
*Yazı başlığına alternatiflerim; “Şartlı Aşk”, “Kullanışlı Aşk”, “Stratejik Aşk”… gibi oldu.
Ankara’daki zirvede aile fotoğrafı tamamlandı, kriz çıkmadı, hatta “odada aşk vardı.” Ancak sahnenin arkasında NATO’nun ağırlık merkezi değişiyor; Amerika’nın yükü Avrupa’ya aktarılıyor, Ukrayna korunan ülkeden güvenlik sağlayan aktöre dönüşüyor, Türkiye ise ihtiyaç duyulan ortak olmakla aynı değerleri paylaşan müttefik olmak arasındaki ince çizgide yürüyor.
Kim Anlatırsa, O Kadar Anlaşılır
Zirvesi bittiğinde geriye iki tür metin kalıyor: resmi sonuç bildirgesi ve satır araları
Bu söyleşiyi sıradan bir “zirve sonrası değerlendirme” olmaktan çıkaran Hasan Aygün, NATO’yu içeriden bilen, askerî ve siyasi risk analizi yapan bir uzman; zirveyi Boston’dan izledi. Barçın Yinanç ise otuz yılı aşkın diplomasi gazeteciliği geçmişiyle Ankara’daydı. Akredite olmayı bilerek reddettiğini söyledi. Zirvenin basın yönetimi, deneyimli diplomasi muhabirlerini dışarıda bırakırken, konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan isimlere ve yeni kurulmuş web sitelerine basın toplantısında yer açtı. Yinanç, “NATO tarihinde bir ilkti” diye tanımladı.
Doğru habere ulaşmak, doğru soruyu sormaktan geçiyor; doğru soruyu sormak da meselenin mekaniğini bilmekten. Gazetecilik, meslekten gelen bir disiplin ve uzman çapraz görüşleriyle inşa edilen bir bilgi üretimi olduğunda anlam taşıyor. Aksi hâlde geriye kalan, zirvenin kendi ürettiği algıyı tekrar etmekten ibaret bir haber yığını oluyor.
Söyleşiden çıkan bulgulara geçmeden önce, zirvenin uluslararası ilişkiler literatürüne eklemlediği birkaç yeni kavramı not etmek gerekiyor.
- Meseleleri çözmek yerine park etmek.
- Müttefiklik yerine karşılıklı kullanışlı olmak.
- Stratejik öngörü yerine kısa vadeli düşünmek ve ona göre hareket etmek.
- Demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü gerektiğinde rafa kaldırmak.
- Liderlerin kişisel ruh hâli, karakteri, o anki duygu durumunun toplumsal ve stratejik çıkarların önüne geçmesi. Bütün bunların ortak sonucu, ülkelerin manevra kabiliyetlerini sağlam bir yaşam döngüsü ya da uzun vadeli bir stratejik zemin üzerine değil, söylemden söyleme savrularak, rüzgârın o anki yönüne göre kurmaları.
Sahnede Mehter, Kulise Düşen Gölge
Türkiye zirveye bir mesaj yüklemek istedi; mesajı alan, göndereni değil kendi tarihini gördü.
2004 İstanbul Zirvesi’nde George W. Bush’un Galatasaray Üniversitesi’ndeki konuşmasında arka planda Ortaköy Camii ve Boğaz Köprüsü vardı: “Doğu ile Batı arasında köprü” mesajı. Bu kez karşılama töreninde mehteran takımının kullanılması, birçok Balkan ve Doğu Avrupa ülkesinde çok farklı bir çağrışım yarattı<, tarihsel bir kaygı ve “gösterişçi”, “Şark usulü” bir izlenim. Bu tercihin bilinçli bir mesaj mı yoksa protokolün estetik bir refleksi mi olduğu tartışmalı; ama dışarıdan nasıl okunduğu nettir. Batılı basında zirve billboardlarının önünden geçen çarşaflı kadınları ya da yol çukurlarını gösteren kareler öne çıkarıldı — imgeler, niyetten bağımsız kendi anlatısını kurdu.
Türkiye’nin zirveye ev sahipliğinin ötesinde bir “vitrin” değeri yüklemeye çalıştığı da bu bağlamda not edilmeli. Oysa NATO zirveleri esasen ittifakın kendi karar mekanizmasının sahnelendiği, ev sahibinin yalnızca lojistik ve protokol sağladığı organizasyonlar. Türkiye’nin “güney kanadının komutanlığını alma” gibi beklentilerinin zirve gündeminde karşılık bulmaması da bu çerçevede okunmalı.
“Odada Aşk Vardı”; Var mıydı?
Zirvenin gündemi, ittifakın stratejik metinlerinden değil, liderin o günkü ruh hâlinden okundu.
Zirve öncesinde yabancı diplomatlara sorulan “Bu zirveden beklentiniz ne?” sorusuna verilen yanıtlar, toplantının gerçek gündemini ele verdi: birincil hedef, Donald Trump’ın kriz çıkarmadan “aile fotoğrafına” girmesi. Nitekim Trump zirve öncesinde sert çıkışlar yaptı, İspanya ve İngiltere’yi eleştiren ifadeler kullandı ama son basın toplantısında 180 derece bir dönüşle “odada aşk vardı, keşke orada olsaydınız” diyerek havayı değiştirdi. İttifakın bugün önemli ölçüde tek bir liderin öngörülemez ruh haline göre şekillenen kırılgan bir diplomatik koreografi üzerinde yürüdüğünün kanıtı. Barçın Yinanç’ın “Eşref saati” vurgusu boşuna değil.

Ukrayna: Zirvenin İlan Edilen Kazananı
Bir kelime değişti: Ukrayna artık korunan değil, koruyan taraf olarak tanımlanıyor.
Söyleşide üzerinde en çok durulan somut sonuç, Ukrayna’nın NATO’nun resmi açıklamasında yeni bir statüyle anılması oldu. Hasan Aygün’ün ifadesiyle:“NATO’nun resmi açıklamasıyla Ukrayna güvenlik katkısı sağlayan ülke olarak tanındı… kendisini korumasına yardım boyutundan Avrupa’nın güvenliği için savaşan bir ülke konumuna getirilmesi Ukrayna’nın.”
Bu, üyeliğe doğrudan kapı açmasa da sembolik olarak kritik bir eşik: Ukrayna artık yalnızca desteklenen değil, ittifakın güvenliğine katkı sunan bir taraf olarak resmî metne giriyor. Patriot füze sistemlerinin Ukrayna’da montajına varan bir düzeye gelinmesi de bu yönde okunuyor. Ancak bu “kazanç” hikâyesinin gerçek karşılığına dair bir uyarı da düşüldü: füzelerin “anahtarının” verilmesi, kısa vadede üretim kapasitesi anlamına gelmiyor; müttefik ülkelerin kendi cephaneliklerini önceliklendirme eğilimi hâlâ geçerli. Yani ilan edilen zafer ile sahadaki karşılığı arasında, izlenmesi gereken bir mesafe var.
Avrupa Ordusu: Adı Konmamış Ayrışma

Salonda telaffuz edilmeyen kavram, koridorlarda somut komuta mimarisine dönüştü.
Zirve salonlarında resmî olarak dile getirilmese de “Avrupa ordusu” kavramının perde arkasında giderek somutlaştığı aktarıldı. Bunun teknik karşılığını Barçın Yinanç şöyle özetledi: “En tepede SACEUR denilen bir komutanlık vardır. O komutanlık hep Amerika’daydı, Amerika’da kalmaya devam edecek. Ama onun altındaki komutanlıklar Avrupalılara geçiyor.”
Bu, “yük paylaşımından yük aktarımına” geçiş olarak tanımlanan sürecin somut mimarisi. Sürecin kritik sorusu, yeni merkezin Avrupa Birliği mi yoksa daha geniş bir “Avrupa” şemsiyesi mi olacağı. Fransa, AB çerçevesinde öne çıkmak isterken; Türkiye, İngiltere ve Norveç gibi AB dışı ama askerî açıdan güçlü ülkelerin de içinde olduğu daha geniş bir “Avrupa” tanımını savunuyor; AB merkezli bir yapı, Türkiye’yi otomatik olarak dışarıda bırakıyor.
Sürpriz aktör Kanada. Almanya ve Norveç ile kuzey güvenliği konusunda paralel görüşmeler yürütüyor, Danimarka ve Letonya ile Baltık güvenliğine katkı konusunda anlaşmalar yapıyor, ABD’ye bağımlılığını azaltacak bir “savunma bankası” kuruyor. NATO içinde “B planı” arayışının Amerika dışındaki üyeler arasında yaygınlaştığının somut göstergesi. Hasan Aygün’ün Rusya üzerinden yaptığı genel tespit, bu ayrışmanın neden bir güvenlik riski olduğunu özetliyor: “Rusya Avrupa’dan, veya NATO’dan güçlü değil. Rusya Avrupa’nın, NATO’nun farklı sesleri hazmetme kabiliyetini biliyor. Dolayısıyla zayıf bir ülke tek başına hareket ettiği zaman güçlü bir azınlık gibi düşünün.”
Zayıf ama birleşik bir blok, güçlü ama parçalı bir bloktan daha dirençli. NATO içi ayrışma eğilimleri doğrudan bir güvenlik zafiyeti olarak okunmalı.
Türkiye: Eksen Bulmak mı, Eksen Kaybetmek mi?

Türkiye, Avrupa’nın zayıflayan Amerika bağlamında kendine yer açtığını düşünüyor; gerçekci mi?
Yeni komuta mimarisi ve “Avrupa ayağı” tartışması, doğrudan Türkiye’nin nereye oturacağı sorusu… Türkiye, Amerika ile mi, dalgalı bir Avrupa Birliği ile mi, yoksa kendi ayakları üzerinde mi duracak? ABD tarafında Türkiye’nin dış politika sınıflandırmasında “Avrupa ülkesi” konumundan çıkarılıp “Orta Doğu ülkesi” kategorisine kaydırılma eğilimi olduğu aktarıldı. Kimlik siyaseti kadar somut politika sonuçları da doğurabilecek bir çerçeve kayması.
Türkiye’nin belirsizlik döneminde “muhtaç olunan bir ülke” mi, “like-minded” (aynı zihniyette) bir ortak mı olarak konumlanacağı sorusu, büyük ölçüde Türkiye’nin kendi elinde. Kısa vadede Avrupa’nın savunma yükünü artırması, Türkiye’ye manevra alanı açan bir “fırsat penceresi” yaratıyor. Bu pencerenin kalıcılığı iki riske bağlı: Avrupa’da Rusya’ya karşı daha yumuşak duran popülist iktidarların güçlenmesi (Fransa’da Le Pen, Almanya’da aşırı sağ örnekleri) ya da tam tersine Avrupa’nın kendi savunma sanayisini hızla güçlendirip Türkiye’ye duyduğu ihtiyacı azaltması. Her iki senaryoda da “bulunmuş” görünen eksen, elden kayabilir. Eksen, karşılıklı çıkar hesabının bir sonucu, kalıcı bir ittifak zemini değil.
S-400, F-35 ve Dubai Formülü

Türkiye’nin F-35 programına dönüşü, ironik biçimde yine Rusya üzerinden meşrulaştırılıyor
S-400 alımı yüzünden programdan çıkarılan Türkiye, “Avrupa kanadının güçlendirilmesi” gerekçesiyle F-35’e geri dönme talebini gündeme getiriyor. Sorunun teknik özünü Hasan Aygün şöyle açıklıyor: “S-400 gibi bir sistemin NATO yapısı içinde yeri yok. Software, Batı’dan bilgi almak üzere kurulmuştur. Bunun gibi birçok kavram var.”
Ödemesi yapılmış altı uçağın teslimi teknik olarak S-400 sorunundan bağımsız değerlendirilebilirken, yeni alımlar için S-400 meselesinin çözülmesi ön koşul olarak duruyor. Tartışılan çözüm önerileri arasında S-400’lerin üçüncü bir ülkeye (Birleşik Arap Emirlikleri/Dubai) devri ya da NATO kontrolündeki bir üste (İncirlik gibi) depolanarak işlevsiz hâle getirilmesi yer alıyor. Barçın Yinanç’ın saptamasına göre her iki senaryo da hukuki engellerle karşı karşıya: “Yasada öyle bir ifade var ki İngilizce ‘dispossessed’, elinden çıkarma, topraklarından çıkarma anlamına gelecek bir ifade olduğu için… Rusya’nın onaylaması gerekiyor bir üçüncü ülkeye gitmesini.”
Sistemleri depoya kaldırmak yetmiyor; Rusya’nın onayı olmadan üçüncü bir ülkeye devir dahi hukuken tıkanabiliyor. BAE seçeneğinin ise Türkiye ile bu ülke arasında özellikle Afrika’da yaşanan vekâlet rekabeti nedeniyle gerçekçi bulunmadığı ayrıca belirtildi. Sürecin arka planında ABD içi güç dengeleri de etkili: Trump’ın kişisel taahhütleri, Kongre’deki lobiler ve özellikle İsrail lobisinin etkisiyle sınırlanabiliyor.
Değerler Meselesi: Söylemde Var, İçerikte Yok

İki taraf da adım bekliyor, ikisi de atmıyor; bedelini, on yıl sonra tarihe bakanlar ödeyecek.
Türkiye-AB ilişkilerinin zirve sırasında gölgede kalması tesadüf değil: taraflar yıllardır aynı cümleleri tekrarlıyor; “yedi kriter”, canlandırılamayan gümrük birliği, vize serbestisi vaatleri… içerik doldurulamıyor. Bir Avrupalı diplomatın aktardığı sözleri Barçın Yinanç özetledi; Türkiye ne istediğini çok net biliyor, ama AB karşılığında ne vereceği konusunda kendi içinde bölünmüş durumda ve net bir pozisyon alamıyor.
Bu “ara dönemde” Türkiye’nin demokratik gerileme konusundaki eleştirilerin AB tarafından büyük ölçüde sessizce geçiştirildiği belirtildi. Sessizliğin kalıcı bir hoşgörü olmadığı, stratejik ihtiyaçtan kaynaklandığı da vurgulandı. “Her an Türk ordusuna ihtiyaç duyabiliriz” hesabı eleştirileri geçici olarak bastırıyor. Barçın Yinanç’ın bu ayrımı yapan cümlesi, söyleşinin en keskin anlarından biri: “Türkiye Erdoğan’dan büyüktür derim. Maalesef dünyada öyle bir bakış var ki Türkiye’ye baktıklarında sadece Cumhurbaşkanı’nı ve yirmi yıllık iktidarı görüyorlar.”
Bugünün stratejik sessizliği, yarının tarihsel kaydını değiştirmiyor: on yıl sonra geriye dönüp Ankara Zirvesi’ne bakıldığında, dönemin Batı basınında Türkiye’deki demokrasi sorunlarına dair haberlerin de hatırlanacağı belirtildi. Ayrıca kritik bir ayrım yapıldı; Türkiye’nin kendine özgü jeopolitik önceliklere (Rusya, İran ile ilişkiler) sahip olması başlı başına bir sorun değil. Sorun, bu farklılığın Batılı ortaklara doğru iletişilememesi. Mehter gibi sembolik tercihlerin de karşı tarafın zaten var olan önyargılarını beslediğini unutmamak gerek. Barçın Yinanç’ın deyimiyle: “Gogol demiş değil mi? Duvarda silah asılıysa patlar.”

Bekleyen İki Dosya: Kıbrıs ve Hürmüz
“Meseleyi park etmek” ve “karşılıklı kullanışlı olmak” kavramlarına iki örnek
Kıbrıs’ta somut bir çözüm beklentisinden çok, BM Genel Sekreteri’nin görev süresinin Aralık ayında dolmasından önce diplomatik trafiğin hızlanacağı öngörüldü. Bunun nedeni çözüm iradesinden çok, tarafların “bir şeyler oluyormuş” görüntüsünü sürdürme ihtiyacı. Barçın Yinanç bu döngüyü şöyle tarif etti: “Ben önümüzdeki altı aylık sürede… Kıbrıs diplomasisinin hızlanmasını bekliyorum. Çözüm bulunacak anlamında demiyorum ama “mış” gibi yapılması isteniyor.”
Bu “mış gibi” diplomasisinin emsali geçmişte de yaşandı: S-300 sistemlerinin Kıbrıs’a gönderilip orada devre dışı bırakılması. Hasan Aygün’ün özetiyle, “S-300’ler Kıbrıs’a giden, onlar da aynı şeye uğramışlardı. Kapatıldılar, gittiler, bitti olay.” Kıbrıs, yıllardır tam olarak bu işlevi görüyor: çözülmeyen ama ihtiyaç duyulduğunda devreye sokulabilen bir “bekleme odası.”
Hürmüz Boğazı daha yeni, ama aynı mantıkla ilerleyen bir dosya. Zirvede kapalı kapılar ardında konuşulduğu aktarılan soru şu: olası bir mayın temizleme operasyonunda Türkiye’ye rol verilip verilmeyeceği. Avrupalı müttefiklerin bu konuda geri adım attığı, ABD’nin bu isteksizlikten rahatsızlık duyduğu belirtildi. Hasan Aygün’ün ifadesiyle: “Amerika’yla F-35 veya başka bir konuda birtakım tavizler alıp bunun karşılığında Hürmüz’de mayın temizleme işi ihalesi üstümüze mi kalacak, onu ben merakla izleyeceğim.”
Türkiye’nin “gerektiğinde başvurulacak” bir aktör olarak tutulması, meselenin kapatılmasından çok açık tutulmasıyla mümkün oluyor. Park edilen, yalnızca sorunlar değil; Türkiye’nin bu sorunlar üzerinden kazanabileceği kalıcı bir konum da aynı şekilde askıda bırakılıyor.

Kısa Vadenin Kazançları: Şam’dan Ottawa’ya
“Karşılıklı kullanışlılık” kavramının somut vaka çalışmaları:
Suriye cephesinde, Ahmet El Şara’nın Ankara üzerinden Trump ile görüştürülmesi ve Suriye’nin terörü destekleyen ülkeler listesinden çıkarılması, Türkiye’nin bölgesel arabuluculuk rolünü güçlendiren bir kazanım oldu. Ancak bu kararın alınış biçimi de aynı ölçüde öğretici: karar, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun doğrudan inisiyatifiyle değil, Trump’ın kişisel onayıyla alındı başkanlık adaylığı hesabıyla İsrail lobisinden çekinen Rubio adımı tek başına atmaktan kaçınmış. Türkiye’nin El Şara’yı Ankara’ya getirmesi, bu iç siyasi çıkmazı aşmanın bir yolu olarak okunmalı: Rubio’ya “patron istedi, ben uyguluyorum” deme imkânı tanıyan bir manevra.
Kanada cephesinde, Karabağ Savaşı sonrası uygulanan İHA kamera sistemleri ambargosunun sessizce kaldırılması ve küçük ölçekli sivil nükleer teknoloji iş birliğine geçilmesi, Türkiye’nin Batı ile alternatif ortaklık kanalları arayışının bir parçası. Mantık aynı: yıllardır “Türkiye’yi Rusya’ya itmeyin, siz de bir çekim gücü olun” çağrısına, ancak konjonktür değiştiğinde karşılık verildi.
İsrail cephesinde ilişki, gerilim üzerinden ilerledi. Netanyahu’nun sert açıklamalarının, Türkiye’yi tahrik edip orantısız bir tepki almaya ve böylece ABD Kongresi nezdinde F-35 satışına karşı bir gerekçe üretmeye yönelik taktik olabileceği değerlendirildi.
Her biri, o anki konjonktürün ürettiği bir fırsat penceresinden ibaret — ve pencere kapandığında yerinde kalıcı bir yapı bırakıp bırakmayacağı, bugünden kestirilemiyor.
Bu makale, “Fikir Buluşmaları” programında Yaprak Özer’in moderatörlüğünde Hasan Aygün ve Barçın Yinanç ile yapılan NATO Ankara Zirvesi değerlendirme söyleşisinden derlenmiştir.
NATO 3.0 ne demek?
NATO 3.0, ABD’nin bazı askerî sorumluluklarını Avrupa’ya aktardığı ve Avrupa ülkelerinin savunma kapasitelerini daha fazla üstlenmeye başladığı yeni ittifak düzenini tanımlıyor.
Ankara NATO Zirvesi’nin kazananı kim oldu?
Söyleşide zirvenin ilan edilen kazananı Ukrayna olarak değerlendiriliyor. Ukrayna artık yalnızca korunan bir ülke değil, Avrupa güvenliğine katkı sağlayan bir aktör olarak tanımlanıyor.
Türkiye NATO Zirvesi’nden ne aldı?
Türkiye somut ve kalıcı bir stratejik kazanımdan çok, Avrupa’nın güvenlik ihtiyacının arttığı geçiş döneminde yeni bir pazarlık ve manevra alanı elde etti.
Türkiye F-35 programına geri dönebilir mi?
Ödemesi yapılmış uçakların teslimi ile yeni F-35 alımları ayrı dosyalar olarak değerlendiriliyor. Yeni alımların önündeki temel engel S-400 sistemlerinin statüsü olmaya devam ediyor.
Avrupa ordusu Türkiye’yi dışarıda bırakır mı?
Savunma yapısının Avrupa Birliği merkezli kurulması Türkiye’yi dışarıda bırakabilir. Daha geniş bir Avrupa güvenlik mimarisi ise Türkiye, İngiltere ve Norveç gibi AB üyesi olmayan NATO ülkelerine alan açabilir.