Ölümsüzlük, insanlığın en eski masallarından biri. Tanrıların ayrıcalığı, simyacıların hevesi, bilim kurgunun silahı, zenginlerin tuhaf kaprisleri… Hikayenin özeti bu.
Sağda solda pıtrak gibi çıkan okuması kolay, gerçek niyet belli olmayan magazin haberler kafamızı karıştırıyor. Oysa arkalarında katman katman hikaye yatıyor.
Bunlardan biri, bedenin kim olduğu, kime ait olduğu, nerede başlayıp nerede bittiği ve bir insanın “yedeklenebilir” olup olmadığı sorusu. Buna “yedek vücut ekonomisi” bile diyorlar!
Masal mı kabus mu karar veremedim!
Söylenen uzun ömür, yaşlanmayı yavaşlatma, organ kıtlığını çözme, daha sağlıklı bir hayat sürme gibi kulağa makul gelen hedefler.
Dili kullanarak toplumu radikal ihtimallere alıştıran zihniyet, tıkır tıkır ilerliyor: Meseleye “teknoloji ne kadar ilerledi?” diye bakmak yanıltıcı. Asıl soru: Toplum neye hazırlanıyor?
Beden üretilebilir bir malzeme – organ değiştirilebilir bir parça, yaşam yatırım yapılabilir bir zaman dilimi olduğunda bu haberleri servis edildikleri “longevity”, “age reversal”, “rejuvenation”, “replacement” kavramlarıyla okumak yeterli mi? Sizce tıbbi gelişme mi aktarıyorlar, yoksa yeni bir düşünme biçimini mi dolaşıma sokuluyor.
Ölüm, insan olmanın kaçınılmaz sınırı olmaktan çıkıp “çözülmesi gereken teknik bir sorun” gibi kodlanıyor. Yaşlanma, hayatın doğal ritmi olmaktan çok bir arıza gibi sunuluyor.
Poor Things Filmi Üzerinden Ölümsüzlük ve Beden Sahipliği

Yorgos Lanthimos’un Poor Things filminde Emma Stone’un inanılmaz performansı karşısında neredeyse küçük dilimizi yutacaktık. Filmde intihar eden hamile bir kadının bedenine fetüs beyninin yerleştirilmesiyle hayata dönen Bella Baxter karakterini farklı yönleriyle düşünmek gerek. Bedenine kim hükmediyordu, yaratıcı kimdi, sahiplik kime aitti, irade nasıl kuruluyordu?
İnsan bedeni bir gün gerçekten üretilebilir, değiştirilebilir, yeniden tasarlanabilir bir nesneye dönüşürse, özgürlük nerede başlayacak, mülkiyet nerede bitecek? Karşımızda tıp, hukuk, din, bilim, iletişim ve daha pek çok disiplin var. Çoğu zaman iletişim hepsinin önünden gidiyor.
İletişim her şeye kadir
“Çılgın milyarderler ölümsüzlük peşinde” türünden başlıklara sıkışan bu alan, bir süredir sofistike bir meşruiyet rejimi içinde ilerliyor. Prestijli bilim yayınları, küresel ekonomi medyası, yatırım çevreleri ve teknoloji etkinlikleri, uzun ömrü hayal olmaktan çıkarıp “geleceğin sektörü” gibi anlatıyor.
Bir pazarı büyütmek için önce kavramları yumuşatmak, sonra etik direnci azaltmak, ardından da meseleyi yatırım yapılabilir, konuşulabilir ve savunulabilir hale getiren bir formül…
Beden üretimi (doğrudan tercümesi bu şekilde), organ torbaları, bilinçsiz biyolojik varlıklar, genetik müdahale, transhümanist atılımlar böyle normalleşiyor… Önce dil değişir. Sonra ton değişir. Sonra haberin çerçevesi değişir. Sonunda da toplumun ilk tepkisi olan dehşet, yerini meraka bırakır.
Overton Penceresi: Radikal Fikirleri Normalleştirme ve Etik Çatışmalar
Bir fikir ne kadar çok tartışılırsa, o kadar düşünülür hale gelir; ne kadar düşünülür hale gelirse, o kadar meşrulaşır. Başlangıçta “olmaz” denen şey, önce “acaba”ya, sonra “neden olmasın”a dönüşür. “Overton Penceresi” deniyor bu duruma. Dün “düşünülemez” olan, önce birkaç marjinal girişimcinin ve uç yatırımcının diliyle “radikal” bir ihtimal olarak ortaya atılıyor; sonra filmler, haberler, uzman görüşleri ve parıltılı teknoloji anlatıları eşliğinde “tartışılabilir” hale geliyor; bir süre sonra da organ kıtlığını çözmek, sağlıklı yaşamı uzatmak, tıbbi ilerlemeyi hızlandırmak gibi makul gerekçelerle “mantıklı” görünmeye başlıyor. Böylece toplum, başlangıçta ahlaken reddedeceği bir eşiğe doğrudan değil, ara söylemler üzerinden, yavaş yavaş ve çoğu zaman kendi rızası varmış gibi çekiliyor.
MIT Review’da yayınlanan analiz
MIT Review analizinde R3 Bio adlı şirketin kurucusu John Schloendorn, Kind Biotechnology adlı şirketin kurucusu Justin Rebo, ve bu şirketlere yatırım yapan “radikal yaşam uzatma” savunucularından söz ediliyor. Bilinci olmayan “organ torbaları”, beyin gelişimi baskılanmış klon benzeri biyolojik yapılar, uzun vadede de “tam vücut değişimi” ya da beden nakli fikri üzerine çalışıyorlarmış. Çalışma ve düşünce pratiği, girişim cenneti Silikon Vadisi, Karayipler ve Porto Riko gibi deneysel uygulamaların hukuki engele takılmadan gerçekleştirildiği coğrafyalar ile Boston gibi elit bilimsel kamuoyunun bulunduğu çevreler arasında geçiyormuş…
Ne yapılıyor?
Buralarda, hayvan deneylerine alternatif geliştirmek ve transplantasyon tıbbını dönüştürmek; yaşlanmayı yenmek, bedeni değiştirilebilir bir platforma çevirmek konuşuluyor. Yaşlanan organların aynı DNA’dan türetilmiş daha genç organlarla değiştirilmesi, beynin ya da başın genç bir klon bedene aktarılması… bunlar için teorik yol haritası geliştirilmiş. Organ nakli için teknik çözüm arayan girişimler ile ölümü yönetilebilir bir mühendislik problemi sayan yatırım kültürü oluşmuş bile.
Şirketin görünür düzeydeki işi, en fazla maymun hücreleri üzerinde teorik ve erken aşama çalışmalar olarak çerçeveleniyor. Klonlama verimliliği düşük; 100 girişimin yalnızca birkaçının başarıyla sonuçlandığı, doğan klonlarda deformasyon ve ölüm oranlarının yüksek olduğu belirtiliyor. Daha önemlisi, bir insan beynini ya da başını başka bir bedene nakletmek bugün için cerrahi romantizmden ibaret. Deneysel örneklerde, başı yeniden dikilen hayvan yaşayabilse bile omurilik birleştirilemediği için felçli kalıyor. Yani “tam vücut değişimi” şimdilik ileri biyoteknoloji değil, çözülmemiş nörocerrahi ve gelişim biyolojisi sorunlarının üst üste bindirildiği bir spekülasyon alanı.
Peter Thiel da burada
R3’ün yatırımcıları arasında Tim Draper, Boyang Wang, Will Harborne, Peter Thiel… Thiel ismini anımsıyor olmalısınız. ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance dahil ikinci Trump hükümetine 10’a yakın kritik politikacı yerleştiren sivri siyasi görüşlere sahip ultra zengin girişimci.
Birey olmayan varlık
Biyolojik olarak insan dokusuna yakın, etik olarak “birey” olmayan bir varlık üretmek mümkün ve meşru mudur?
İlk etik sorun, insan olmanın sınırıyla ilgili. Mesele “insan olmayan insan varlığı” yaratma sınırına dayanıyor. İkinci sorun, bilinç. Bu projeleri savunanlar neokorteksi baskılayarak bilinç ve acıyı ortadan kaldırabileceklerini öne sürüyor. Üçüncü sorun, taşıyıcı annelik ve sömürü boyutu. İlk örneklerin kadınlar tarafından taşınması gerekecek. Bu da ücretli gebelik, rıza, sınıf, beden siyaseti ve psikolojik zarar başlıklarını aynı anda açıyor. Dördüncü sorun, gizlilik ve kamuoyu mühendisliği. Bilim, kamusal rızaya ihtiyaç duyan bir alan olmaktan çıkıp, tepki doğurmayacak doğru pazarlama dili bulunursa meşrulaşacak bir yatırım hikâyesine dönüşüyor. Beşinci sorun, eşitsizlik ve iktidar meselesi. Organ kıtlığı gerçeklerimizden biri. Her gün dünyada pek çok kişi organ yetmezliğinden ölüyor.
Kast sistemi
Tersine, bedeni yenileyebilenlerle yaşlananlar arasında yeni bir kast sistemi doğurabilir. Sonuçta tartışma, “insan ömrü uzar mı” sorusundan çok daha büyük. Uzun ömür anlatıları yalnızca umut değil, aynı zamanda yeni bir eşitsizlik rejimi üretiyor.
Bilimsel imkân ile etik meşruiyet aynı şey değil; bugün bir şeyi tasarlayabiliyor olmak, yarın onu yapmaya hakkımız olduğu anlamına da gelmiyor.
Tıbbi keşifler üzerinden tatlı bir dille pazarlanan, sermaye tarafından hızlandırılan yeni bir iktidar projesi. Bu masalda iletişimin rolü büyük. Haber okur yazarlığı bu nedenle önemli.