Meyhanenin Dijitali Nasıl Olur?

Yüzyıllık gelenekleri aslına yakın hem de zamanın ruhunda hizmete sunmak meziyet.  Meyhanenin dijitali de böyle bir şey! Olur mu demeyin oldu. Diyelim yakın arkadaşınız Gana’da bir projede gelecek 2 yıl göremeyeceksiniz, diğeri Sidney’de, bir başkası İstanbul, siz Londra’da. Diyelim aile bireyleriniz pandemi nedeniyle uzak düştü birbirine… Diyelim aynı şehirde ama bugün olduğu gibi kapalı kaldık… Kopalım mı birbirimizden! Yok mu bunun çaresi?

Dijital meyhanenin fikir babalarından Tan Morgül’e, yüzyıllık bir geleneği dijitale taşımanın hikayesini anlattırdım, kutu dışı düşünmenin püf noktasını sorguladım, nereye gittiğini konuştum. O Londra’dan katıldı… Zoom’da toplantılara, video çekimlerine alıştık,  yemek yemek, hal hatır sormak, kadeh kaldırmak hasret gidermek biraz da efkar atmak neden olmasın….

Daha fazla anlatmaya hacet var mı, sanmam söyleşi konuşsun hayal gücünüz çalışsın.

Tan Morgül kültürel incelemeleriyle tanıdığımız bir araştırmacı yazar. Çalışmalarından “Türkiye’de Farklı Olmak”, “Rakı and Fish”, “İstanbul Meyhaneleri” diye sıralasam anımsayacaksınız.

İstanbul sevdalısı kültür aktivisti.  Renkli kimliği var… “Büyük bir hayat yaşamaya çalıştık işte…” diye tanımlıyor denizden balığa, meyhaneden rakıya sürdürdüğü çalışmalarını…  “Hala da yaşamaya çalışıyoruz” diyerek, İstanbul parantezini şöyle formüle bağlıyor: “Ben İstanbul Kuzguncukluyum… Dört yıldır Londra’da yaşıyorum… 47 yaşındayım, şu anda Londralı olabilirim ama İstanbullu kimliğim hala daha baskın. O da yaptığım işlerden yazdığım yazılardan, hala Türkçe yazıyorum. İstanbulca yazıyorum diyebilirim.

Yaprak Özer: İstanbulca ne demek?

Tan Morgül: O kadar o şehrin dokusu kimliği yer etmiş ve üzerine kafa yormuşum ki, çıkmıyor. O şehrin sokaklarında aktivizm yaptım… Kitabını yazdım, dergisini, belgeselini yaptım… daha ne yapılır bir şehir için bilemiyorum ama elimden geldiğince yaptım.  Sonra da küstüm buralara geldim diyeceğim sert bir özet olacak…

2010-11 yıllarında balık yazmaya başladım… Ama ondan önce İstanbul Meyhaneleri Rehberi yazmıştık Ulus Atayurt’la. 150 meyhane gezdik bunun 130’unu yazdık. O dönem için memleketin ilk meyhane rehberiydi ki, gastronomik açıdan değil, kültürel, yapısal, bölgesel açıdan yazmaya çalıştık. Araya güzel anekdotlar soktuk meyhane tarihinden, meyhane hikayesine girmeye başladık.… Meyhane kültürü ve rakı üzerine araştırmalar yapan Metin Solmaz’la rakı dergisi projesi vardı olmadı, rehber oldu. Sonra ben B:ra dergisi bira kültürüyle uğraşmaya başladım ve Radikal’de balık kültürü yazmaya başladım. Derken Akdeniz’de 12 ülkeyi gezip balık kültürüne baktığım “Rakı and Fish” kitabını yazdım. Arada İstanbul Meyhaneleri belgeseli yaptık. Bunların hepsi 4-5 senede oldu. Yoğunlaştırılmış bir İstanbul meyhane ve keyif kültürü diyeyim. Meyhane deyince, İstanbul muhabbet kültürü hikayesine girmiş oldum 2010’la 2015 arasında. Bunların seyrelmeye başladığı, yasal olarak içki kültürüyle ilgili bir şeyler yapmanın daraldığı zaman da kalktım Londra’ya geldim. Londra’da da bira kültürü mekan kültürü danışmanlık yapmaya devam ettim.

Halen futbol kültürüyle ilgili İthaki Yayınları’nın kitaplarının yayın koordinatörlüğünü yapıyorum. Yazarlarının çoğu İngiltere’den. Kitaplar bulup Türkçeye kazandırıyoruz. Burada bira – Pub kültürü önemli… Derken, burada istediğimiz gibi bir meyhane yok niye meyhane açmıyoruz değil, niye meyhane yapmıyoruz dedik.  Son dönemlerde Avrupa’da ve dünyada çok popüler olan “pop-up” mekan etkinliği yani mekanı sırf o etkinlik için dönüştürme fikrini  Aralık ayında hayata geçirdik. Bir cafe’yi aldık meyhaneye çevirdik çok büyük ilgi oldu. Dört kere yaptık. Beşincisinde bir Rembetiko etkinliği yaptık. Peşinden pandemi geldi.  Hepimiz eve kapanınca, Memet Ali Alabora’dan böyle bir fikir çıktı…

Yaprak Özer: İşin dijital kısmında ne yaptınız?

Tan Morgül: Aslında oldukça kompleks bir alan. Mart’ın son haftasında her yer kapandıktan 1-2 hafta sonra başladık ve Eylül’ün sonuna kadar nefes almadan yoğun bir tempoyla hem bu etkinlikleri düzenledik hem de arka planındaki sistemi organize etmeye çalıştık. Ekranda insanlar 3-4 kişilik arkadaş gruplarıyla bizim meyhaneye geldiler, yanlarında başka masalar da oldu.

Siz hakiki bir meyhanedeki gibi arkadaşlarınızla konuşabiliyorsunuz ama aynı ekranda diğer masaları da video olarak görebiliyorsunuz. Ve eğer bir tanıdığınız varsa veya muhabbet koyulaşmışsa, ekrandaki diğer grup masasına geçebiliyorsunuz. Memet Ali’yle, o Barba ben Zorba olarak ZorBarba bu etkinliklere normal meyhanedeki gibi ev sahipliği yaptık. Bütün masalara konuşma hakkımız vardı, ben meyhane kültürü, o anekdotları anlatıyordu. Sonra biz masa masa gezip muhabbete devam ediyorduk.

Yaprak Özer: Neden hep –di’li geçmiş zamanla konuşuyorsunuz?

Tan Morgül: Güzel soru… Devam ediyoruz aslında.  Google Meet üzerinden, Memet Ali’nin organizasyonunda yapılıyordu; ama özel bir yazılım yaratıyoruz artık kendi evimiz kendi mekanımız olacağı ve oradan yapacağımız için bütün sistemi kontrol edebileceğiz, hatta ileriki zamanlarda bu sadece online meyhane fikri değil, farklı bir video sosyalleşme, insanların bir araya gelebileceği farklı bir video platformu… Ve burada meyhane dışında da birçok şey yapılabilir. Bizim dışımızda da insanlar kendi etkinliklerini yaratabilecekler burada…

Yaprak Özer: Altı tane masa var, rezervasyon yapılıyor. Dünyanın her tarafından meyhaneye gelebiliyorsunuz… Nasıl işliyor anlatır mısınız?

Tan Morgül: Aynen… Sohbetlerini duyamıyorsunuz aynı meyhanedeki gibi. Normal meyhanedeki gibi muhabbeti kendi masanızda yaparsınız ya… Hakiki meyhanenin yerini tutmuyor, tutamaz böyle bir şey… Böyle bir dönemde güvenli bir şey, evinizden bağlanıyorsunuz, uykunuz gelirse, bir tuşa basıp odanıza geçip uyuyorsunuz. Pandeminin yarattığı bu belirsizlik ve sıkıntılı zamanlarda mekanlar da kapanmıştı. E meyhane sadece mekana veya bizim muhabbetimiz mekana bağlı bir şey değil. Her ortamda yaratabilecek bir zihne, keyfe ve akla sahibiz. Ürün bu…

Yaprak Özer: O zaman pandemi bitmesin mi?

Tan Morgül: Pandemi bitsin canım… İnsanlar gitsin hakiki yani normal meyhanelerde hayatlarına devam etsinler ama unutmayalım pandemide hızlandırılmış bir şekilde online yaşam, eğitim, çalışma ve paylaşımının mümkün olduğunu gördük… Bu, birçok insana zaman, enerji kazandırdı. Artık eskisi gibi olmayacak. Neyin nasıl tam olacağını bilemiyoruz ama bazı şeyler eskisinden farklı olacak… Unutmayalım bu pandemi sadece Türkiye’ye, Avrupa’ya gelmedi.  Bütün dünyaya aynı anda geldi ve bütün alt sistemleriyle yaşamın kendisi online sistemde aktif olarak dönüştü. Niye bu işin keyfi de dönüşmesinin ürünü diyelim…

Yaprak Özer: Kim ne yiyor ne içiyor, anlatsanıza… Benim masam zengin… sizinkisi üç tane leblebi mesela…

Tan Morgül: Istanbul Elsewhere diye instagram hesabımız ve meyhaneelsewhere.com’dan rezervasyonla ilerleyebilirsiniz. Sonra arkadaşlarınızla buluştunuz geldiniz. Hiç kimsenin mezesine ne yeyip ne içtiğine karışmıyoruz. Bizim için asıl olan muhabbet… Hakiki meyhanenin mezesi zaten muhabbettir. Diğerleri yancıdır, muhabbetin harlayıcısıdır bir beyaz leblebiyle rakıyla katılabilirsiniz. Gana’dan bağlanan arkadaşımızın rakı bulma sorunu varsa, o onu şarapla telafi edecektir. Veya şarap içenler de oluyor. Bira en az içileni ama genelde şarap – rakı…

Yaprak Özer: Meyhanenin çıkış noktasında ille de rakı yokmuş değil mi?

Tan Morgül: E binlerce yıl şarap yalnız meyhanede… Rakının meyhanede egemen olmasının tarihi 50-60 senedir.

Yaprak Özer: Aydın Boysan güzellikle saygıyla anacağımız insanlardan birisi Şöyle demiş: “Yani fasulye pilakisi çatalla yenince tabak temizlenirdi. Şimdiki gibi salça gölünde fasulye taneleri yüzmezdi. Eleştirisini de hiçbir zaman eksik etmezdi. Tabaktan bir kaşık pilaki alınca başta beyaz peynir bütün mezeler al kanlara boyanmazdı.” Ayrı bir kültür var yani… Sandviçle dahil olmak pek de makbul değil herhalde…

Tan Morgül: Rakıyla beraber makarna yendiğini gördüğümüz zaman biz de Memet Ali’yle müdahale ediyoruz, yalan yok şimdi… Ama şimdi şöyle bir şey… Ne bileyim bir meyhanemiz olsa, zaten meze dolabımız belli… O dolaptan seçiyor insanlar onları iyi yapıyorsunuz. İyi yapmanız lazım ki rakı içerken o keyfi yaşasınlar o lezzeti alsınlar… Ama online ortamda biz ancak tavsiyelerde bulunabiliyoruz; cacık iyi gider… Pilaki, fava iyi gider falan gibi şeyler… Ama yani insanlar ekranın başında yalnız eşleriyle dostlarıyla oturuyorlar. Ama genelde çoğunluk yalnız oturuyor ekran başına… Rakısını koyuyor… Herkes benzer bildik mezeleri yapıp geliyor. Şunu da unutmayalım. Her şeyden meze olur. Ama rakının yanında ille şu olur bu olurdan ziyade, çünkü yüksek alkollü ve anasonlu bir içki… Yani o yüksek alkol engelleyecek ve içme süresini uzatacak bir keyifle yeme biçimi olması lazım. Tabii ki sandviç makarna falan bunlar hız açısından da kültürel açıdan da onu çok beslemediği için olmuyor. Ama sadece beyaz leblebi koyup da ufak ufak rakı da içilebilir bir beis yok.

Yaprak Özer: Yahya Kemal her akşam sofrasını bayağı donatır, kuş sütü eksik denilecek kıvamda olur  pek bir şey yemeden kalkarmış… Kırmızı turp yemediği şeylerden biri… Bir gün masa gene aynı ama turp yok, “Niye yok?” demiş… “Efendim yemiyorsunuz onun için koymadık…” O da “Ben sofraya konulan her şeyi yemek zorunda değilim. Onların bazıları benim göz mezemdir” demiş.

Tan Morgül: Dünyanın en şanslı mekanlarından ve içkilerinden biri diyebilirim. O kadar genç bir içki ama arkasında 30’lar 40’lar 50’ler 60’lar 70’lerin müthiş bir üdeba kuşağı… Şair edebiyatçı romancı kuşağını almış, onların mekanı meyhane ve içkisi rakı olmuş bir kültürden bahsediyoruz. Yani bu kadar kısa zamanda bu kadar kültürün oluşması sadece tarihle ilgili değil… Son yüzyılda arkasında bu kadar ciddi edebi ve entelektüel bir grubun da olmasıyla ilgili bir şey… Çok şanslı içki ve mekan…

Yaprak Özer: Gençler mi geliyor? Nasıl bir ekip var?

Tan Morgül: Karışık… Yani oldukça genç üniversiteyi bitirmiş diyelim… Oradan 60 yaşına kadar alabiliyoruz. Ağırlıklı yoğunlaştığımız yaş grubu 30’la 50 arası diyelim ama onun dışında da katılım oluyor… 800’e yakın insan geçmiştir herhalde online meyhaneden… Birden fazla gelen müdavimlerimiz var. Defalarca gelip giden, hatta bizim online meyhanede tanışıp da sonradan WhatsApp grubu kurmuş insanlar da var…

Yaprak Özer: Kadın erkek dağılımı nasıl?

Tan Morgül: Galiba kadınlar ağırlıkta olabilir… İleride belki bunun sosyolojik nedenleri üzerine başka birisi araştırma yapabilir. Bana hep sorarlardı… Meyhane açmayı düşünüyor musun diye… Hayır meyhaneyi konuşmayı, yazmayı istiyorum derdim. Her gün gidip bir meyhaneyi açmak istemiyorum. Günün sonunda bir meyhane açtım ama onu da online olarak açtık.

Yaprak Özer: Nasıl başladı?

Tan Morgül: Tabii başlarda çok zordu. Yani en temel soru: Bunun zoom’dan farkı ne? Nisan’ın ilk haftası denememizi yaptığımız zaman da arkadaşlar, “aa hakikaten enteresanmış” diye başladı ama sonradan hadise daha da ciddi şey oldu…

İnsanların katılımları ve bizim de birazcık kendimizi test etmemizde mevzu daha da gelişti. Gelip de online ortamda, ne bileyim sokakta bir İngiliz’e sorsanız, bak yan masayı da görebiliyorsun dediğin zaman “niye göreyim ki yan masayı” diyebilir… Onun için son derece saçma bir şey olabilir ama bizim için değil… Bizde meyhanede atmosfer vardır. Ocak ayında bir arkadaşım pop-up meyhanede “Şu arkadaki uğultuyu özlemişim” dedi… Ses vardır ya meyhanede, biz de uğultunun dijital halini yapmaya çalışıyoruz online meyhanede… Meyhane Elsewhere’de… Bu arada adı “Meyhane Elsewhere”. Yani her nerede meyhane oluyorsa veya her yerde İstanbul, projenin ismi…

Yaprak Özer: İyi bir iş modeli mi bu? İyi bir iş olacak mı?

Tan Morgül: Umarım olur. Çok yorulduk. Test ettiğimiz gruplar uzmanlar arasında uluslararası bu sistemlerle, altyapılarla uğraşan insanlar da var, onlar da önemsiyor beğeniyor. İyi yolda olduğumuzu düşünüyoruz. Ama olmazsa da çok eğlendik diyeceğiz pandemi döneminde…

Yaprak Özer: Bir zamanlar İstanbul’da 1200+ meyhane varmış… Bu kadar meyhaneden geriye kaç kaldı? Mesela bu pandemide Refik kapandı… Üzüldüm gerçekten…

Tan Morgül: Valla Refik’in kapanması sembolik olarak çok önemlidir. Çünkü bir şehrin şehir olabilmesi için çok uzun geleneklerin uzun yaşayan mekanların olması gerekiyor… Eğer sizin şehrinizde Refik gibi İstanbul meyhane sahnesinin en önemli uzantılarından bir mekan yaşayamıyorsa, şehrin aldığı yaranın boyutunu anlayabilirsiniz. Biz 2010’da yazdık Meyhane’yi ve sadece meyhanelere ve balık lokantalarına baktık. Bazı kriterlerimiz vardı. İşte belli bir yaşta, belli özelliklerde olması… Çok fazla da açılan var… İstanbul meyhane sahnesi aslında büyüyor ve genişliyor. Ve insanlar meyhaneleri de kullanıyorlar ama tarihe bakarsanız, Osmanlı halklarının yaşadığı dönemde meyhanecilerin çoğu Rumlardı.

İstanbul’da çok fazla meyhane vardı. Yani bırakın Galata, Pera Eminönü bölgesini, Boğaz meyhaneleri… Ben Kuzguncuk’ta yaptığım bazı çalışmalarda 1960’larda 50’lerde bile 16 tane falan meyhane olduğu söyleniyordu. Şimdiki meyhanelerdeki gibi değildi bir de o zaman İstanbul meyhaneleri… Küçücük mekanlar… İnsanlar eğlenmeye değil özellikle Boğaz meyhaneleri ve semt meyhanelerinde bir rutinin parçası olarak gidiyorlardı. İş çıkışı uğruyor bir iki tek atıyor sonra evine gidiyordu, yemeğini evinde yiyordu. Ama haftanın dört beş günü yapıyordu. Öyle oturup dört beş saat geçirmiyordu. Galata bölgesi başka… Pera ve Galata bölgeleri eğlenme ve çok fazla uzun süre geçirilen bölgeler… Ama meyhanelerde büyük semt meyhaneleri ve Boğaz meyhaneleri bir rutinin parçasıydı.

Kadın gitmiyordu, çok nadir… Adalarda belki veya Pera bölgesinde kadınların gidebildiği meyhaneler görebiliyoruz ama şey hayatının önemli parçalarıydı… Küçücük… Kocaman yerlere de ihtiyaç yoktu. Şimdi belli arterlere sıkışmış -memleketin geldiği muhafazakarlık seviyesi gereği- ve yüksek kiralar ödeyen, içkiye yüksek para ödeyen, haliyle çok farklı sıkışmış kimliklerde hizmet vermek zorunda olan mekanlara dönüştü… Bu da bir kültür için sıkıntılı bir şey… Halbuki mekan kiraları düşük olsa, mekanlar küçük yerlerde de yaşayabilse, içki bu kadar pahalı olmayıp, iyi bir kontrolle açık da satılabilse… Yunanistan’da var mesela, açık şarap satılabilse, İspanya’da da var… Rakının, yüksek alkollü içkinin açık satılması sıkıntılı bir şey bizim gibi ülkelerde… Ama içki denilen hadiseye kriminalize değil de kültürel hayatın parçası ve normalleşmenin önemli zeminlerinden biri olarak bakılsa, o zaman bizim meyhane kültürü dediğimiz şey bambaşka bir şey olurdu.

Bir yandan da mesela meze ile ilgili çok önemli bir gelişme oldu… Bu ciddi bir araştırma konusu… Üzerine ciddi düşünmek lazım. Uzun yıllar meyhane mezeleri çok basit, az ve sade yani…

İstanbul olduğu için balık… Turşu, haşlanmış patates, haşlanmış yumurta, nohut, hatta bazen sulu yemek… Şu anda gördüğümüz mezeler bir taraftan İstanbul’un çok kültürlü payitaht mutfağının yemekleri… Ve bunlar her gün yeniden üretilerek-hani az önce göz mezesi dediniz ya Yahya Kemal’den-bütün şehrin göz mezesi olmaya devam ediyorlar. Lezzetinden bahsetmiyorum, çeşitliliğinden ve sembolizminden bahsediyorum. Yani bir içki veya mekana ayrılmış bu kadar güçlü bir yemek okulunun oluşması da enteresan bir şeydir. Bu kadar basit mezelerden bu noktaya gelinmesinin nedenleri ayrı bir şeydir ama öyle veya böyle şu anda meyhanelerde bence artık abartılı şekilde 40-50 tane meze var. Bir taraftan da bu kadar geniş bir seçkiyi, lezzeti küçük tabaklarda başka bir mekan kültüründe görmek zor hakikaten… Çünkü bir de bunun tarihsel ve kültürel nedenleri var.

Yaprak Özer: Özel bir de sunum şekli var…

Tan Morgül: Raconu var, kendi kültürü var… Bu kültür nasıl gelebilir? Kulaktan kulağa sözle anlatılarak… Mekanlarda yaşayarak… Ama bir taraftan da bunu asırlardır yaşatan insanlar gitmiş… Rumlar gitmiş… Çok az Rum ustadan el alan bunu şu anda hala devam ettirebiliyor. Yani yeni açılanlar zanaatkar geleneğinden bihaber… Okuyarak yapıyorlar, kulaktan duyarak yapıyorlar. 40’lar 50’ler 60’larda bu kültürü geçmişten üstlenip bu kültür üzerine yazan bir edebiyatçı ve şair kesimi var. Yani onların sayesinde aslında bu kültür iyi ki de fazla romantize edilip duygusallaşıp bu forma geldi. Yoksa meyhaneler uzun yıllar oldukça kapalı kültürlerdi. Yani bu yüzden çizim çok fazla elimizde, Reşat Ekrem Koçu gibi gündelik hayat tarihçileri olmasa, meyhanenin içlerine dair de bilgi sahibi olamazdık.

Yaprak Özer: E peki siz de şimdi aynısını yapmıyor musunuz aslında? Siz bir yandan da oluşumu devam ettirme devinimi içerisindesiniz.

Tan Morgül: İnşallah… Hakiki meyhaneler zaten onu müdavimleriyle ve iyi barbalar veya işletmecilerle var olacak… Yani bu işi ne kadar online… Yeni normal artık… Online’da da insanlar içecek, sosyalleşecek… Zaten sosyalleşiyor online ortamlarda… Buna böyle birazcık daha Alaturka demeyeceğim, Ala İstanbulite bir yaklaşım yapıp biz böyle bir fikirle çıktık ama fiziki İstanbul meyhanesi umarım daha da gelişerek güzelleşerek yaşamaya devam eder.

Yaprak Özer: Başka neler var planda?

Tan Morgül: Valla ben balık kültürüyle uğraşmayı seviyorum. Kitap da yazdım zaten… En son uzun bir araştırmamı yayımladım lakerda üzerine… Lakerda yazısı… Biz Levon’la program yapıyorduk. Levon Bağış’la pandemi döneminde… Perşembe günü instagram yayını… Şimdi hoş bir proje var kafamızda… Onunla ilgili bir şeyler düşünüyorum.

Mert Gökalp, orfoz belgeselini yaptı. Bizim beraber bir belgesel projemiz vardı… Mert’le bir şeyler düşünüyorum.

Bir de İngilizce bir Akdeniz geleneksel balık saklama yöntemleriyle ilgili bir kitap yazma projem var. O da Besim Hatinoğlu arkadaşımızla…

Balık ve yeme-içme kültürüyle ilgili projeler devam ediyor ama şu andaki en önemli öncelik bu bizim Memet Ali’yle Akın’la beraber yaptığımız online sosyalleşme video platformu…

İnsanları bir araya getirmeyi seviyoruz. Bunun için bir şey yaptık ve bir araya getirmeye devam edeceğiz ve uzun yıllar da insanların keyif alacağı şeyler yazıp çizmek hoşuma gitti yani… Üslubuma da yansıdı. Elimden geldiğince de bunlara devam etmeye çalışacağım.

Artık burada yayımlanacak bir kitap yazmak istiyorum. “Rakı and Fish” kitabım da İngilizceydi. Ben Cultural Studies-Kültür İncelemeleri masterından sonra 2005’te tezimi yazıp Bilgi Üniversitesi’nde, akademi kısmını kapadım. Alacağımı aldım diyemem tabii… Daha çok şey alınması lazımdı ama ne bileyim bana göre değildi ve zaten aslında doktora yapmayı bile düşünmüyordum. Dolayısıyla erken vedalaştım.

Yaprak Özer: Demişsiniz ki siz, “Balıkçılık yalnızca avlanmak değil ki, bunun etimolojiden tarihe zanaatten sofraya büyük bir kültür fenomeni…” Balık hakları demişsiniz mesela… Bazı şeyleri dert ediniyor olmak güzel…

Tan Morgül: Ya bugün bir söyleşi yaptılar. İşte lüfer lezzetine dair konuşmak istiyorlardı. Artık balığın lezzeti hakkında konuşmak bana zul geliyor, dedim… Hakları üzerine konuşmak, eğer konu lüferse tabii… Çünkü yani İstanbul’a yakın zamanda gittiğimde tezgahlarda korkunç manzaralar gördüm. Defne yaprağının bile küçüğü… Yani akıl alır gibi değil… suç gibi geliyor bana… Bu deniz hayatı, deniz canlıları ekosistemi- bunu birkaç yerde tekrarladım, tekrarlamakta beis görmüyorum-bizim süpermarketimiz değil ki! Bu canlılar sadece bizi beslemek, bizim sofra fantezimizin parçası olmak için var olmuyorlar. Bu ekosistemin değerli parçası… Ve biz sınırsızca insafsızca avlanmaya devam ediyoruz.

Ben balık kültürü balık lezzeti yazacakken balık hakları yazmaya başladım 2011 senesinde… O sıralarda Fikir Sahibi Damaklar’ın, Greenpeace’in de kampanyası vardı.

Zanaat dediğimiz zanaatkarlık dediğimiz hadise de önemli… İyi bir zanaatkar hangi konuya yaklaşırsa yaklaşsın ona kapsamlı bakma yeteneği ve nispeten izan ve doyma yeteneği de vardır. Eğer siz zanaatkar değilseniz, o işi sadece para kazanmak için yapıyorsanız, kendinizden başka hiç kimseyi umursamayacaksınız… İşte burada madem böyle insanlardan oluşan bir topluluk var. O zaman da devletin regülasyon ve ceza denetim mekanizmasını geliştirmesi gerekiyor. Olmayınca memleketin karası da denizi de çöle dönüyor. Yazık günah oluyor…