Lahmacun mu Sushi mi? Enginar mı Hamburger mi?

Bazı farklar birbirimizi anlamamıza engel oluyor. Bazı farklar yaşamamıza engel oluyor. Bazı farklar onları algılamamızı zorlaştırıyor. Türkiye’de hayatlarında hiç süt içmemiş ilköğretim çocukları yaşıyor.

Bir Reklam!
Güneşli güzel bir gün… Yakışıklı çocuk arabasıyla giderken kaldırımda rüya gibi bir kız görür. Arabayı en yakın çıkıntıya çarpar. Ne gam.

Ağzı açık ve gülerek arabadan çıkıp kıza doğru yürür. Fonda güzel bir müzik. Ama asıl güzel ve anlamlı olan sözler. Neyse…

Yıldırım aşkı dedikleri şey yaşanmaktadır o an. Şarkının sözleri bunu doğrular…
İlk görüşte aşk başkadır. Hemen evlilik… hemen balayı…

Erkek sever patlıcanlı pilav ve enginarı; kız sever hamburger, patates ve cola’yı… Erkek sever klasik müzik, kız sever rock, pop, asit…

Rüya bitti!
Anlaşamazlar, çünkü farklı dünyaların insanlarıdır. Çabucak biter cicim ayları. Filmde yer alan yabancılardan esinlenmiş olmalılar “”anlaşarak”” ayrılırlar. (Türk olsaydılar, görürdüm onları… Birbirlerini çoktan yemiş bitirmiş ve hatta kahretmiş olabilirlerdi…)

Sonra bir gün yine karşılaşmazlar mı? Bu kadar farklı iki insan neden durduk yerde kentin her hangi bir köşesinde karşılaşsınlar? Hani biri enginarı diğeri hamburgeri seviyordu?

Kültürlerin buluşması mı sizce? Farklıların, farklılıklarını farkında olmalarına karşın farklılıklarını koruyarak buluşmaları…

Sanki bir başka rüya…

Bu Nasıl Rüya?
Reklam filmi çekimleri, müziği ve sözleriyle pek hoştur herkesin dilinde dolaşır. Ama acaba böyle bir rüya var mıdır?

Güzel kızla, güzel çocuğun farklılıkları acaba gerçek Türkiye’de nasıl yaşanmaktadır.
Söyleyeyim.

Açın televizyonlarınızı. Oturun karşısına elbet birkaç dakika sonra bir yerlerde göreceksiniz. İlköğretim okulları ikinci yarıyıla adım attı. Ve bir milyon çocuk için yeni bir kampanya başlatıldı. Çocuklara süt dağıtılıyor!
Duydunuz mu? Çocuklara süt dağıtılıyor! Hem de öğretim yılı sonuna kadar da devam edecek bir uygulama.

Haberin hemen ardından kampanyanın bütçesi yer alıyor. Anlıyoruz ki, pahalı.

Ben sütün bütçesiyle hiç mi hiç ilgilenmiyorum. Keşke çocuklara ömür boyu süt verebilsek.
İlk uygulamayı haberlerde izlerken ne diyeceğimi, ne düşüneceğimi bilemedim.

Yanlış anlamayın tabii ki biliyorum ne diyeceğimi ama boğazıma bir şey düğümlenirken diyemedim.
Ben de küçük kızımla o sırada yemek yiyordum. “”Ye kızım… çiğne kızım… durma kızım”” derken…
Muhabir sordu: “”Daha önce süt içmiş miydin?”” Küçük kız yanıt verdi: “”Üç kere içtim.”” Muhabir sordu: “”Kaç yaşındasın? Küçük kız yanıt verdi: “”Dokuz”” …

Muhabir sordu: “”Daha önce süt içmiş miydin?”” Oğlan çocuğu kameradan biraz da utanarak, biraz da sırıtarak, çürük dişlerinin hepsini göstererek elini yüzünde gezdirerek, zaman kazanmaya çalışarak…

Sonunda güldü ve “”Hatırlamiyom”” dedi.

Muhabir sordu;””Sütü en son ne zaman içmiştin hatırlıyor musun?”” Küçük kız yanıt verdi: “”İki ay önce.”” “”Sevdin mi?”” dedi muhabir, oğlan çocuğu “”Evet… Çok”” dedi.

Önemli Bir Haber
Haberleri izlemeye devam ediyorum. Bu kez daha önemli bir haber var. Ünlü bir mankenimizle ilgili. Yok, aslında diğerlerinden farkı ve herhangi bir meziyeti. Yalnızca ünlü birinin sevgilisi olmakla anımsanıyor. Bir manken arkadaşıyla birlikte bir yöremizde bir bar açılışında görev almışlar. Bir saatliğine dj’lik yapmışlar adam başı 1000 dolar almışlar. Dedim ya hiçbir meziyetleri yok. Kısa görüntüler içinde bu açıdan izleyeni yanıltmıyorlar. Ama bakın daha bitmedi, detaylar önemli. Barın açılışına tamı tamına dört yüz kişi gelmiş. Bar sahibi işi anlaşılan biliyor. Bu arada mankenimizin sevgilisi olduğu varsayılan kişi de ne tesadüf ki barda. Adam kameralardan sıkılmış ve dışarı çıkmış. Mankenler görevlerini yerine getirmiş ve barda daha uzun süre kalmışlar, doyasıya eğlenmişler, dışarı çıkmaları gece yarısını geçmiş (haberlerde tam saati de vardı ben anımsayamıyorum kusura bakmayın) sonra sevgili tekrar çıkıp gelmiş ve mankeni almış ve daha da ileri gidip mankeni öpmüş. (Bu sırada ciddi kanalın ana haberlerinde net olmayan görüntülerden anlıyoruz ki oğlan kızı öpüyor) Ayrı çıkmışlar bardan. Bizim muhabir kül yutar mı? İzlemiş onları… “”X”” oteline gittiklerini tespit etmiş, haber de bunu da söylediler. Ama odaya girememiş.

Türkiye’nin ana haber bültenine sığacak daha önemli bir haberi olmasa gerek. Olsa koyarlardı her halde… Yanılmıyorum değil mi?

Hangisi Türkiye?
Soruyu okudunuz yanıt verin. Yukarıda okuduklarınızın hangisi Türkiye sizce?
Sürekli haberlerde olan ikincisi, sürekli gündemde olan ikincisi, en fazla merak uyandıran da ikincisi, en fazla reyting alan da ikincisi…

Ya birincisi… o bizim gerçeğimiz. Orada rüya bitiyor. Ama biz biten rüyalar sevmiyoruz. Yanlış anlamayın reklam filmindeki rüya bitiyor ama bakın ne güzel buluşuyorlar. Enginarla hamburger… Bir başka rüyada yine el ele.

Peki, hayatında süt içmemiş bir çocukla yediği önünde yemediği arkasında bir çocuk bulaşabilir mi sizce?

Çocuğuna yemek alacak parası olmayan anne ya da babayla, mankenimiz buluşabilir mi acaba? Aslına bakarsanız, manken de zamanında pek süt içememiş. Vaktiyle yine ana haber bültenlerinde onun bahtsız çocukluğunu terk edip giden babasını gözlerimiz dolarak izlemiştik.

Ama bugün süt yerine şampanya içiyor.

Türkiye’de de zaten ilginç bir gerçeklik yaşanıyor.

Bayramınız Kutlu Olsun
Bayram tatilinde tarihi yöreleri gezelim değişiklik olsun diye yola çıktık. Yol boyunca dinlenme tesislerine uğruyor insan. Sözünü edeceğim dinlenme tesisi, yiyecek-içecek ve alış veriş imkanı olarak diğerlerinden daha zengin. Anlaşılan yoldan gelip geçenlerin değil yöre halkının da uğrak yeri. Giriyorsunuz yemek reyonunda istediğinizi alıp çıkıyorsunuz. Tatlılar, etler, sebzeler, hamburger. Ne ararsanız var.

Herkes nasıl da acıkmış, yumulmuş yiyor.

Biraz ilerideki masada dört çocuk oturuyor. Kibar kibar. Seyrediyorlar etrafı. Dikkat çekecek gibi değiller. Bayram günü özenmişler belli. Kalkmalarına izin verilmemiş olsa gerek. Biraz ileride dünya kadar yiyecek. Seçebilirler oysa. Yok… babaları seçiyor onlar için… Baba bütçeyi denkleştirmeye çalışıyor. Tahminen çocukların diğer yiyecekleri görmesini de istemiyor.

Yanlarından geçerken tesadüfen bakacak olursanız, önlerinde küçük bir tabak salata, bir adet ekmek tatlısı, bir adet dondurma olduğunu görüyorsunuz. Nüfus altı. Dolayısıyla sofradaki çatal sayısı da altı. Salata tabağı altı kez kaşık sallanacak kadar büyük değil. Ekmek tatlısı siz deyin üç lokma ben diyeyim dört. Dondurma, iştahlı biri ikincisini de rahatlıkla yer.

Baba, kravatlı, takım elbiseli. Anne güzelce bir eşarp bağlamış başına. O da özenli. Ayakkabıları bir zamanlar topukluymuş. Kim bilir ne zaman almış. Artık topuklu denemez. Hepsi ürkek hepsi şaşkın…
Duygu sömürüsü değil niyetim.

Masadaki aileyi izleyen kişi, müessese yetkilisinden bir ricada bulunuyor. Bizzat gidip, müessesenin özel günlerde müşterilerine ikramda bulunduğunu söylemesini istiyor ve diyor ki, “”Müessesemiz size pizza ısmarlamak istiyor, kabul eder misiniz diyeceksin”” diyor.

Müessese yetkilisi bir dakika sonra, sıradan bir şey yaparmışçasına masada. Baba şaşkın, eminim üzgün, ne diyeceğini bilemez durumda… Çocuklar doyacak diye sevinmeli mi, yer yarılsa da yerin dibine mi girmeli? Yutkunup, teşekkür ediyor ve yalnız çocuklar için ikramı kabul edebileceğini söylüyor.
Sizce babanın karnı tok mu?

Diğer kişi mi? O pizzaların masaya gittiğinden emin olunca ağlayarak orayı terk ediyor.

Türkiye Yoksul Mu?
Nöbetleşe Yoksulluk diye bir şey duydunuz mu? İki genç bilim adamı Türkiye’de nöbetleşe yoksulluk yaşandığını iddia ediyorlar. Bu konuda ciddi bir araştırmaları var. Sultanbeyli’de yaşayarak kurgulayıp gerçekleştirdikleri araştırmalarını daha sonra bir kitap haline de getirdiler. Konuya bakışları ilginç. Nöbetleşe yoksulluk bir tür strateji olarak ortaya atılıyor ve kent-köy, kent gecekondu ilişkileri sorgulanıyor. Araştırma Türkiye’de bölge bölge ciddi yoksulluk yaşandığını ortaya koyuyor.
Araştırma aslında ilginç başka noktaları da dikkatimize sokmaya çalışıyor. Bilmediğimizden değil, bazılarını kanıksadığımızdan görmüyoruz, bazılarını ilgisizliğimizden… Türkiye değişiyor. Hem de temelinden. Ve hemen her ülkede olduğu gibi pek çok değişim fazlasıyla kendine özgü.

Aslına bakarsanız, kentlerimizde şöyle bir gerçek var, yoksul mahalle yanında zengin mahalle, yoksul mahalle içinde ya da kıyısında zengin aile, zengin mahalle yoksul mahalle iç içe… Bir de iletişim araçları ve bilginin rahatlıkla herkese ulaşabilmesi. En azından bir bölümünün…

Bir de araştırmada sözü edilen cemaat tarzı yaşamlar var. Cemaat tarzı yaşamlar sandığınız gibi değil. Bu bir gece kondu mahallesinde olabilir, kentin varoşlarında apartmanlardan oluşan mahallede bu tür bir yaşam olabilir. Hatta kentin dışında yeşillikler arasında etrafı duvarla çevrilmiş girişi çıkışı kontrollü lüks villalardan oluşan yerleşim birimleri olabilir.

Araştırma sosyolojik açıdan ilginç saptamalarda bulunuyor. Bizi bize anlatıyor.
Benim ilgimi de bu yüzden çekiyor. Çünkü biz bizi bildiğimizi sanıyoruz ama hiçbir şey bilmiyoruz. Kendimizle ilgili kara cahiliz.

Dikkatimi çeken bazı verileri size de aktarmak istiyorum.

Hangi yoksulluk? Kim yoksul diye sorular soruyorsanız sizin de ilginizi çekebilir?
Çünkü artık yoksulluk bizim eskiden bildiğimiz gibi bir şey değil, çünkü yoksulluk Yeşilçam filmlerinde konu edildiği gibi bir şey değil. Reklam filmleri de anlatmıyor. Anlamak için hepimizin çaba sarf etmesi gerek.

Tuvalet Yok, Kitap Yok
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) 1987 ile 1994 yıllarını kapsayan gelir dağılımı araştırmasına göre Türkiye’nin en üst yüzde 20′lik grubuna dahil olanların nüfusa oranı yaklaşık yüzde 5. En alttaki yüzde 20′ye girenlerin nüfusa oranı ise yüzde 55.

En yoksul kesimde bebek ölüm oranı binde 99.9; en zengin kesimde binde 25.
En yoksul kesimde doğurganlık yüzde 3.7, en zenginde yüzde 1.5.
Evde doğum yapanların oranı en yoksul kesimde yüzde 72; en zengin kesimde yüzde 8.

En yoksul kesimin ancak yüzde 50′sinin buzdolabı var, biraz daha fazlasının da televizyonu. Hiç birinin bulaşık makinesi yok, elektrik süpürgesi olanlar da yok denecek kadar az. Olmayan bir şeyleri daha var. Kitapları yok. Hiç kitapları yok. En alttakilerin kitapları yok! Yoksul kesimde odabaşına kişi sayısı 3.9. Akarsulu müstakil tuvaleti olanların oranı yüzde 3.6.

En zenginde buzdolabı, televizyon, radyo, çamaşır makinesi, elektrik süpürgesi olmayan yok. En zengin yüzde yirmide odabaşına 1.8 insan düşüyor. En zengin kesimde evlerinde 30 adetten daha fazla kitabı olanların oranı yüzde 70. Bu kesimde bilgisayar sahipliği yüzde 8.7.

Hala sıkılmadıysanız yeni bir araştırmadan daha söz edeceğim

2000 yılında yapılan gelir gruplarına göre çeşitli iletişim araçlarına sahiplik oranı da ilginç bir tablo sunuyor. Sabit telefon sahipliği alt gelir grubunda yüzde 79.3, üst gelir grubunda yüzde 97.4. Cep telefonu sahipliği alt gelir grubunda yüzde 28, üst gelir grubunda yüzde 79, evde bilgisayar alt gelir grubunda yüzde 2, internet sahipliği sıfır. Üst gelir grubunda evde bilgisayar sahipliği yüzde 65, internet sahipliği yüzde 52.

Davos’ta her yıl yapılan Dünya Ekonomik Forumu son yıllarda önemli bir konuyu tartışıp duruyor. Hani orada tartışılan hiçbir konu Türkiye’de gündeme oturmuyor ama şimdi sözünü edeceğim konuyu aralarında tartışanlar bile sınırlı.

İletişim araçları ve yoksulluk.

Evet, doğru okudunuz. Yoksulluk yalnızca açlıkla mücadele demek değil. Yoksulluğun da tarifi değişiyor. Doğrudur gerçekten karnını doyuramayanlar var, süt içmeyen çocuklarımız var, günde değil üç öğün yemek gün aşırı bir öğüne razı olanlar var…

Ama bir başka gerçek daha var, iletişim araçlarının nüfus etmediği bölgelerde bilgi de az. Bilginin olmadığı noktalarda üretim de az. Üretimin olmadığı yerlerde gelir de az…

En azından tartışmaya başlamalıyız. Türkiye ve gelişmiş ülkeler ölçeğinde; Türkiye’nin içinde gelişmiş bölgelerimizle az gelişmiş bölgelerimiz ölçeğinde, kent sınırlarımız dahilinde yoksul mahallelerle zengin mahalleler arasındaki uçurumu değişik yönleriyle tartışmalıyız.

 

Paylaş