Göktaş ve Piker Konuştu, Türkiye Sustu
Pazartesiye şu soruyla başlayabiliriz: Dünya bizi dinlediğinde, ne duyuyor hangi cümlemiz akılda kalıyor?
Ekim ayının ikinci haftasında ABD’nin en geniş erişimli iki haber kurumu, Türkiye’de doğmuş ya da büyümüş iki genç adama mikrofon uzattı. The New York Times’ın kültür eleştirmeni Jason Zinoman, cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla üç ay tutuklu kalan ve 19 ay hapis cezası alan stand-up komedyeni Deniz Göktaş’la, cezaevinden çıktıktan sonraki ilk söyleşisini yaptı. Söyleşi 10 Ekim’de internette yayımlandı; 14 Ekim’de gazetenin New York baskısında Kültür bölümünün birinci sayfasına “Comic Jailed In Turkey Speaks Out” başlığıyla taşındı.
NPR’ın (ABD’nin kamu radyo ağı) Newsmakers programında ise sunucu Leila Fadel, ABD ara seçimlerinin en tartışmalı figürlerinden biri olan Twitch yayıncısı Hasan Piker’i konuk etti. Söyleşinin kısa radyo versiyonu 15 Ekim’de NPR’a bağlı yerel istasyonlarda da yayımlandı.
İki söyleşinin ortak meselesi, kamusal alanda konuşmanın bedeli ve konuşan kişinin kendi sözünün anlamını belirleme mücadelesi. Göktaş ceza tehdidi altında ifade özgürlüğünü, Piker milyonlara ulaşan bir sesin sorumluluğunu tartışıyor. Bir medya ilişkileri eğitmeni için bu iki metin, aynı haftada yan yana okunabilecek nadir bir vaka çifti: Biri ölçülü konuşmanın, diğeri çerçeve mücadelesinin ders kitabı gibi.
Bu yazıda ne söylediği ve nasıl söylediği, bireysel iletişim açısından çıkan dersler ve aynı haftanın dış basın gündeminde Türkiye’nin bu içeriklerle hangi resmin parçası olduğunu anlatmak isterim.
Dünya bizi kimden dinliyor?
Bir ülkenin sesi kaç kişiden çıkar? Cumhurbaşkanından, bakanlarından, büyük şirketlerinin yöneticilerinden mi? Sporcularından, bilim insanlarından, sanatçılarından mı? Peki, saatlerce bilgisayarının karşısında konuşan bir genç adamla, sahnede insanları güldüren bir başkası o ülkenin dünyadaki hikâyesine ne kadar yerleşebilir?
Biri Ankara’nın Mamak ilçesinden çıkıp stand-up sahnesine ulaşmış, diğeri ABD’de doğmuş, İstanbul’da büyümüş, üniversite için yeniden Amerika’ya dönmüş. İkisinin de seyircisi geleneksel medyanın dışında büyümüş; şimdi köklü haber kurumları, söylediklerini ve yarattıkları etkiyi anlamaya çalışıyor.
İletişim stratejisti olarak beni iki söyleşiye çeken, konuştukları kadar konuşma biçimleri oldu. Biri söz söylemenin bedelini anlatıyor, diğerine sözünün sorumluluğu soruluyor. Türkiye’nin iletişimini düşünmek için de verimli bir karşılaşma. Çünkü dışarıda nasıl göründüğümüzü merak ederken, bizi anlatan kişilere, onların kelimelerine ve o kelimelerin yolculuğuna yeterince dikkat etmiyoruz.
Söylediğiniz, duyulanın tamamı değil
İki söyleşiyi yan yana getirdim; sözün dolaşımı öne çıktı. Göktaş, üç yıl boyunca sahnede anlattığı malzemenin internette başka bir seyirciyle karşılaştığını söylüyor. Piker, saatler süren yayının birkaç saniyeye sıkıştırılmasına itiraz ediyor.
Salonda sizi dinlemeye gelmiş kişiyle, telefonunda önüne düşen kesiti gören kişi aynı yerden başlamıyor. Biri anlatının ritmini, önceki şakayı, yüzünüzdeki ifadeyi biliyor. Diğeri sizi ilk kez, belki de hakkınızda hükmünü baştan vermiş bir hesabın paylaşımında görüyor.
Bir de ülke olarak ele alalım; 12–19 Ekim haftasında dış basında karşıma çıkan Türkiye haberleri, ülkenin siyasi geleceği ile kamusal konuşma alanını aynı çerçeveye yerleştiriyordu. Reuters, Erdoğan’ın yeniden adaylığının önünü açabilecek seçim takvimini; Reuters, Euronews ve Human Rights Watch, Halk TV’ye yönelik müdahaleyi gündeme taşıdı. ABD’li Senatör Rick Scott’ın Türkiye’ye yönelik sert suçlamaları AP aracılığıyla uluslararası dolaşıma girdi. Bu haberlerin birlikte sunduğu resimde Türkiye; seçim kuralları, bağımsız habere erişim ve müttefikleriyle ilişkileri üzerinden tartışılan bir ülkeydi.
Türkiye, ekonomik kapasitesi ve bilimsel katkısıyla da haber oldu. İstanbul’daki ölümcül sel haberleri, kentleşme ve iklim karşısındaki kırılganlığı hatırlatırken bağlantı kurmak isteyen herkes Kasım’da düzenlecek İklim Zirvesi COP31’in de inandırıcılığını sorgulayabilir. Haber okumak önemli, haber okur yazarı olmak daha önemli.
Son olarak Kekova açıklarındaki batık araştırması, Türkiye’yi Akdeniz ticaret tarihini yeniden düşündürebilecek bir keşfin merkezi olarak gösterdi. Aynı ülke bir yandan baskı, gerilim ve afetle; diğer yandan büyüme, üretim ve keşifle anıldı.
Şöhret büyürken ses küçülür mü?
Deniz Göktaş’ın New York Times söyleşisinde düşündüren cümlesi, kariyerinde ilerledikçe kendini sansürlemeye başladığını söylemesi oldu. Tanınmış, yer edinmiş, kaybedecekleri çoğalmış. Derken komik bulduğunu söylemekle sonuçlarını hesaplamak arasındaki mesafe açılmış.
Bu duyguyu tanımak için komedyen olmak gerekmiyor. Kartvizit büyürken cümlenin küçüldüğü, koruyacaklarımız çoğalırken söyleyeceklerimizi azalttığımız zamanlar oluyor. Göktaş bunu kendi üzerinden anlatıyor. Seyircileri arasındaki öğrencilerin, emeklilerin gündelik hayatlarında kendisinden daha cesur davrandığını düşünmesi onu rahatsız etmiş. Kendi işiyle arasındaki ilişkiyi sorgulamaya başlamış.
ODTÜ Psikoloji mezunu; İstanbul’a sinema eğitimi için gelmiş, yolu açık mikrofon gecelerinde stand-up’a çıkmış. Pandemi dönemindeki podcast’leriyle dinleyicisini genişletmiş. “Selam Selam”ın ardından gelen “Ölü Deniz” gösterisi YouTube’da yaklaşık 15 milyon izlenmeye ulaşmış. Sahne, podcast ve internet arasında oluşan bu seyirci ilişkisi, tek bir esprinin başarısından daha fazlasını anlatıyor: İnsanlar onun dünyayı görme biçimine zaman ayırıyor.[1]
Göktaş’ın mizahında aile, üniversite, erkeklik, mahalle ve siyaset birbirine karışıyor. Zaten gündelik hayatımızda ayrı odalarda yaşamıyorlar. Siyasi gelişme eve giriyor, ilişkiye karışıyor, gelecek planını değiştiriyor; bazen insanın kendisiyle konuşma biçimine kadar yerleşiyor. Böyle bir anlatıda seyirci yalnızca sahnede adı geçen kişiye gülmüyor, kendi tepkisini de yakalayabiliyor.
New York Times’ın komedi eleştirmeni Jason Zinoman’a, bu rahat görünen anlatımın üzerinde özellikle çalıştığını söylüyor. Konuştuğu konuların olağan olduğunu kendisine ve seyircisine hatırlatmak istemiş.
İletişim açısından kıymetli buluyorum. Rahatlık uzun bir emeğin sonucu. Bir konuyu her andığımızda sesimizi düşürüyor, çevremize bakıyor, başına bir şey gelmesinden söz ediyorsak, o konuya yüklediğimiz korkuyu da büyütüyoruz. Göktaş sahnede gündelik konuşmanın doğallığını arıyor. Seyircinin “Özgür bir ülkede yaşıyormuşum gibi hissettiriyor” yorumuna verdiği karşılık da bunu açıklıyor: Ulaşmak istediği duygu tam olarak bu.
Amerikalı komedyenlerin iptal kültüründen yakınması hatırlatıldığında cevabı mesleğine yakışıyor: “Övünmek istemem ama bizde iptal kültürü de var, hapis de.”
Cümleyi okurken önce gülümsüyorsunuz; sonra düşünüyorsunuz. Bir komedyenin dünyanın başka bir yerindeki okura ülkesini anlatması bazen bu kadar kısa olabiliyor.
Göktaş kendisine sunulan kahramanlık şanını kolay almamış. Özel hayatında korkabildiğini, çekingen olduğunu söylüyor. Komedinin yapabileceklerini de sınırlı görüyor: Empati, motivasyon, belki konuşma cesareti. “Psikolojik destek” diyor. Cezaevindeki günlüğüne düştüğü notlardan biri ise davasından gösterilerinde fazla söz etmemek. Sanatının geleceğini de düşünüyor; kendisine yapılanın bütün üretimini belirlemesini istemiyor.
Bir yayıncının gücü
Hasan Piker’in söyleşisinde tempo değişik. NPR sunucusu Leila Fadel soruyor, Piker cevap verirken sorunun içindeki tanımı da tartışıyor. “Medya imparatorluğu” denince “platform” diye düzeltiyor. Yayıncılığa yalnızlık nedeniyle başladığı varsayımını kabul etmiyor. Kendisi hakkında kurulmuş hikâyeyi, kelime kelime yeniden anlatmaya çalışıyor.
Rutgers Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve iletişim okumuş. Medyaya, dayısı Cenk Uygur’un kurucuları arasında bulunduğu The Young Turks’te başlamış. Bugün yaklaşık üç milyon Twitch takipçisi var; uzun canlı yayınlarında haberleri, siyaseti, internet kültürünü ve izleyicinin sorularını birlikte ele alıyor.[2]
Piker’i ilginç yapan unsurlardan biri, sol siyaseti taşıdığı kültürel görünüm. Sporla, oyunla, gündelik erkek sohbetiyle ilişkisi doğal biçimde yayına giriyor. Genç erkeklere seslenirken onların bildiği dünyanın içinden konuşuyor. Eşitlikçi görüşleri dinlemek için önce başka bir insana dönüşmeleri gerektiği hissini vermiyor.
İnsanlar bir görüşü yalnızca doğru buldukları için dinlemiyor; söyleyen kişiye aşinalık duydukları, onunla vakit geçirmekten hoşlandıkları için de dinliyor. Piker’in yayınında birkaç dakika görüş alıp ayrılmıyorsunuz. Günün saatlerini birlikte geçiriyorsunuz. Siyasi iletişim açısından bu, bir ekran görünürlüğünden çok daha derin bir ilişki.
Demokratların “Solun Joe Rogan’ı nerede?” arayışına cevabı ise bütün iletişim sektörünün üzerinde düşünmesine değer: “Bu sorundan podcast yaparak çıkamazsınız.”
Etkili bir mecra, karşılığı olmayan bir siyasi teklifin açığını ne kadar kapatabilir? Yeni bir sunucu, daha rahat kıyafetler, birkaç küfür, gençlere uygun seçilmiş kelimeler… Politikayı değiştirmeden yalnızca anlatımını yenilemenin sınırını işaret ediyor.
Piker’in zorlandığı yer, kendi dilinin sorumluluğu. Fadel, milyonlara ulaşan bir kişinin kullandığı sert, kimi zaman insanlıktan çıkarıcı ifadeleri sorguluyor. Piker uzun canlı yayınların koşullarını anlatıyor: Anonim izleyiciler, kışkırtmalar, doğaçlama cevaplar, kesilip dolaşıma sokulan birkaç saniye. Bu açıklama mecrayı anlamamıza yardımcı oluyor. Kullanılan her kelimeyi haklı çıkarmaya ise yetmiyor.
Denizin dibinden gelen başka bir ses
Türkiye’nin iletişimi geçen haftanın dış basın seçkisinde seçim takvimi, medya müdahaleleri, sel, enerji ve havacılık haberleri vardı. Aynı ülkenin çok farklı yüzleri. Bunların yanına kendi deneyimini, görüşünü ve araştırmasını anlatan insanlar eklendiğinde resim derinleşiyor.
Türkiye’den çok farklı bir hikâye de dünyayı dolaştı. Kekova açıklarında araştırılan, yaklaşık 4.400–4.700 yıllık olabileceği belirtilen bir batık. Haber Reuters’tan BBC’ye, The Times’tan Smithsonian’a uzandı.
Araştırmanın bilimsel sorumlusu, Akdeniz Üniversitesi’nden sualtı arkeoloğu Doç. Dr. Hakan Öniz. Piker ve Göktaş kadar ilginçti, ne kadar dikkat çekmiş olabilir…
Öniz, Reuters’a konuşurken gemi batarken onların ne hissettiğini düşünmeye çalıştıklarını anlatmış. BBC haberinde batığı “denizin dibindeki bir zaman kapsülü” olarak tarif etmiş
Birkaç bin yıllık kap, insanın merak edeceği bir yolculuğun parçasına dönüştürmüş. Nereden geliyorlardı, ne taşıyorlardı, nereye ulaşamadılar? Bilgi, ayrıntısını kaybetmeden hayal gücüne yer açıyor. “Dünyanın en eski batığı” iddiasının doğrulanmasını sanırım hep birlikte beklememiz gerekecek… araştırmanın henüz açık bıraktığı noktaları korumak da bu anlatımın sorumluluğu.
Türkiye’nin anlatısını zenginleştirmek istiyorsak, konuşacak insanların bilgisini, emeğini ve birbirinden farklı seslerini çoğaltmamız gerekiyor. Bir ülke hakkında çok haber çıkmasıyla o ülkenin iyi anlaşılması arasında epey mesafe var.
Kaynakça
- Hasan Piker söyleşisini dinlemek için; https://www.npr.org/2026/10/15/nx-s1-5950023/hasan-piker-midterms-democrats-rhetoric?shem=aimgspe,
- Deniz Göktaş söyleşisini okumak için; https://www.nytimes.com/2026/10/10/arts/deniz-goktas-jail-joke-free-
speech.html?smid=nytcore-ios-share - Jason Zinoman, Jailed for a Joke, a Turkish Comic Delivers a Passionate Defense in Court, The New York Times, 10 Ekim 2026; basılı New York baskısı, 14 Ekim, Kültür bölümünün ilk sayfası. Söyleşi çevirmen aracılığıyla yapılmış ve düzenlenmiş soru-cevap olarak yayımlanmıştır; buradaki Türkçe alıntılar İngilizce metinden çevrilmiştir. Söyleşi.
- Leila Fadel’in NPR Newsmakers söyleşisi ve 15 Ekim tarihli kısa radyo versiyonu. Takipçi sayısı, eşzamanlı izleyici veya söyleşinin erişimi anlamına gelmez. NPR üye istasyonundaki yayın. Piker’in kültürel görünümü ve genç erkeklerle ilişkisi için ayrıca Vox söyleşisi, 1 Nisan 2025.
- Hakan Öniz ve Ceyda Öztosun, Preliminary Report on the Early Bronze Age Shipwreck in the Kekova Region of Antalya, Journal of Maritime Archaeology, 24 Temmuz 2026.
- Akademik ön rapor. Kesin tarihleme ve devam eden analizler için araştırmaya katılan Karin Sowada’nın 15 Ekim tarihli açıklaması.