Renkleri özgür bırakın!

Dünyanın bütün renkleri bir araya toplanmışlar ve hangi rengin, en önemli, en özel olduğunu tartışmaya başlamışlar…

Dünyanın bütün renkleri bir araya toplanmışlar ve hangi rengin, en önemli, en özel olduğunu tartışmaya başlamışlar:

Yeşil söze başlamış: “Elbette ben en önemli rengim. Ben yaşamın ve umudun rengiyim! Çimenler, yapraklar, ağaçlar için seçilmişim. Yeryüzüne şöyle bir bakın, her taraf benim rengimle kaplı…”

Mavi oradan atılmış: “Sen sadece yeryüzünün rengisin, ya ben? Ben hem denizin, hem gökyüzünün rengiyim. Gökyüzündeki mavi insanlara huzur verir ve huzur olmadan da siz hiçbir şey yapamazsınız!”

Sarı söze karışmış: “Siz dalga mı geçtiğinizi sanıyorsunuz? Ben güneşin rengiyim, bu dünyaya sıcaklık verenim. Ben olmasam hepiniz soğuktan donardınız!”

Turuncu onun sözünü kesmiş: “Ya ben? Ben direncin ve sağlığın rengiyim. İnsanın yaşaması için gerekli vitaminler benim rengimde bulunur. Portakalı, havucu düşünün. Pek ortalarda görünmeyebilirim ama güneş doğarken ve batarken gökyüzüne o güzelim rengi veren benim unutmayın!”

Kırmızı dayanamayıp sözü almış: “Ben hepinizden üstünüm! Ben kan rengindeyim. Kan olmadan yaşam olur mu? Hem ben cesaret ve tehlikenin rengiyim. Savaş ve ateş rengindeyim. Aşk ve tutku benimledir. Bensiz bu dünya bomboş kalırdı!”

Mor ayağa kalkmış: “Hepinizden üstün olan benim! Ben gücün ve asaletin rengiyim. Bütün liderler ve krallar beni seçmişler. Otorite ve bilgeliğin rengi benim. İnsanlar beni sorgulamaz. Onun yerine dinler ve itaat ederler.”

Ve bütün renkler bir ağızdan konuşmaya devam edip kavgaya tutuşmuşlar. Her biri diğerini itip kakıyor ve “En üstün benim…” diyormuş.

Derken bir anda şimşekler çakmaya, yağmur damlaları gökten inmeye başlamış… Bütün renkler neye uğradıklarını şaşırıp korkuyla birbirlerine sarılmışlar.

Yağmurun sesi duyulmuş;
“Sizi aptal renkler… Bu kavganızın anlamı ne? Bu üstünlük kavganız neden? Siz bilmiyor musunuz ki her biriniz farklı bir görev için yaratıldınız, birbirinizden farklısınız ve her biriniz çok özelsiniz… Haydi, simdi el ele tutuşup bana gelin!”

Renkler çok utanmış. El ele tutuşup gökyüzüne doğru havalanmışlar ve bir yay seklinde oraya yerleşmişler. Yağmur; “Bundan sonra her yağmur yağdığında birleşip bir renk cümbüşü olarak gökyüzünden yeryüzüne doğru uzanacaksınız. İnsanlar sizi gördükçe huzur duyacak güç bulacaklar. İnsanlara yarınlar için bir umut olacaksınız… Gökyüzünü bir kuşak gibi saracaksınız ve size ‘gökkuşağı’ diyecekler. Anlaştık mı?” demiş.

Gençlerin hepsi ayrı bir rengi temsil ediyor. Kimileri mor, kimileri sarı… Kimi kırmızı, yeşil, mavi, turuncu… Beyaz da yakışır onlara, ama asla siyah değil.

Nedense onları karalar içinde görmeye, onları karamsar tablolar içine sokmaya o kadar meraklıyız ki. Biz büyükler kendi hayatımızı karartmakta ustayız, peki neden çocukların hayatını karartmakta bu kadar gayretliyiz. Kendi çıkarlarımız, kendi arzularımız için onları sağa sola çekiştirmeye ne hakkımız var?

Gençlerin hepsi ayrı bir renk, bırakın öyle kalsınlar. Gelecek için daha güzel parlayan çocuklar yetiştirebilmek, onlara en iyi eğitimi vermekten geçer.
Neden akıllanmadık, neden bu kadar köşeli ve sivriyiz?
Önce onları kamplara böldük. Sağcı, solcu dedik. Sonra onların hayatlarını bu sıkıştırılmış kalıplara gömdük. Bazılarını gerçekten ellerimizle kara toprağa gömdük.
Bugün farklı bir kamplaşma yaratmaya çabalıyoruz. Azimliyiz. Bugün olmazsa yarın mutlaka yapacağız.

Yumuşamak bu kadar mı zor, kalıpları yıkmak bu kadar mı zor…
Kimin için, ne için? Her şey bizim için değil mi?
İktidara gelenler gelirken tabanlarına çeşitli sözler veriyorlar. Tabii ki bu sözlerle seçimlerde ipi göğüslüyorlar.

Bir siyasi parti lideri, o siyasi partinin lideri olduğu sürece, o partinin söylemlerinin sözcüsüdür. Ama bir siyasi parti lideri icraat yapabilecek bir koltuğa oturduktan sonra, ben yalnızca kendi tabanımın lideriyim diyebilir mi? O, artık ne yaparsa yapsın bütün ülkenin lideri sıfatını taşımıyor mu? Bu kadar sivri, köşeli, ısrarlı olmaya hakkı var mı? Vatandaşlarını germeye, gereksiz kamplaşmalara sokmaya hakkı var mı?

“Benim de çocuğum İmam Hatip mezunu, şimdi Harvard’da okuyor” demek yeter mi? Bugün kaç tane İmam Hatiplinin Harvard’a gitme şansı var, Harvard’a gidemeyen kaç İmam Hatip mezununun küresel rekabette iyi yerlere gelme şansı olabilecek? Sizce Türkiye’de kaç İmam Hatipli başbakan olabilir?

YÖK tartışması hepimizi gerdi. Döviz ve faiz yükseldi, borsa düştü. Türkiye’den döviz çıkışı başladı. YÖK yasasının Türkiye’ye faturasının 2,5 milyar dolar olduğu ifade edildi. 2 milyon genç, her gün “acaba bu yasa benim kaderimi nasıl etkileyecek” diye düşündü. Bugün bu tehlikeyi ve katsayı bilmecesini savuşturanlar şanslı. Bakalım gelecek ne gösterecek…

Sonuç? Yalnızca gerildik. Sonuç yok. Kime yaradı? Sanırım borsa spekülatörlerinin işine yaramıştır. Tartışılanlar kimlerdi? İmam Hatipli gençler… Sizce hiçbirinin işine yaradı mı? Kesinlikle değil. Hani asıl mesele meslek okullarıydı… Bu çocukların işine yaradı mı? Kesinlikle hayır. Peki, eğitim sistemimiz kötüydü, bu kötü eğitim sistemindeki diğer gençler bundan fayda sağladı mı? Hayır.

Peki, soruyorum size, bu gençlere hiçbir şey soran oldu mu? Fikirlerini alan birini gördünüz mü? Ben görmedim.
Sizce onların diyecek bir şeyi olabilir mi? Bence evet!

İşte bizim haftalarımız bu tartışmalarla geçti.
Peki, Türkiye’de yaşayan gençlerin durumu nasıl bir manzara oluşturuyor:
Türkiye’de her 3 eğitimli gençten biri işsiz. Türkiye’de istihdam artışı nüfus artışına yetişemiyor. Ekonomik büyümeye karşın işsizlik artıyor. Her 3 kadından 2’si işgücü dışında. İstihdamda olan toplam 20 milyon 811 bin kişinin, 10 milyon 735 bini kayıt dışı çalışıyor. Son 15 yılda çalışabilir yaştaki nüfus 15 milyon artarken, istihdam ancak 3 milyon arttı. Çalışabilir yaştaki nüfusumuz her yıl yaklaşık 900 bin kişi artıyor. Eğer ekonomimiz bu nüfusa yetecek iş -sigortalı iş- yaratamazsa  kayıt dışılığın azaltılması güçleşecek.

