayını YouTube üzerinden dinleyebilirsiniz.