Ne Kadar Et Tüketmeliyiz?

“Ne kadar et tüketiyorsunuz?” Daha sorarken, farklı nedenlerden dolayı ağzınıza tıkmazlarsa,  bu soru, nerede ve kime yönelttiğinize göre anlam kazanıyor. Et ile ilişkimiz “Ne ka et, o ka sorun” kıvamında olunca size ne ifade ettiğinden samimiyetle emin olamıyorum. Nerede  “ne ka ekmek, o ka köfte…” diyebildiğimiz mutlu günler. “Köfte ekmek” bile hayal.

 

Fotoğraf çok karışık, ahali bölünmüş. Ekmek bulamayan aç yığınlar, “madem öyle pasta yesinler” kıvamında yaşayanlar, köftenin tadını bilmeyen çocuklar, kapısında yerli yabancı uzun kuyruklar oluşan küresel Türk markası Nusr’et, Türkiye’yi ve dahi dünyayı istila eden petrol zengini “et aşığı” Araplar ile ziyanın tarifini yazan yeni zengin Türkler ve bunlara inat büyüyen vegan gruplar…  

EKİLEBİLİR ARAZİLERDE HAYVAN YEMİ İpin ucunu kaçırmışız. Tuhaf mı tuhaf bir döngüye dönüşmüş,  kendimizi besleyebilmek için giderek daha fazla hayvan yetiştirmek, kendi yiyebileceklerimizi hayvan yemi yapmak, hayvan yemi olacak gıdayı atmak, beslediğimiz hayvanın da büyük bölümünü kesim sonrası kullanmamak. Öylesine fireli bir yaşam ki, akıllara ziyan.  Dünyadaki ekilebilir arazilerin yaklaşık yüzde 40’nı hayvan yemi yetiştirmek için kullanıyoruz. Hayvan nüfusunu artırdıkça, beslemek sorun oluyor bu yüzden  ormanları elden çıkarıyoruz, su kullanımını artırıyoruz, kontrolsüz gübreleme ve ilaçlama yapıyoruz…  yetmiyor tabii,  fosil yakıt kullanımını artırıyoruz.   BİR DİRHEM ET İÇİN KİLOLARCA YEMBir tavuğun ağırlığının bir kg artması için yaklaşık 2 kg, dini nedenlerle tüketmesek de dünyanın önemli besin ve yiyecek kaynağı olan bir domuzun 3-5 kg, ülkemizde çok sevilen ürün olan sığırın bir kilo alabilmesi için 6-10 kg yeme ihtiyaç varmış. Yani yediğimiz her ekstra kilonun bedeli ağır. Üstelik aldıkları kilonun çoğu kemik, deri ve bağırsak, tükettiğimiz türden et değil yani. Hayvanın her haliyle etkin şekilde değerlendirilmediği yaygın bir tespit.  Hayvancılık, küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 14,5’ini oluşturuyor.  Dünyadaki tüm kara ulaşım araçlarının toplam karbon salımı  daha düşük kalıyor. Et üretiminde hız yüksek. 2030 yılına kadar et tüketiminin yüzde 14 artacağı tahmin ediliyor. Bu zihniyetle daha fazla tarım arazisini hayvanlara tahsis edecek, kendi yiyeceklerimizde kaliteyi ikinci plana atacağız, hayvan ve bitki atıklarını umarsızca çöp olmaya terk ederek açlığa mal olan cehaletimize kurban olacağız. Ta ki… sistem “pardon” diyene kadar ki,  o da oldu; sağanak yağmurlar, yangınları tetikleyen kuraklıklar, aklınıza gelen yer gök ve su hareketlerinin en şiddetlisiyle sabahlara kadar dans ediyoruz. Daha ne olmasını bekliyoruz,  bilemiyorum. BARİ TARİHTEN ÖĞRENSEK Bu yaz, yıllar sonra  Efes Antik Kenti’ni bir kez daha gezdim, büyülendim yine yeniden. Eşsiz çalışmayla ortaya çıkan estetik şahikası yapıları bir kenara koyalım şahane bir yönetim anlayışı. Kendine, doğaya saygılı, sevgi sahibi ve kurumsal bir yapı. Küçük bir detay, kent 250 bin nüfusa sahip. Zengin yoksul ayırımında biri aç biri tok değil. Halkını doyurabiliyor. Yoksullar ete, tavuğa ulaşabiliyor. Yaşam doğal döngü üzerine kurulu, baklagil, yemiş, zeytin ve zeytin yağı gibi ürünler günlük diyetlerini dengeliyor. Ticaret, hukuk, hijyen, spor, sanatıyla örnek alınası bir kent.   Hangi ara yaşadığımız topraklardaki medeniyetlerden koparak bu hale geldik? Kırsalda üretenler, kentlerde tüketenlere dönüşünce doğayla, hayvanla, bitki böcekle irtibatını kaybediyor, sözde modern yaşam aslında kantarın topuzunu  kaçırmış gidiyor… İlk okuduğumda paradoksal gelmişti; zengin besin değerine sahip olan et, yoksul halkın temel gıdası. Nesi tuhaf olabilir ki, hayvan besleyebilen halk tabii ki et yiyecek. Oysa bırakın eti, taze sebze-meyve hayal. Yiyeceğe ulaşmak Efes’teki kadar adil değil bugün. Biz, dünyaya meydan okuyan, tarihle de bağlarını koparmış bir ekonomik ve toplumsal sistemde kendimiz yok ediyoruz.

 

DÖNGÜSEL EKONOMİ

Bilimsel olarak et, protein, demir ve B12 vitaminlerinden zengin bir besin. Hepimizin makul miktarda tüketmesi gerek. İdeal koşul ne derseniz, hayvan katliamı yapılmayan, et yerini alabilecek bitki bazlı gıdanın da erişilebilir olduğu bir dünya şüphesiz. Dengeli ve kaliteli yaşam sürmek için seçim yapabilme hakkı olmalı. Sürdürülebilir et üretimi ve makul et tüketimini ifade eden “döngüsel gıda ekonomisi” bunu sağlayabilir. Et fazlası ve eksikliğinin dengelendiği, katma değer odaklı bir yaklaşıma ihtiyacımız var.

 

Sorunlar ortada. Adaletin beslenmeye uğraması şart. Yerkürede insan-hayvan dengesi kurulabilirse, kullanılmakta olan arazilerden dörtte bir oranında tasarruf etmek söz konusu. Yarın yokmuş gibi et tüketmeyi bırakırsak, daha azla, daha çok insan doyabilecek, hedeflenen günlük 20 gram hayvansal protein tüketme şansı olabilecek. Boşa çıkacak araziler biyolojik çeşitlilik ve karbon dengesinden yararlanarak orman gibi doğal habitatlara dönüşebilecek. Daha ne isteyebiliriz.

 

İLETİŞİMİN GÜCÜ

Kendiliğinden olmuyor, toplumu dönüştürmek için gereken eğitmek yalnızca okullardan geçmiyor. Ailedeki eğitimin yerini tabii ki hiçbir şey tutmuyor. Bir de iletişim gücü var. Medyada gıdaya dair haberlerin sayısı yemek tarifleri ile güzellik odaklı magazin üzerinden geometrik artıyor. İlgi yoğun ama içerikler zayıf, üstelik çoğu tartışmalı.

 

İngiliz Guardian gazetesi’ni  örnek vermek isterim. 2021 yılında 3 bin adet ekoloji ve sürdürülebilirlik haberi yayınlamış. Hesaplamışlar neredeyse üç saatte bir ekoloji haberi üretildiği anlamına geliyor. Okuyucuların bu haberlere ayırdığı toplam süre ise 538 yıla eşitmiş. Sorumlu gazetecilik budur işte! Guardian editörleri de tiraj kaygısıyla magazin yapmasını pekala bilirlerdi değil mi…

 

Ciddi habercilik hak ettiği reklam eşdeğerine ulaşmakta güçlük yaşıyor. Meğer aksi de mümkünmüş, hedef kitlesi Guardian’a bu nedenle sahip çıkıyor. Gazetenin abonelik sistemi parmakla gösterilecek düzeyde başarılı. Türk medyasının da katma değeri yüksek haber yapmanın keyfini çıkaracağı günlerin gelmesini çok istiyorum.  “Ne ka kalite, o ka okur”.