Biz ne tartışıyoruz, niye tartışıyoruz?
Gerçek sorunlardan söz etmeye var mısınız?
Sorun YÖK yasası değil. Sorun İmam Hatip Liseleri de değil. Sorun daha derinde. Tartışmaya var mısınız? Çözmeye hazır mısınız?

Renkleri nereye hapsedeceksiniz? Burası ne yaparsak yapalım renkli bir ülke. Dinimiz güzel, insanımız güzel, imamımız güzel, doktorumuz, avukatımız, öğretmenimiz güzel. Davos’a Sayın Başbakan da geliyor, son iki yıldır. Havayı kokluyor. Orada her milletten insan var. Her meslekten insan var. Doktoru var. Ama en iyisinden. Söyleyecek pek çok şeyi var. Siyasetçisi var. Ama en iyisinden. Konuşunca ayakta alkışlattırıyor. Din adamı var, hepsi birbirinden ilginç. Katıl, katılma dinlettiriyor. Mühendisi var, bilgisayarcısı var, eğitmeni var… Dudak uçuklattırıyor. Bizden kimler var? Pek kimse yok. Din adamı… Hiç yok. Neredeler?

Bizim sorunlarımız büyük ve temelde. Biz oynuyoruz yukarıda ve kenarda. Yaratıyoruz gündemi, giriyoruz içine ve sonra hep üzüntü, hep üzüntü. Kendi gündemimizden başka gündem, kendimizden başka ben yok.

Gençlere gelince… Bir tek dilekleri var; iş! Üniversiteler tatile hazırlanıyor. Çoğu genç mezun olacak. Nereye gidecek? İş yok. Korku içinde, tedirginlik içinde. Hayata atılıyor ama bıkkınlık içinde…

Bulabilecek misiniz iş? Ne yapıyorsunuz bu gençler için? Ayırmayın onları İmam Hatip, düz lise diye. Kaç İmam Hatipli arkadaşımın Harvard’a gitme şansı var? Nerede iş bulacaklar? Ortalık üniversite mezunundan geçilmiyor. Otomobil tamircisi yok. Boyacı yok. Teknisyen yok. Arada adam yok. Meslek liselerinden çıkanlar hayata atılmak yerine, üniversiteye dalıyorlar. Neden?
Politikanız var mı, cazip kıldınız mı çalışma hayatını? Çözüm bulabiliyor musunuz?

Neden bizim çocuklar teknisyenim demeye utanıyor? Neden iyi bir teknisyen de üniversite mezunu kadar itibar görmüyor, iyi para almıyor? Bunlar laf işi değil, sistem işi ve en başta gönül işi.

Başbakan bugün Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan demecinde bakın neler söylüyor:
Soru: Kaynak yaratma konusunda adımlarınız olacak mı?
Yanıt: Tatilden sonra 2B yasasını yeniden gündeme getireceğiz.
Soru: YÖK’le birlikte mi?
Yanıt: 2B’yi çok tuttuk. YÖK’ü de onun kadar tutmamız lazım (gülüyor) .

Neden bu inat?
Ne zaman yeniden gerileceğiz diye beklemek, hiçbir şeye güvenmemek, işte bu ülkenin en büyük sorunlarından biri.

Bırakalım boş lafı lütfen.
Sizin belli ki harcayacak zamanınız var, gençlerin kaybedecek zamanı yok.

Siz hiç genç olmadınız mı?
Bırakın renkleri gökkuşağı oluştursun.

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir