Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, renklerimizi görmediğimize inanamıyorum

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, insan kaynaklarını şunun şurasında topu topu on yıl önce keşfetmiş olduğumuza hayret ediyorum. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, insan kaynaklarıyla baş edemiyor olmamıza içerliyorum.  Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, renklerimizi görmediğimize inanamıyorum. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, birbirinden değişik, birbirinden zengin kültürler arasında nasıl bu kadar tek düze olabiliyoruz dehşete düşüyorum.

Nedendir bilmem, sokağa ne zaman adım atsam kültürden yoksun olduğumuzu düşünüyorum. Nedendir bilmem, etrafımda gördüğüm kabalık, hoyratlık ve kof insanlar karşısında giderek daha mutsuz oluyorum. Eskiden böyle değil miydi, yeni mi böyle oldu, yoksa hep böyleydi ben mi rahatsız olmazdım… Bilmiyorum. Ama her gün kültür yoksunu olduğumuzu yüzüme vuran bir hayat dersiyle karşılaşmaktan yıldım.

Oysa hiç de böyle değil. O kadar zenginiz ki. Peki, nerede bıraktık bunca güzelliği. AB yollarına düştük medeniyeti bulacağız diye. Bizim kendi medeniyetimizi bu kadar hovardaca harcamak neden…

Bu yazıyı okurken insan kaynaklarına bir başka gözle bakmanızı sağlamayı hedefliyorum. Umarım benim gördüklerimi görür, aynı mekanda buluşabiliriz. Doğumla başlayan ölümle biten bir yolculuğun başlangıç hikayesini anlatacağım size bu hafta. Hayatımızın en güzel kısmını, başlangıç noktasını… Anadolu’da yaşayan değişik kültürlerin yeni bir hayata nasıl merhaba dediğini satırlar elverdiği ölçüde aktaracağım.

Aslına bakarsanız birazdan okuyacağınız çalışma kısaca G7 olarak anılan Grup 7 İletişim Hizmetleri’nin alışkanlık haline getirdiği bir çalışma. Bir yılbaşı hediyesi. Onlar kendilerine Türkiye’nin renklerini yansıtma görevi vermişler. Ben de keşfettiğim günden beri Türkiye’de yaşayan farklı kültürleri anlatan araştırmalarından elimden geldiğince yararlanmaya çalışıyorum.

Türkmenler

Türkmenler’de doğum gizlenmesi gerekmeyen, aileye sevinç getiren, kadını annelik mertebesine eriştiren ve ailede saygınlığını artıran mutlu bir olay. Gelinin hamile olduğunu öğrenen kaynana “kelle yemeği” hazırlıyor. Gelinin akranlarını ve tüm yeni evli gelinleri davet ediyor. Şarkılı türkülü bir yemek yeniyor.

Çocuğun kırkının çıkarılması tören havasında gerçekleştiriliyor. Köyün genç kadınları bebeği evire çevire kırklıyor ve bu sırada tıpkı aşıkların atışması gibi, çeşitli deyişler söylüyorlar.

Türkmen geleneklerine göre kız çocuğu altı aylık olunca ellerine ve ayaklarına kına yakılıyor. Bebeğin ilk dişi, “diş hediği” denilen aile arasında bir törenle kutlanıyor. Türkmenler’de adağın ardından doğan çocuğun saçı yedi yaşına kadar kesilmiyor. Çocuk yedi yaşına geldiğinde saçından bir tutam kesilerek adak adanan türbenin üstüne konuluyor.

Sünniler

Sünniler “Ye ekşiyi doğur Ayşe’yi, ye tatlıyı doğur atlıyı” diyor… Siz de duymuşsunuzdur. Daha neler var neler:

Çocuk güzel olsun diye anne adayı güzel insanlara ya da aya bakıyor, çirkin hayvanlara bakmasının şanssızlık getireceğine inanılıyor.

Çocuğun göbeği gelecekteki mutluluğunu etkileyeceği düşüncesiyle herhangi bir yere atılmıyor. Kimi zaman okul duvarına gömülüyor, bazı yerlerde de kısmetini dışarıda arasın diye suya atılıyor.

Eskiler çocuğun cinsiyeti hakkında annenin karnının şekline, yediklerine, sancının geliş biçimine bakarak yorumda bulunurken, günümüzde anne adayının aşerdiği yiyeceklere göre tahmin yapılıyor.

Loğusaya evin en geniş odasında yataklık denilen özel bir karyolada yatak kuruluyor. Yatağa atlas ve kadifeden gelin yorganı örtülüyor. Yatağın yanına kese içinde Kuran-ı Kerim konuluyor. Yedisinde ve kırkında çocuklar için mevlüt okutuluyor. Doğumun kolay olması için kilitli kapılar ve sandıklar açılıyor, anne adayının saç bağı çözülüyor.

Aleviler 

Alevilerde doğumdan hemen sonra Dede’nin katılımıyla yapılan törenle doğum kutlanıyor. Dede, bağlaması eşliğinde nefesler ve gülbenkler okuyor. Çocuğa adı özel bir törenle veriliyor. Ad verme günü akraba ve komşuların davet edildiği, koca kazanlarda etlerin pilavların pişirildiği bir düğün günü yaratılıyor. Aleviler çocuğun yürümeye başlamasını da kutluyor.

Alevilerde kirve, yani çocuğu sünnet olurken kucağına alan kişi çok önemli. Kirvelik yol kardeşliği demek. Kirve olan kişi de aileden sayılıyor. Kan bağı varmış gibi kirvenin ailesinden kız alıp verme olmuyor. Çünkü kirve bir tür ikinci baba, karısı ikinci anne sayılıyor.

Aleviler loğusanın odasına süpürge, yatağının başına kutsal kitap konulması, yastığına iğne batırılması gibi ortak geleneklerin yanı sıra  Erzincanlı Aleviler loğusanın odasına bir de erkek elbisesi asıyorlar.

Ermeniler

Ermeniler’de özellikle köylerde uygulanan doğum gelenekleri şehre göçle birlikte neredeyse sona ermiş. Ermeniler “Doğum kışın samanlıkta, yazın tarlada” diyorlar.
Nedeni, özellikle bir zamanlar Ermeniler’in yoğun olarak yaşadığı Sivas-Zara yöresinde kışa rastlayan köy doğumları daha sıcak olan samanlıkta ya da ahırda, yazları da evlerde ekin toplama zamanı tarlada gerçekleşiyormuş.

Anadolu’nun kırsal bölgelerinde, bebeğin doğumu yaklaştıkça bebeğin cildine yapışmayan ve pişik yapmayan “Höllük” adı verilen kundak toprağı çuvallarla eve taşınıyor.

Ermeniler’de kimi batıl inançlar hala geçerliliğini koruyor. Loğusa kadının başucuna iğne batırılmış soğan, bebeğin başucuna da İncil konuyor. Doğum olan evde papaz dua okumadan anne kiler odasına giremiyor.

Doğumu takip eden 8 gün boyunca bebeğin gözleri bağlanıyor ve çapaklanmaması için uzunca bir süre sürme çekiliyor. Yeni doğanlarda sık karşılaşılan sarılık hastalığına önlem olarak sarı bir elbise, kaşkol veya şapka imdada yetişiyor.

Anadolu’da Ermeniler, bebeğin göbeğini okul bahçesine gömüyorlar, çocuğun gelecekte okumaya heves etmesini arzu ediyorlar. Sivas bölgesinde bebeğe uğur getirsin diye “yedi delikli nazar boncuğu” takıyorlar.

Çocuğun ilk dişi çıktığında “hadik” daveti veriliyor. Bu sırada, haşlanmış nohut, buğday, kuru bakla gibi yiyeceklerden ve şeker kamışından oluşan bir tatlı ikram ediliyor. Tören sırasında bebeğin önüne çeşitli meslekleri temsil eden makas, kalem, altın gibi nesneler konuluyor. Bebek hangisini seçerse ileride o mesleği yapacağına inanılıyor.

Bebeğin ilk hediyesi sakızla alnına yapıştırılan çeyrek altın. Bu armağan doğumdan bir ya da iki gün sonra, bebeğe ismi konulurken veriliyor. Çocuğun karnı ağrımasın diye bir süre bebeğe de annesine de su verilmiyor. Çocuğa kırk değer, al basar endişesiyle 40 günden önce dışarı çıkarılmıyor. İki 40’lı kadın karşılaştığında birbirlerine iğne veriyorlar.

Rumlar

Rumlar bebeğin ilk dışkısını bir alt bezi içinde evin paspasının altına koyuyor. Gelenler onun üstüne basarak eve gireceğinden büyü, nazar, kötü gözden korunacağına inanıyorlar.

Papaz doğumdan sonra bir tas kutsanmış su ile bebeği, aileyi ve evi kutsuyor. Baba ya da dışarıdan gelen herhangi bir konuk, evin kapısından girerken bir sap fesleğenle üç defa kutsal su serpiliyor.

Bebeğin düşen göbek bağını Rumlar kurutup saklıyorlar. Önce pamuğa sarıyor, sonra ikonaların bulunduğu dolaba koyuyorlar. İkona dolabı yatak odasında ya da mutfakta bulunuyor. Çocuk iyi bir evlilik yapana kadar göbek bağı saklanıyor. Evlendikten sonra denize ya da kör bir kuyuya atılıyor.

Vaftizde çocuk yıkandıktan sonra vücuduna “Miron” denilen kutsal yağ sürülüyor. Kutsal kabul edilen bu yağın bileşiminde 48 ayrı bitki özü bulunuyor.

Vaftiz anne ya da babası ailenin yakınları arasından seçiliyor. Çocuk evlilik çağına geldiğinde onu evlendiriyor. Çocuğa ismini vaftiz anne ya da babası veriyor. İsim koyma aileye bırakılırsa ilk çocuk baba tarafından, ikinci çocuk anne tarafından isimlendiriliyor.

Çocuğun ilk tırnakları kesilip, bereket getireceği inancıyla küçük bir kağıt parçasının içinde babanın ceplerinden birine konulması geleneği başka toplumlarda olduğu gibi Rumlar’da da var.

Kürtler

Kürtler’de batıl inanışlar zengin. Çocuk sıcak bir yaz günü dünyaya geldiyse, “ay aşık olmasın” diye bebeğin alnının ortasına ve iki yanağına kazan veya tencere altındaki is sürülüyor.

Kürtler’de hamile kadınların yatır ve ziyaretlere gitmesi yasak. Zorunlu olarak gidilirse eller yüze sürülmüyor. El sürülen yerde bebeğin cildinde siyah leke oluşacağına inanılıyor.

Bebeğin dünya gelişinin yedince gününde tüm komşu ve akranlar Şeşe Mevlidi’nde buluşuyor. Mevlitte siyah çörek otu başta olmak üzere ceviz, fıstık, üzüm gibi farklı yemiş çeşidi yer alıyor.

Doğumun ardından annenin yatağı cin ve perilerden korunması için siyah bir urganla çevreleniyor ve bir ihtiyarın daha önceden tedarik edilmiş şalvarı yatağın üstünde 40 gün bekletiliyor. Ayrıca doğum yapan kadının başının altına bir ip konuluyor ve her gün bu ipe bir düğüm atılıyor.

Bazı yörelerde doğum yapan kadına ilk üç gün un ve tereyağından yapılan “kuymak” yediriliyor. Doğumu takip eden ilk haftanın herhangi bir gününde her türlü kem göz ve nazardan korunmak için “üzerlik” tohumlarının içine mavi kağıt, tuz, şeker ve az kahve konularak ateşe atılıyor ve çıkan dumanlarla anne ve bebek tütsüleniyor.
Bebek 40’ı çıkana kadar her gün banyo ettirilmesine karşın anne yıkanmıyor. 40’ıncı gün, ayetler yazılı taslarla bebek ve anne, 40 tas su dökülerek banyo ettiriliyor.

Süryaniler

Süryaniler’de kız doğurduğunda arpa, erkek doğduğunda buğday geleneği var… Anne adayı hamile olduğunu öğrenir öğrenmez kiliseye gidiyor ve doğum öncesinde günahlarından arınmak üzere kutsal ekmekten bir parça yiyor.

Süryaniler’de bebek vaftiz olmadan öpülmüyor. Vaftizden sonraki ilk üç günün ardından bebek evde törenle yıkanıyor. Bebeğin yıkandığı su kutsal kabul edildiğinden sadece çiçeklerin dibine, odun ve kömürlerin üzerine dökülüyor.

Erkek çocuk beklentisi köyde de şehirde de değişmiyor. Erkek çocukların daha değerli olduğuna inanılıyor çünkü Süryaniler’de kız çocuk arpa, erkek ise bereketi temsil eden buğday…

Bebeğin diş çıkartma dönemi geldiğinde evde yalnızca kadınların katıldığı bir tören yapılıyor.

Doğum yapmış iki kadın birbirlerine uğursuzluk taşımasın diye 40 gün görüştürülmüyor. Çocuk sarılık geçirmesin diye kundağına turuncu bir bez konuyor. Bebeğin altı pişmesin diye kundağa toprak konuyor.

Kadının, birinci ayında hamileliğini söylemesi ayıp karşılanıyor. Eskiden hamile kadınlar dokuzuncu aya kadar tarlada çalışırmış.

Arnavutlar

Arnavut geleneklerine göre anne hamile kaldıktan 3 ay sonra bebek için hazırlıklara başlanıyor. Anne adayına loğusa yatağı hazırlanıyor. Müstakbel babaya iç çamaşırı, gömlek, mendil, çorap gibi hediyelerin olduğu bir bohça yapılıyor.

Bebeğin eve geldiği günün ertesinde evde tüm akrabalar toplanıyor, gelinin annesi tarafından lokma denilen hamur işi yapılıyor. Doğumu takip eden ilk cuma eve hoca çağrılıyor, bebeğin kulağına ismi okunuyor. Çocuğa isminin okunduğu gün anneanne eve baklava getiriyor ve isteğe göre evde Kuran okutuluyor.

Doğumdan sonra 40 gün, ne bebek ne de annesi hiçbir yere çıkarılmıyor. Bebek diş çıkarmaya başladığında babaanne mahallenin çocuklarını evde topluyor ve onlara “haşlama” hazırlıyor.

Yahudiler

Yahudiler’de ilk bebek için doğumun 31’inci gününde “Pidyon” töreni yapılıyor. Bu törende eski bir inanca göre bebek için fidye veriliyor.

Hamileliğin beşinci ayını bitiren anne adayı, Pazartesi veya Perşembe günlerinden birinde evinde bir davet veriyor. Bu davet sırasında masaya konan bir parça patiska veya mermerşahi dua eşliğinde makasla kesiliyor. Kumaşı genelde babanın ailesinden anne ve babası sağ olan biri kesiyor.

Yahudiler’de kız bebeğe isim koyma, bebek 8’inci günün doldurduktan sonra yapılıyor. Yahudiler için sünnet çok önemli. Sünnet töreninde bebeğin adını koymak çok eski bir gelenek.

Doğum anı geldiğinde zaman ve imkan varsa anne adayı kapı pervazını öperek evden çıkıyor ki doğum rahat geçsin.

Çocuk ilk dişini çıkardığında aile büyüklerinden mutlaka hediye alıyor. İlk kez misafirliğe gittiği zaman ise yumurta ve un hediye ediliyor.

Lazlar

Lazlar’da erkek çocuğun doğumu silahla kutlanıyor. Kimi yörelerde çocuğu olmayan kadın ceviz kökünün altından geçirilir. Ceviz ağacının altından geçirilen çocukların daha güçlü olacağına inanılır.

Hamile kadın kolay doğum için çarşaf, yorgan veya battaniyenin içinde sallanır, eşikten atlatılıyor, bazen de saç örgüsü ya da giysi düğmeleri açılıyor.

İlk doğumda beşiği gelin tarafı hazırlıyor. Minderden yastığa her türlü malzemeyle donatılmış beşik, erkeklerin katılmadığı bir eğlenceyle damat evini götürülüyor.
İki minder alınıp, birinin altına bıçak, diğerin altına makas konuyor. Kadın altında bıçak olan mindere oturursa bebeğin erkek, diğerine oturursa kız olacağına inanılıyor.

Doğum sonrası bebeğe ve anneye al basmaması için annenin başına kırmızı kurdele bağlanıyor. Bebeğin ve annenin yattığı yatağın yanına bıçak, balta, süpürge gibi aletler konuyor.

Yukarıda sıraladığım birbirinden ilginç adet, görenek ve uygulamaların hepsi “bize” ait. Bu topraklarda yaşamak böyle bir zenginlik. Ama biz nedense bu zenginliğin kıymetini hiç mi hiç bilmiyoruz. Yalnızca bu topraklarda yaşayan başka kültürleri tanımak adına değil, kendi kültürümüzü tanımak ve onu muhafaza etmek için bile bir şey yapmıyoruz. Ne kadar yazık değil mi… Daha fazla gecikmeden bence birbirimizi, en önemlisi kendimizi tanımalıyız. Dünya üzerinde bizden daha zengin bir toplum olduğunu sanmıyorum. Kıymetini bilmek gerek.

 

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir