Neden Ben?

Sosyal statüsü, ekonomik gücü ve eğitimi her ne olursa olsun Türk halkının önemli bir bölümü günde en az bir kez, duruma göre daha da fazla, “”Neden ben?”” diye sorar. Neden her şey bir tek onun başına gelir… Yanıt bulamaz. Öğretmen nedense hep onu seçer. Garezi vardır. Taktı… Takar. İşten hep o atılır. Bir, iki, üçüncü işten sonra aynı soruyu sorar. En çok o yorulur, çevresindekilerin ense yaptığını görünce niye hep ben diye üzülür durur… Böyle bir sürü “”Neden ben””ler var. Döne döne tekrar eden senaryolar. Farklı yer ve zaman diliminde olsa da hep aynı film.

Dikkatinizi çekmiş olabilir, geçtiğimiz hafta, insan kaynakları derneğinin yaptığı araştırma kriz sonrası çalışma hayatını ilgilendiren noktalarda nelerin değiştiğini gözler önüne seriyordu.
Araştırmanın temel bulgularını ele alacağım ve “”Neden ben?”” diye sormaya bile gerek kalmayacak siz yanıtı vereceksiniz.

Değişik sektörlerde 40 şirket grubu ve genel müdür, genel müdür yardımcısı, müdür, şef, uzman, mühendis, yönetici asistanı, sekreter ve memur 180 kişi ile karşılıklı görüşülerek ekonomik krizin şirket politikaları üzerindeki etkileri belirlenmiş. Araştırma Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarını kapsıyor.
Bir numaralı bulgu şu; kriz şirketlerin eski iş yapış modellerini değiştirmelerine neden olmuş ve kriz nedeniyle zor günler geçiren şirketler kemer sıkmaya başlamışlar.

Bu kemer sıkma işi beni çok güldürür. Bugüne kadar değişik gazetelerde çalıştım. Bu gazetelerde dönem dönem kemer sıkılır. Ama gerçekten kemerlerini bir delik öteye getirmekten başka bir operasyon değildir bu. Zaman zaman patron “”Hop dedik, bunca para nereye gidiyor?”” der. Kimi zaman da ekonomik kriz aymaz kafalara balyoz gibi iner, “”O zaman kemer sıkalım”” denir.

YARATICI TASARRUF TEDBİRLERİ

Kemer sıkma işi neden beni güldürür. Çünkü çok anlamsız bulurum. Özel zamanlarda kemer sık, normal
zamanlarda saç saçabildiğin kadar. Örneğin günlük çalışma sürecini en iyi bildiğim kuruluşlar olan gazetelerde ilk kemer sıkma operasyonu, yerli yabancı gazete ve haftalık/aylık dergilerin kısıtlanmasıyla başlar. Bir gün önce aralarında o gazeteleri okusa da anlamayacak ya da zahmet edip okumayacak pek çok insanın bulunduğu, çoğunluğunu hatır gönül ilişkilerinin oluşturduğu bir grup insan bir sabah gazete ve dergilerini bekler ama onlar gelmez. Bir gecede, alınmış dirayetli ve etkili bir kararla kesilir. Ertesi gün, gerçekten bu yayınlara ihtiyaç duyan ve zaten önemli şahıslardan ödünç alarak okuyanlar bir bilgiyi bulmak ya da doğruluğunu sınamak için, gazetede az sayıda bulunan gazete bulma telaşına kapılır. Zaman kaybı…

Ama düşünsenize içerik üreten bir şirkette, içeriğe ilişkin malzemeler almaya ne gerek vardır zaten. İnternette çalışmak da kısıtlanabilir hatta “”Canım bu çocuklar hep oyun oynuyor”” bahanesiyle toptan kapatalabilir. Neden site site dolaşıp araştırma yapsın, değil mi… Sonra hemen çalışanları işe getirip götüren servisler kesilir ya da saatleri, günün insanlık dışı saatlerine taşınır. Bu arada müdürün sekreterini mutlaka özel arabayla almak gerekir. Yapılan alışveriş filancanın evine özel arabayla gidebilir. Sonra bir gün birkaç kişi merdivenle gelir. Hatta odanıza küt diye girer. Sizin şaşkın bakışlarınız arasında, zaten çalışmak için sağlıksız olan floresan lambaların bir kısmını devre dışı bırakır. Geri kalan kandil benzeri ışıkla çalışmaya mahkum eder. Tasarruf dediğin böyle olur. Telefonları cep telefonuna ve yurtdışı kullanıma kaparlar hemen, ama bilmezler ki acar çalışan istediği zaman her yere açık bir telefon rahatlıkla bulabilir.

Eminim sizin çalıştığınız yerde benzer tonlarca örnek vardır. (Yazın birlikte toparlayalım bakalım kiminki daha yaratıcı görelim)

Bilinçsizce yapılan tasarrufun aslında ne denli savurganlık olduğunu öğrendiğimizde “”Neden ben?”” diye sormayacağız. Hayatımızı belli bir standarda endeksleyip, ani inişler ve ani çıkışlar yapmamayı öğrendiğimizde, tasarrufun bir hayat şekli olduğunu kabul edip, bugün bol harca, yarın bulamayabilirsin anlayışından her gün gerektiği kadar harcamaya doğru yol aldığımızda “”Neden ben?”” soruları da azalacak.

Yerli yersiz kemer sıkmaların çalışanlar üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabileceğini gördüğümüzde ve bir yerden sıkarken öbür taraftaki patlaktan aslında oluk oluk para gittiğini gördüğümüzde ve yine tüm bunlara dur demek için aslında hayatın her anında harcamaları kontrol altına alıp kemerleri de rahat bıraktığımızda “”Neden ben?”” sorusu anlamsız gelecek.

LÜKÜS HAYAT

Lüküs hayat… Lüküs hayat… Ohhh ne rahat lüküs hayat… Şişli’de bir apartuman yoksa eğer halin yaman…

Araştırmaya göre şirketlerde lüks dönem bitmiş Şirketler plazalardan daha uygun yerlere taşınıyormuş. Daha lüks arabaları bırakıp alt sınıftaki arabaları kullanmaya başlamışlar. Hatta bazı çalışanlara araba tahsis etme uygulamaları son buluyormuş.

Plazalara geçen şirketlere bakmanızı rica ediyorum. Önemli bir bölümünün neden böyle bir operasyon yaptığını anlamak dahi mümkün değil. Yeni bir yerin gerekçesi, lojistik olabilir, işler büyüdüğü için çok sayıda insana istihdam sağlanıyor ve yerleşim olarak yetmiyor olabilir. Bir başka durum daha var, “”Desinler”” olabilir. Büyük çoğunlukla da bu sonuncusu gerekçe oluyor.

Desinler diye yaşayanların hayatları da beni çok güldürüyor. Bir gün bakıyorsunuz bir eli yağda bir eli balda, sonra bir gün bakıyorsunuz kemerini iki hatta üç delik geri atmış.

Eh bu nasıl bir perhiz?
Son model arabaların yerine bir alt modeller seçiliyormuş.
Sırtları tutulacak diye nasıl üzülüyorum.

Yüksek ücretli eleman yerine düşük ücretli elaman dönemi başlamış. Yüksek ücretli yönetici transferi kalmamış. Bir genel müdür yardımcısının maaşı 10 bin dolardan 3 buçuk milyara inmiş. Cep telefonundan özel konuşmalar ödenmiyormuş. Seyahatlerde tercih uçaktan otobüse kaymış. Öğle yemeğinde açık büfe yerine standart menü veriliyormuş.

SANIRSINIZ BURASI NEW YORK, LONDRA, PARİS

Bir genel müdür yardımcısının maaşı on bin dolarlardan 3 buçuk milyar Türk lirasına iniyorsa siz ne düşünürsünüz.

Ben bu genel müdür yardımcısına verilen geriye dönük maaşları toplar çıkan sonuca bakar ve oturur ağlarım. Eğer böyle bir aralık söz konusuysa kimse kusura bakmasın demek ki zaten o parayı hak etmiyormuş. Bunun başka bir izahı var mı sizce.

Tabii dün İstanbul, New York, Londra, Paris gibiydi. Bugün de bilmem ki nereye benzetsem.
En lüks arabalar, en lüks ofisler, en yüksek ücretler.

Eyyy Tanrım! Bana üç tane… üç de yetmez beş tane… Beş de yetmez… Ver ver ver ver … Ver Allahım ver!! Keşke herkese yetse keşke herkese verilse. Servet düşmanlığı yapmayacağımı her halde tahmin ediyorsunuz. Ama keşke bir gün ver o öbür gün al olmasa. Sistemi çökertiyorsunuz beyler sistemi. Bu nasıl sorumsuzluktur.

Yukarıda adlarını sıraladığım başkentlerde genel müdür maaşları, bizimkilerin yanında mütevazı kalıyor. Bir yabancı genel müdürün yaşadığı hayata bakıyorsunuz bir de dönüp bizimkine. Biri mahalledeki komşunun oğlu. Diğeri Peri Padişahının kızı gibi.

İstanbul özellikle iş dünyası açısından eğlence dünyasından farksız. Gece kulüplerindeki sorumsuz davranış, ucu kaçmış rezilliğin bir benzeri iş dünyasında yaşanıyor. Adına da kalkınma ve ekonomik büyüme deniyor.

YERİM BEN SENİN EKONOMİK BÜYÜMENİ

Mercedes marka arabadan inip, ismi lazım değil bir başka marka arabaya bindiğin gün, sırtını koltuğun arkasına yasladığında, ya da emrinden şoförünü aldıklarında, sakın “”Neden ben?”” diye sorma. Sen buna yanıt veremeyebilirsin. Ama “”Ne yaptım ben”” diye sor kendine. Bunu mu, yoksa bir öncekini hak ettiğini sorgula. Ama dürüst ol, kandırma kendini. “”Neden ben”” diye soracağına, evet benim hakkım buymuş diyebilmesini öğren. Sen orada binlerce dolar alırken ve bunun her kuruşunu hak ettiğini düşünürken, unutma aldığın her penny bir başkasının kazancından çıktı. Patronun bu paraları nereden buldu buluşturdu. Bir yerlerde para dağıtılıyor idiyse, neden bize de haber vermedin. Koşa koşa giderdik.
Ve unutma bugün yaşadığımız ekonomik kriz geçmiş dönemde yaşanan sorumsuz hayatın bir bedeli.
Etrafınızda bir sürü iflas var değil mi. Eşiniz dostunuz, tanıdıklarınız birer ikişer iflas ediyor. Çalışanlarını çıkarıyor. İnsanın içi yanıyor. Güzelim fabrikalar kapanıyor. Üretim duruyor. Borç gırtlağı aşıyor.

Yahuu, ne yapacak bu adam diye siz düşünmeye başlıyorsunuz.
Kaç tane iflas eden tanıdığınız kişisel servetini de yitirdi. Aslında onun kişisel serveti milli gelirden haksız olarak aldığı pay ama böyle gözükmüyor kağıt üzerinde. Yatlar leas edilmiş, katlar bir başkasının üzerine geçirilmiş, alınan krediler yabancı bir bankada zor günler için onu bekliyor.

“”Neden ben?”” diye düşünüyorum bazen.
Neden ben? Neden ben? Neden ben?
Sonra, Al sana… Al sana… Al sana… Al Sana… diye geçiyor aklımdan

KEŞKE DEVLET MEMURU OLSAM

Araştırmaya geri dönelim. Ücret artışlarında da değişim söz konusu. Yılda iki kez artış yapan şirketlerde yeni dönemdeki ücret artışlarının yüzde 0-25 arasında değiştiği gözleniyor. Üst düzeylerdeki ücret artış oranı sıfır ya da sınırlı; alt kadrolarda ise enflasyona yakın tutulmaya çalışılıyor ve ortalama yüzde 12 düzeyinde dolaşıyor.

Araştırmanın ilginç sonuçlarından biri de bu yıl ilk kez Türk şirketleri arasında zam yapmayanların oranı yüzde 30 gibi geçmiş dönemlere göre ilk kez çok yüksek. Kriz öncesi yöneticilere dolar/mark ile ödeme yapan şirketlerin yüzde 80′ni TL’ye döndü. Bu şirketler dolar kurunu da 685 ile 825 bin liraya sabitlediler. Patrondan az, çalışandan çok gitsin diye her halde.
Bir başka bulgu da şu; özel sektör gittikçe daralınca, özel sektörde çalışanlar “”Keşke devlet memuru olsaydık”” diyorlarmış.

Buyurun sizi tutmayalım. Her sene çeşitli devlet kuruluşlarında istihdam edilmek üzere binlerce kişi sınava giriyor. Kuruş paralara çalışıp, sosyal güvence sağlayabilsinler diye birbirlerini eziyorlar. Yıllar sonra ellerine geçecek emekli maaşıyla karın bile doymazken, bir zamanlar 10 bin dolar alıp da ortalama 3 buçuk milyar Türk lirasına düştüğü için hayıflananlara sevgiler.

Kurunun yanında yaş da yanıyor biliyorum. Ama sorumsuzluğa dur demenin zamanı çoktan geldi ve geçti. Bir büyük gazetemizin patronuna aynı gazetenin bir yazarı soruyor: “”Arkadaşlar merak ediyor, zam var mı?”” Patron nasıl üzgün. Nasıl üzgün ama… Yüreğiniz parçalanacak. Yanıt veriyor: “”Yok yok. Maalesef yok.”” İstemez mi o da vermek. Ama olsun, söylüyor; “”Çok çalışacağız düze çıkınca her şeyi paylaşacağız.””

Ohhh be. Bu gece rahat uyunur işte.

YÜKSEĞİ ÇIKART DÜŞÜĞÜ AL

Araştırma ayrıca diyor ki, krizden önce pozisyonlar arasındaki ücret farklılıkları yüzde 30-50 arasında değişirken, kriz sonrasında yüzde 10-30 arasında değişmeye başlamış. Yüksek ücretliler çıkarılıp yerlerine düşük ücretliler alınıyormuş. Ucuz etin yahnisi yenmez, tasarruf ettiğini sanırken, acaba kaybettiğinin farkında mısın? Sen nerede yaşıyorsun. Doğru işe doğru adam… Performans değerleme… gibi kavramları duydun mu hiç. Duymuşsundur da duymazlıktan gelmeyi tercih ediyorsun değil mi. Ama bir kandırırsın iki kandırırsın… Sonra kandırdığın da yine sensin.
Az kalsın unutuyordum. Bu krizden en fazla etkilenen grupta insan kaynakları yöneticileri ve çalışanları da varmış.

Ben sonuca hiç şaşırmadım.
İnsan kaynakları çalışan ve yöneticileri. Sözüm hepinize değil tabii. Aranızda işini sorumlu, ileriyi görerek, düşüncelerini cesaretle savunan, memleketini severek insan kaynakları uygulamaları yapan, teknoloji ve yenilikleri izleyen bunları ithal eden ve uyarlayan, karar alabilecek kadar yetkin olan ya da olmaya çalışanlar var. Ama sayılarınız ne yazık ki çok az.
Bu kriz Türkiye’nin en büyük ekonomik krizi. Çünkü insan kaynakları krizi. Ama bu kriz en fazla insan kaynakları yöneticilerinin krizi.

Birine 10 bin dolarlar verilirken, diğerine 200 milyon Türk Lirası vermek, Mercedes ya da BMW’den indirip daha düşük bir model ve markaya bindirmek, patron bu yıl zam yok dediğinde dizleri titreyip biraz gözü kararan çalışana ay sonunda ya bordro ya çıkışın seçeneklerini sunmak, yüksek ücret aldığı için işten çıkartıp yerine düşük ücretliyi almak ve bunları da kriz önlemleri diye yutturmak nerede görülmüş.

İcra kurulu toplandığı gün yerinden ayrılamamak, gelecek telefonlara hazırlık yapmak. Vicdanını rahatlatmak için varsa eğer performans dosyasını dolabın en altına, kendi yerini korumak için de ücret dosyasını masanın üstüne koymak. Telefon geldiğinde birkaç rakam verip, sonra “”Olur efendim”” demek… İşten çıkarılanları en son duymak ve olan bitene çok üzüldüğünü söylemek…

AYAKTA KALMAYA BAK

Şirketler bu krizde hedeflerini, kalite ve karlılıktan çekip, ayakta kalma eksenine oturtmuşlar. Aferin onlara. Kaliteye ne gerek var. Sen ayakta kal, yeter.

Zaten “”mış “” gibi yaptığın kalitenle bugün ayakta kalma savaşı veriyorsun, bir de kaliteyi unutursan, seni kimse anımsamayacak.

Neden ben?
Ben artık bu soruyu sormayacağım.
“”Neden ben?”” diye soranlar yanıtı hak ediyorlar.
Al sana… al sana… al sana…

 

Paylaş

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *