İnovasyonun 27,5 yöntemi

Bu söyleşinin temeli, nasıl inovasyon yapılmaz! Egonuz yüksek ise inovasyon yapamayacağınızı daha ilk cümlede söylemek isterim. Ego, “eko” sisteme karşı olduğu için muktedir olma sarhoşluğuna kapılan insanlar, yaratıcı yöntemler geliştiremiyor. İnovasyonla ego ters yönlere gidiyorlar. İnsanın kendine özgüveninin olması hoş ama bu ego ne kadar tavan yaparsa ihtiyaçları görmek o kadar zorlaşıyor.

 

Bu çarpıcı girişten sonra hemen Yekta Özözer’i tanıtayım; yönetim ve inovasyon danışmanı. Sohbetimizin konusu “Başarılı inovasyon nasıl yapılır?” Özözer’in, “Doğada inovasyon”, “Değişimi yönetmek”, “Yaratıcı düşünmenin 27,5 yöntemi” başlıklı kitapları bulunuyor.

 

Türk firmalarındaki inovasyon azmini alkışla karşılasam da inovasyon konseptinin, cümlelerimizin içerisinde güzel bir kelime, hararetli tartışmalarımızda hoş bir seda olarak kaldığını gözlemleyebiliyorum.

İnovasyon yaratıcı düşünme ise, “buçuk” yaratıcılıkla nasıl oluyor, niye 30 ya da niye örneğin 27 değil?

Basit bir sebebi var. 28 yöntemdi fakat içime sinmedi, birisi türev bir yöntem diye düşünerek 27,5 yapalım dedim.

 

İnovasyon nasıl yapılır?

İnovasyonu yapmak için patikanın dışına çıkmak lazım.  

 

Hangi patikanın?

Nöral patikaların dışına çıkmak lazım. Bakış açılarımızın dışına çıkmamız lazım.

 

Önyargılarımız mı?

Evet.

 

Ama önce müşteri ihtiyacını iyi anlamak gerekmez mi?

İhtiyaç olmadan inovasyon yapılmaz mı? O zaman icat oluyor fakat başarılı olmayabiliyor. Mesela 1998 yılında Richard Hartman diye bir girişimcinin bir buluşu var. Adam dondurma külahı yaratmış. Dünyada bir ilk. Külahı koyuyorsunuz, altta bir koni var, altta pille çalışan bir rotor var, dilinizi çıkarıyorsunuz otomatikman yalatıyor. Ama satmıyor. 20 yıldır inceliyoruz, hiç doğru düzgün satışı yok. Çünkü ihtiyacı iyi yakalayamamış. İhtiyacı yakalayacağız, farklı bakacağız ki, kimsenin göremediğini göreceğiz. Tabii bu arada pazar büyüklüğü de ilgili bir konu. Arkada sistemleri ve prosesleri değiştirmek lazım. Genellikle orada hata yapılıyor. Çok katmalı bir olay, tek başına hiçbir şey yeterli değil çarpan etkisiyle geliyor. İlk şart müşteriyi çok iyi anlamak. Önce pazarı doğru belirlemek, müşteriyi iyi anlamak, onun ihtiyacına farklı bir çözüm, o ihtiyacı karşılayacak bir çözüm geliştirmek, bunu yaparken arkadaki çelişkileri ve sistemleri çözebilmek, prosesleri iyi yapmak, tabii ki hizmet mükemmelliği de gerekiyor.

 

Sözünüzü kesmek istemiyorum, başarısızlıktaki temel neden şu olabilir mi; birileri üstte oturuyor, biz değişmeli dönüşmeliyiz, inovasyon yapmalıyız diyor… Gelsin ısmarlama inovasyon.  Galiba o da olmuyor.

Olmuyor… Bir kere kurumun iç ve dış müşteri odağının yüksek olması lazım. Bir canlı örnek; dijital dönüşümü çok iyi gerçekleştirmiş bir banka… 2019 itibarıyla 600 bin müşterisi var. Müşterilerinin ihtiyaçlarını çok iyi anlamasından kaynaklı. Soruyor; Müşteri ne istiyor? Karmaşık bir genel kredi sözleşmesi istemiyor. İki buçuk sayfaya indiriyorlar. Hâlbuki klasik bir genel kredi sözleşmesi 60-80 sayfa. Müşteri herhangi bir sorun olduğunda bir an evvel çağrı merkezine ulaşmak istiyor. O zaman cep telefonunuzdan tek tuşla çağrı merkezine, müşteri temsilcisine ulaşabiliyorsunuz. Bunların hepsi aslında ihtiyacı iyi anlayıp dijital dönüşüm yapmak. Öncelikle ihtiyacı çok iyi anlamak, bundan önce de pazarı iyi anlamak lazım. Paradigma ile ilgili başka bir örnek, Türkiye’de herkes simide konumlandırma olarak nöral patikasıyla sokakta satılan bir ürün olarak baktı ama 2002 yılında Haluk Okutur buna farklı baktı ve oradan bildiğiniz gibi simit markası çıktı.

 

Doğada inovasyon kısmını ıskalamak istemiyorum. İnovasyonu bir yerlerden adapte edebilir miyiz, kopyalayabilir miyiz?

Evrende bir matematik var. 4 milyonu aşan bir veri analizi yaptık. Gördüğümüz şu, aslında inovasyonun sistematik bazı çözüm yöntemleri var. Örneğin siz bir şeyi dayanıklı yapmak istiyorsanız karşınıza hafiflik sorunu çıkıyor, ağır oluyor. Hem hafif hem dayanıklı yapmanın dünyada 6 tane yöntemi var. Bunlardan bir tanesi malzeme kompozisyonunu değiştireceksiniz, bir diğeri iç örgüsünü gözenekli yapı yapabilirsiniz veya ağırlık gelince dağılabilsin diye hafif kavisli yapabilirsiniz. Bu her sektörde böyledir. İnşaat sektöründe, beyaz eşyada, araba üretirken, bina üretirken, hepsinde…. Gökhan Rakıcı ile beraber yaptığımız çalışmalarda doğada da aynı formülün geçerli olduğunu gördük. Benim geldiğim nokta şu, aslında bu çalışmaları yaparken sadece kaplan, geyik, tavşan gibi üst canlıların değil biyolojik canlıların ve hatta bakterilerin, virüslerin ve hatta hücrelerin bile bu yapıda formülü var görüyoruz. Muhtemelen DNA yazılımında bu formül var. Dolayısıyla hayvanların da bu çözümü geliştirdiğini görüyorsunuz. Hangi hayvan daha zorlanırsa çözümde daha ileri gidiyor. Örneğin, kuşlar hafif ve dayanıklı olması lazım. Dolayısıyla kuş kemikleri diğer kemik türlerine göre daha ileride. Onların da malzeme kompozisyonu değişik. İçinde boşluklar var. Ağırlığın geldiği yerde kavisler var. Daha da ileri giden bir hayvan var. Kendisi çok hafif ama avlama mekanizmasının sağlam olması lazım. Örümcekler. Örümcek ağları kuş kemiklerinden de ileri gidiyor. Doğada hangi canlı zorlanırsa zaman içerisinde daha iyisini buluyor ve transformasyon sırasında aynı formül kullanılıyor. Dolayısıyla bizim bulduğumuz formül doğadakinde de geçerli. Dünya 4,3 milyar yıldır var, genetik değişim ve gelişimde formüllerin de bize uyduğunu görüyoruz. Kısmen biyomimikri… spontane, küçük alımlar yapılıyor. Halbuki topluca bir matematiği var. Proses için de geçerli. Yani hayvanlara veya bitkilere bakarak işe alım sürecini de hızlandırabilirsiniz.

 

Kitabın birinci sayfasında “ego ve eko” haritası yapmışsınız. Egonun üstünde insan var. Altında türlü canlı var. Eko da bir piramit.  Ne anlatmak istediniz, inovasyonla ne alakası var?

Biz egosu yüksek varlıklarız. Hayata tutunabilmek için egoya ihtiyacımız var ama zaman zaman kendimizi aşırı derecede önemsiyoruz. Bunun temel sebebi de dar perspektiften yani kendimize limitli bir yerden baktığımızda önemli olduğumuzu düşünüyoruz ama bütün evreni, galaksileri düşündüğünüz zaman hiç de önemli bir varlık değiliz. Kendimizi üstün zannediyoruz. Çevremizi kendimize adapte etmeye çalışıyoruz. Çevresel sorunlar, küresel ısınma, doğadaki birçok canlı türünün bizim yüzümüzden yok olmasının temeli biziz ve kendimizi bir şey zannediyoruz. Hâlbuki biz büyük bir eko sistemin küçük bir parçasıyız. Evrenle bütünleşme var, unutuyoruz, kendimizi önemsiyoruz, çevremizi bizim egomuza göre olumsuz bir şekilde düzenlemeye ve bozmaya başlıyoruz.

 

İnovasyonla ego ters orantılı mıdır?

Belli bir yerde az bir şey özgüven gerekiyor ama her şeyin muktediri siz olduğunuzu düşündüğünüz anda inovasyon ters çalışmaya başlıyor. Yani ben çok bildiğimi düşündükçe bir kere öncelikle müşterinin ihtiyacını zaten algılamıyorum. Çalışanıma önem vermiyorum. Çalışanıma önem vermediğim için ortak aklı kullanamıyorum. Örneğin onunla ilgili çalıştay yapmıyorum. Bütün bunlara baktığımızda büyük fırsatları da kaçırıyorum. Birçok büyük kurumun veya başarılı iş adamının geçişi engellemesinin temel sebebi oradaki patikaları, oluşmuş olan patikaları fakat bu patikaları zaman içerisinde ego ile birlikte alternatif bir yola sokamamaları.

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir