Kriz modası

Dünya yeni sorunlar ve ister istemez çözümlerle kaynıyor. Sorunları doğru tespit edenler, yaratıcı çözümler geliştirenler geleceği şekillendiriyor. Bir başka ifadeyle geçmişten öğrenenler geleceğe kar ekiyor. Yine bir başka ifadeyle kriz kendi modasını yaratıyor. Bakalım şimdi ne in ne out…

Yeni servet: İşimiz
Yaşanan değişimin belki de en keskini küresel finans krizi. Ekonomistler krizi 1929’da yaşanan Büyük Buhran’a benzetiyor. Daha ileri gidenler de var, krizin çok daha sarsıcı olduğunu, krizin etkilerinin henüz tam anlamıyla ortaya çıkmadığını öne sürüyorlar. En acı fatura işsizlik. İşini kaybetmeyenler de ya çalışma saatlerinde artış ya da ücretlerinde düşüşle karşı karşıya… Yakın zaman önce yaptığımız hoş sohbetlerden eser yok artık. Varsa yok işimizi konuşuyoruz. Özetle, eskilerin “altın bilezik” sözü tekrar popülerlik kazandı. Krizle birlikte finansal istikrarımızın ana kaynağının işimiz olduğunun farkına vardık. Göz ardı ettiğimiz bu gerçek, asıl servetin evler ve arabalar değil, işimiz olduğunu anlamamızı sağladı.

Tüketim değişiyor
Tüketiciler fiyatlarda indirim ve kampanyalara daha duyarlı. Düşük maliyetli yiyecekler, kullanılıp atılacak değil senelerce giyilecek giysiler, güneş enerjisiyle çalışan cihazlar ve otomobillerin yerini alacak bisikletler tüketim tahtında. Alım gücünün düşmesiyle gösterişimiz için tüket(e)memeye başladık. İşlevin dışında statü kaygısıyla satın aldıklarımız tarihe karışıyor. Ekonomik gücümüz yerine gelse de artık eski tüketim alışkanlıklarımıza geri dönmeyeceğimiz ortada. Artık gösterişsiz tüketim bir statü sembolü. Para biriktirmek, meditasyon yapmak, doğayı kirletmemek moda.

Fırsatlar diyarı Afrika
Adı bugüne dek açlık, diktatörlükler ve iç savaşlarla anılan Afrika değişen dünyanın gözde pazarlarından biri. Kara Kıta’da enflasyon ve faiz oranları tek haneli rakamlarda. IMF’ye göre Afrika’nın 2004-2008 büyüme oranı yüzde 6’nın üstünde. Afrika küresel ekonomi zincirinin dışında kaldığı için doğal olarak krizden en az etkilenen finansal sistemiyle gurur duyuyor.

Bu haliyle Afrika 1980’lerin Asya’sını anımsatıyor. Yapılan yatırımlarda en iyi getiri Afrika’dan sağlanıyor. Diğer yandan Afrika’da diktatörlükler düşüyor, demokrasi yükseliyor.

Afrika Çin için önemli bir gelir kaynağı. İki ülke arasındaki ticaret 10 yılda yüzde 30 artarak, 106 milyar Dolar’la doruğa ulaştı.

Ekolojik zeka
En büyük sorunlardan biri küresel ısınma. Konuyla ilgili büyük gürültü kopuyor, her gün yeni bir haber çıkıyor. Ekoloji eşittir itibar denebilir… Ekolojik zeka gelecekte bir anlayış olarak yerleşecek ve değerlerimizi değiştirecek. Bu, bizim neyi satın aldığımız ya da şirketlerin kaynakları daha verimli kullanımıyla sınırlı değil. Bu anlayış değişimi bize kaynaklarımızın kısıtlı olduğunu ve şu ana kadarki doğa sömürümüzün sonunun geldiğini öğretecek. Görünen o ki artık yaptıklarımızın sonuçlarını düşünmeme lüksümüz sona eriyor.

Biobanka
Biobankalar para yerine doku örnekleri, kan, DNA ve tümör hücrelerini saklıyor. Bu örnekler de tıbbi araştırmalarda kullanılıyor. Alzheimer ya da diyabet gibi çok çeşitli hastalıkların bu araştırmalar yoluyla tedavi edilebilir ve hatta önlenebilir hale gelmesi amaçlanıyor. Tabii bu tüm insanlığın yararına verilen ulvi hizmet daha sonra kişinin tıbbi problemlerinde de çözüme ulaşılması açısından yararlı oluyor. Biobankalar bu kadar faydalıysa neden her ülkede binlercesi kurulmuyor? Tüm bilimsel gelişmeler umudun yanında korkuları da beraberinde getiriyor. Gelecekte şirketlerin işe alımlarda insanların DNA’larına bakıp muhtemel hastalıkları üzerinden eleme yapacağı öngörülüyor. DNA’sını özel yada kamuyla paylaşmak isteyen gönüllü bulmak zor. Başarılı olmuş ülkeler yok değil. Örneğin İzlanda’daki yetişkinlerin yüzde 60’ının DNA’sı deCODE Genetics adlı şirketin bankalarında saklı. İngiltere, Kanada, Norveç ve İsveç de milli biobankalarını kurmaya başladı. Şimdilik bu moda Kuzey Avrupa ülkelerinde görülüyor.

Yaşsızlık
Tıbbın da yardımlarıyla doğaya meydan okuyor, yaşlanmıyoruz. Fiziksel müdahalelerin, spor salonlarında geçirilen vakitlerin yanında kıyafetleri ve yaşam tarzlarıyla da yaşsızlığın kapısını aralıyorlar. Bilimin hastalıklarla baş etme konusunda yeni yollar bulması ve yaşlanmayı geciktirecek yöntemler geliştirmesi bu durumun nedenlerinden biri. Hatta bilim, yaşlanmayı durdurabileceğini bile iddia ediyor. Artık biyolojik olarak yaşlı, kentli nüfus da sürekli değişen yaşam alanlarına, teknolojiye ve gençlere ayak uydurmaya çalışıyor. Biyolojik yaş limitinin yükselmesi herkesin genç kalma isteğini de körüklüyor.

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir