Otokratik demokrasi

“Yönetmek” üzere yönetime talip olanlar, “dövmek” üzerine yönetim modelleri geliştirince hayat ağırlaşıyor. Foreign Affairs Dergisi’nin Ocak sayısında Rusya Devlet Başkanı Putin üzerine kurgulanmış “The Myth of Authoritarian Model” (Otoriter modelin miti) başlıklı makaleyi dikkatinize sunmak istiyorum. Araştırma Rusya’da otokrasiyle demokrasi görüntüsü verildiğini anlatıyor. Tabii ki, iki kavram birbiriyle konuşmuyor. Zaten ilkinin olduğu yere ikincisi giremiyor. Ancak bu tuhaf model demokrasi ilüzyonu yaratabiliyor. Makalenin yazarları Michael McFaul ve Kathryn Stoner-Weiss, otokrasi eliyle yaratılan demokrasilerde geçici de olsa ekonomik gelişme varmış gibi göründüğüne dikkat çekiyorlar. Bilmeyenlere not, Rusya’da kağıt üzerinde çoğunluk desteğine sahip bir yönetim var. Otokrasiyle elde edilen çoğunluğun, demokrasiyi boğduğunu görmek için çok uzaklara gitmeye gerek yok.

Putin, Sovyet sonrası Rusya’nın seçilmiş ilk devlet başkanı Boris Yeltsin’den sonra göreve geldi. Yeltsin dönemini devletin iyi yönetilmediği, ekonominin kötüye giderek küçüldüğü, özetle insanların acı çektiği bir tarih dilimi olarak tarif edebiliriz. 2000’de göreve gelen Putin düzeni sağladı, ekonomi iyiye gitti, büyüdü ve ortalama bir Rus her zamankinden daha iyi yaşar hale geldi. Buna karşılık siyasal özgürlükler azaldı. Ekonomik sıkıntıdan bezen halk refaha kavuşunca dert etmedi, çoğunluk Putin rejimini bu yüzden destekliyor.

Putin’in yönetim şekline “Pazar Otoriteryanizmi” modeli deniyor. Bildik bütün kurallar otoriter rejimle ekonomik gelişmenin birarada olamayacağını gösteriyor. Zaten bu model de gelişme sağlamıyor. Putin yönetimi altında otokratizmin popülerlik kazanması ülkede Putin öncesi tohumları atılan ekonomik büyümeye rastgeliyor.

Anımsayacak olursanız, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasına giden yıllarda Mikhail Gorbachev önemli siyasal reformlara girişmişti. Yeltsin de ekonomide reforma gitti. Başarılı olamayan Yeltsin siyasi diyet ödedi. Putin ise iki önemli avantajı iyi kullandı. Birincisi 1999 yılında işbaşına gelen Primakov hükümetinin uygulamaya koyduğu ekonomi politikalarıydı, ki sakınca görmeden sürdürdü. Sonucunda da başarıyı kendi hanesine yazdı. Diğeri küresel petrol fiyatları oldu. Bunu da şans diye açıklamak mümkün olsa gerek.

Putin yönetiminde Rusya beğenelim beğenmeyelim büyüdü. Devlette çalışanların sayısı ikiye katlandı. Rus ordusunun savaş kabiliyeti arttı. Vergi toplayan, güvenlik sağlayan, istihbarat sağlayan birimler önceki dönemlere göre daha büyük bütçelere sahipler. Özel sektör ve halk da nasibini aldı. Milyonlar devlet arazilerine kondu. Yeni zenginler oluştu. Para el değiştirdi. Doğrudan oy’a tahvil edilebilecek ne varsa yapıldı. Sosyal güvenlik, sağlık, fikir ve mülkiyet hakları gibi alanlara sıra gelmedi. Ama rüşvet ve yolsuzluk aldı başını gitti.

Putin’in demokrasiyle dansı medyayla başladı. İktidara geldiğinde Rusya’da siyaseti etkileyebilecek üç büyük ulusal televizyon vardı: Biri devlet televizyonuydu kontrol altında tutmak kolaydı. Diğerinde kanalın sahibi çareyi ülkeyi terketmekte buldu. Üçüncüsünü kendisine yakın petrol devi Gazprom satın aldı. Bağımsız gazetecilerin kurdukları yapılar direnmeye yetmedi.

Putin, 2008 seçimleri öncesinde medyadaki muhalif sesleri tamamen susturmak için yeniden harekete geçti. Yeni bir basın izleme kurumu oluşturdu: Rossvyaznadzor. Olağanüstü yetkilerle yazılı, görsel ve sanal tüm medyayı izliyor. İnternette, “sakıncalı” bulduğu haber sitelerine erişimi durdurabiliyor. En yüksek tirajlı beş gazete de artık Kremlin yanlısı.

Daha anlatılacak çok şey var. Sütunlar yetmiyor. Bir iki örnek daha; bölgesel yönetime atamaları tekeline aldı, muhalif zenginler birer ikişer hapise girdi, diğerleri korku içinde. Tehdit olabileceğini düşündüğü sivil toplum kuruluşlarını kapatma yetkisini kendisinde topladı.

Buraya kadar aktardığım örnekleri gözünüze sokarcasına yerel örneklerle destekleme ihtiyacı hissetmiyorum. Yakın geçmişi anımsama zorluğu yaşamıyor, içinde bulunduğumuz şu günlerde yaşadıklarımızı özümseyebiliyorsanız Malezya ile başlayan İran’la devam eden “biz de öyle ya da böyle olur muyuz” diye devam eden sığ tartışmaları anımsayın. “Yoksa biz Rusya mı olduk” diye düşünürsünüz belki de…

Bizimkisine ne ad verilebilir acaba; Otokratik islami demokrasi!…

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir