Bu metin Yaprak Özer ile Ece Temelkuran – Hakikat Yorulmadan; Siyasete Rağmen, Birlikte Var Olma Çabası başlıklı YouTube yayının tam transkriptidir.
Yayını buradan izleyebilirsiniz.
Podcast olarak buradan dinleyebilirsiniz.
Açılış: Hakikat nasıl yorulur?
[00:00] Yaprak Özer: Merhaba sevgili izleyenler. Bir kez daha karşınızdayım. Yıllarca geleneksel televizyonlardan seslendim; ardından bant yayınları, sosyal medya geldi. Bugün LinkedIn, YouTube ve farklı kanallardan canlı yayınla size ulaşmanın çok büyük keyfini yaşıyorum. Bir iletişimci olarak konumuzu da buraya bağlamak istiyorum. Bu seri, ağırlıkla İndeks Konuşmacı Ajansı için hazırladığımız, konuşmacılarımızın sizlerle daha sık buluşmasını amaçlayan bir çalışma. Ancak konuşmacıların ötesinde, çeşitlenen ve baş döndürücü bir hızla akan gündemde adeta sarhoş oluyoruz. Birbirinin içine geçmiş uzmanlıkları ve disiplinleri bir araya getirmemiz gerekiyor. Eski raftan alıp sunduğumuz konularla size ulaşmamız mümkün değil. Kendimi artık bir içerik küratörü olarak tanımlamayı daha uygun buluyorum. Nerede ne var, hangi uzmanlık hangi konuyla buluşabilir, bunları doğru hedef kitlelere nasıl ulaştırabiliriz? Benim burada amacım biraz da bu.
Bugün ayrıca heyecanlıyım. Yalnızca bu yayın serisinin ilk buluşmalarından biri olduğu için değil, çok sevgili bir dostu, bir arkadaşı ve yıllardır takip ettiğim bir entelektüeli sizlerle buluşturduğum için heyecanlıyım: Ece Temelkuran. Onun da iznini aldım, sizden de izin istiyorum; kendisine “sen” diye hitap edeceğim. Bazı insanlarla yıllarca aynı yerde bulunmasanız bile tanıştıktan sonra hep birlikteymişsiniz gibi hissedersiniz. Benim Ece ile ilişkim biraz böyle.
Ece Temelkuran’ı iki cümlede özetlemek mümkün değil. Ödüllü bir gazeteci, roman yazarı ve politik yorumcu. Onu yalnızca bu kimliklerle tanımlamak da eksik kalır. Türkiye’de tanındığı kadar, hatta artık dünyada daha da fazla tanınan bir entelektüel. Bugün sorularımda onun iletişimci yönünü de ortaya çıkarmak istiyorum. İki kitabının açtığı düşünce hattında ilerleyeceğiz. Sevgili Ece, hoş geldin.
[03:00] Ece Temelkuran: Selam Yaprak. Birbirimize güzel sözler söylemek, bana kalırsa iletişimin en temel tohumu. Nasılsın?
[03:23] Yaprak Özer: İyiyim. İyi olmak benim görevim. Bugün pek çok kişiye “İyi misin, değil misin?” diye sorulduğunda nasıl cevap vereceklerini şaşırdıklarını görüyorum. Ben iyiliği kendim için bir görev sayıyorum. İyi olacağız, iyiyiz.
Seninle ilginç bir başlık bulduk: “Hakikat Yorulmadan; Siyasete Rağmen, Birlikte Var Olma Çabası.” Bizi yakından izlemeyenler, hakikat derken neyi kastettiğimizi ve birlikte var olmakla ne anlatmak istediğimizi merak edebilir. İkisini birden sormayacağım; konuşma boyunca açarız. Önce şu soruyu sorayım: Hakikat nasıl yorulur Ece?
[04:09] Ece Temelkuran: Yoruldu. Türkiye için zaten çoktan yorulmuştu. Şimdi bütün dünya da bizim ülkemizde yaşananlara benzer şeyler yaşadığı için yoruldu. Hem politik olarak yoruldu hem de yeni teknoloji ve yapay zekâyla birlikte başka tür bir yorgunluk yaşamaya başladı.
Hakikat yorulunca maalesef insanlar da yoruluyor. Çünkü biz hakikatle yaşayan, hakikate tutunarak var olabilen insanlarız. Dünyadaki yerimizi hakikatin nirengi noktalarına tutunarak buluyoruz. O nirengi noktaları kaybolunca kendimizi bir tür deliliğin içinde buluyoruz. Deliliğin kendisi de çok yorucu. Çocuklar bu yorgunluğu çok iyi bilir.
[05:07] Yaprak Özer: Biz biliyoruz, çok iyi biliyoruz. Şimdi başkaları da öğreniyor. Bu sabah sana nasıl bir giriş yapsam diye düşündüm. Konular lahana yaprakları gibi birbirinin içine geçmiş, birini açınca arkadan öbürü geliyor. Geçen hafta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu vardı. Hep birlikte New York’ta yaşananları izledik. Bizim açımızdan da önemliydi; pek çok ticari anlaşma yapıldı. Sanki bütün bunlar siyasetten bağımsızmış gibi görünüyor ama değiller. Bir tarafta konuşmalar, diğer tarafta yapılanlar var. Kolombiya Devlet Başkanı’nın vizesinin iptal edilmesi, Suriye Devlet Başkanı’nın kırmızı halıyla kabul edilmesi gibi örnekler gördük. Suriye Devlet Başkanı çok kısa bir süre öncesine kadar aranan bir insanken bambaşka bir törenle kabul edildi. Bu örnekler uzun bir liste oluşturabilir. Orada söylenenler, yapılanlar, gerçekte olanlar ve olmayanlar arasındaki farklara bakıyorum. Hakikatten anladığımız şey mi değişti? Tanımlar mı değişti?
Güç, hukuk ve hakikatin nirengi noktaları
[06:46] Ece Temelkuran: Hakikatin öznel olduğu her zaman iddia edilmiştir; hatta çok iddia edilmiştir. Hakikat aynı zamanda her zaman politik bir şey. Politik pozisyonlar ve statüko değiştiğinde, neyin hakikat sayıldığı da değişiyor. Fakat bizim hayatımızda bu değişim o kadar hızlandı ki artık neyin gerçek, neyin doğru, neyin yanlış; hatta neyin güzel, neyin çirkin olduğu tersyüz ediliyor. Türkiye’nin daha mikro düzeyde yaşadığı bir süreci dünya şimdi makro ölçekte yaşıyor. Hepimizin bildiği ahlaki ve politik ayrımlar çok kısa zamanda tersyüz ediliyor.
[07:41] Ece Temelkuran: Güçlünün hakikati belirlediği, güçten başka hakikat belirleyici bir unsurun kalmadığı bir süreç bu. Bizi yıpratan şeylerden biri de bu. “Biz” derken yalnızca kendimizden ya da Türkiye’den söz etmiyorum; modern zamanların bütün dünyasını kastediyorum. Hukukla ve hukukun temelindeki ahlaki değerlerle yaşamaya fazlasıyla alıştık. Elbette eskiden de güçlü olan çoğu zaman kazanırdı. Ama en azından “hukukun üstünlüğü” diye bir kavramımız, herkesin hukuk önünde eşit olduğu ve hukuka uymak zorunda olduğu yönünde bir inancımız vardı.
Şimdi hukuk anlayışımız değişiyor. Kapitalizmin kriziyle, yeni bir dünya düzeni kurulurken hukuk dediğimiz şey de bütün dünyada değişiyor. Hukuk değiştiği için ahlakımız değişiyor. Ahlak hakikatle çok bağlantılı; neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilerek hakikate ulaşabiliyoruz. Bunlar değiştiğinde büyük bir çalkantı yaşıyoruz.
[09:04] Ece Temelkuran: Eskiye dair bildiğimiz her şeyin buharlaştığı bir zamandayız. Bu yalnızca Beyaz Saray’da ya da Birleşmiş Milletler’de olup biten bir şey değil. Yukarıdan aşağıya, yağmur gibi kişisel hayatlarımıza nüfuz ediyor. Kim olduğumuza ve ilişkilerimize de müdahale ediyor. Bizim ilişkilerimiz de değişiyor. Çünkü Birleşmiş Milletler’de yaşanan şeylerden gündelik hayatlarımız tümüyle ayrı değil. Tepede olup bitenler toplumun içine, hatta bizim kim olduğumuza kadar işliyor.
Politik iktidarların tepesinde yaşanan şeyler aşağıda, toplumsal hayatta yeni bir ahlak doğuruyor. Bu yeni ahlak da çok acımasız. Hakikat her gün değişiyor ve bizi yoruyor. Ben bunu kapitalizmin krizine, demokrasinin ortadan kalkışına, hukuk anlayışının ve hukuk hissinin aşınmasına bağlıyorum. Hakikatin tek ve ortak referans sayıldığı dönem de ortadan kalkıyor.
[10:33] Ece Temelkuran: Gerçekten çok garip bir döneme girdik. Artık doğruyu ya da gerçeği bilmek değil, neye inandığımız bütün anlam dünyamızı belirlemeye başladı. Bunu biraz daha açayım.
Bilmekten inanmanın dünyasına
[10:47] Yaprak Özer: Lütfen.
[10:51] Ece Temelkuran: Bunu How to Lose a Country (Bir Ülke Nasıl Kaybedilir) ve Together (Hep Beraber) kitaplarımda da yazdım. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, “Dünya düzdür” diyen insanlar var. Türkiye’de de var, dünyada da. Onlara dünyanın yuvarlak olduğunu bilimsel açıklamalarla gösteriyorsunuz. “Sen elitlerden birisin, gerçek insanların anladığını ne bileceksin?” diyorlar. Uzaydan çekilmiş fotoğrafı gösteriyorsunuz, “Photoshop” diyorlar. O insanı alıp büyük masrafla uzaya götürseniz, dünyayı kendi gözleriyle görse bile size dönüp “Ben başka türlü inanıyorum” diyebilir. Burada bilimsel kanıtın ikna gücünden başka bir şey konuşuyoruz.
[11:44] Ece Temelkuran: Bu yeni bir şey. “Ben başka türlüsüne inanıyorum” diyen bir insanı nasıl ikna edeceksiniz? Gerçeği görmesine rağmen başka bir hakikate inanan biriyle nasıl konuşacaksınız? Bir iletişimci olarak senin de sorunun bu.
[12:01] Yaprak Özer: Tam burada araya girebilir miyim? Sen her şeyden önce bir politik yorumcusun ama aynı zamanda iletişimcisin. İletişimciler bu süreçte gafil avlandı mı? Biz nerede hata yaptık? Yoksa bunu bir hata olarak görmek doğru değil mi? Siyah ve beyaz sandığımız dünyada başka renkler mi ortaya çıktı?
[12:33] Ece Temelkuran: “Hata yaptılar” ya da “hata yaptık” diyemem. Benim de bu kanaate varmam sosyal medyayla oldu. Artık bilmenin değil, inanmanın dünyasında yaşıyoruz. İnanç sistemleri neredeyse açık büfe gibi: Gidip oradan bir inanç seçiyorsunuz. Kim neye göre seçiyor, bunun eski ölçüleri de yok.
Bunu kabul etmek, onaylamak anlamına gelmiyor. Bu yeni inanma dönemini onaylamak, onunla birlikte akmak, her iddiayı doğru saymak zorunda değiliz. Ama geriye dönüş olacağını varsaymak da gerçekçi değil. Ama eskiye geri dönmeye çalışan insanların biraz boşa kürek çektiğini düşünüyorum. İnsanların gerçekle, dolayısıyla hakikatle ilişkisi radikal biçimde değişiyor. Bununla nasıl yaşayacağımızı ve nasıl mücadele edeceğimizi buradan düşünmeliyiz. Hâlâ eski araçlarla, eski yöntemlerle ve eski üsluplarla yol almaya çalışıyoruz.
[13:23] Ece Temelkuran: Bu dönemin en kötü demeyeyim ama en ilginç sonuçlarından biri, insanların hakikat için mücadeleden vazgeçmeye başlaması. Herkes istediğine inanıyor, nedenini açıklama ihtiyacı bile duymuyor. İnandığı şeyin gerçek dışı olduğu kanıtlansa da utanç duymuyor.
Böyle olunca insanlar “Benim gerçeğim bu, onların gerçeği başka” deyip kendi gerçeklerinin çevresinde kimleri bulabiliyorlarsa onlarla yaşamaya ve diğer gerçeklerden korunmaya yöneliyorlar. Bu bir hayatta kalma refleksi. İnsan aynı zamanda sosyal bir varlık; bir topluluğa, bir komüniteye ait olmak istiyor. Bu aidiyetin güvenlik sunmasını arzuluyor. Güvenli bir toplulukta yaşamak istiyoruz: fiziksel, politik ve ahlaki açıdan güvenli olsun istiyoruz. Küçük topluluklar kurma eğilimi de buradan doğuyor. Kendi YouTube kanalımızı, kendi Substack’imizi kurup insanları oraya çağırıyoruz.
[15:19] Ece Temelkuran: Sanki hakikatin küreselliğinden, sözün ve dilin küreselliğinden, herkesin paylaşabileceği ortak bir gerçek fikrinden vazgeçiyoruz. Bunu kendimi de katarak söylüyorum. Dışarıda bir hakikat fırtınası var ve korunmak istiyoruz. Ruh sağlığımızı da korumaya çalışıyoruz. Bu nedenle iletişim ufkumuzu küçültüyoruz: “Ben artık bin kişiyle, beş bin kişiyle yoluma devam edeceğim” diyoruz.
Algoritma, görünürlük ve “gerçeğin çöküşü”
[15:56] Yaprak Özer: Bu gerçekten büyük bir değişiklik. Dinlerken kimi kavramlar çok basit ya da romantik görünebilir ama gücün el değiştirmesi çok önemli. Burada klasik iktidar ya da güç merkezlerinden söz etmiyorum. Büyük teknoloji şirketlerinden, içinde kaybolduğumuz algoritmalardan söz ediyorum. Biz küçük topluluklara çekilirken diğer tarafta çok büyük bir dünya kuranlar var. Çok büyük teknoloji şirketlerini yönetenlerin hayata bakışları bizim hayatlarımızı şekillendiriyor. Bir bakıma güç bambaşka ellerde toplanıyor. Together‘a geçmeden önce, buna ilişkin gördüklerini de paylaşmanı istiyorum.
[17:08] Ece Temelkuran: Geçen kış kapalı bir toplantıya katıldım. Silikon Vadisi’nden, Amerika’nın büyük teknoloji şirketlerinin ve en zengin insanlarının bulunduğu çevrelerden katılımcılar da vardı. Trump’ı destekleyen insanlardı. Gelecek planlarını çok açık biçimde anlattılar. Yalnızca hakikati umursamamak değil, insan kitlelerini tamamen yok sayan bir bakış açısı vardı. Kendilerini siyasetle ilgisi olmayan iş insanları olarak tanımlıyorlardı ama yaptıkları şey son derece politikti.
Algoritmalar sayesinde dünyayı kolaylıkla yönetebileceklerine dair sonsuz bir inançları var. İnsanı öfkelendiriyor. Bu toplantıda hissettiğim en güçlü şeylerden biri bu inançlarıydı. Peki algoritmayı nasıl kıracaksınız? Böyle devasa bir mekanizmayla nasıl mücadele edeceksiniz? Kırmak gerçekten çok zor.
[17:33] Ece Temelkuran: X’te, eski adıyla Twitter’da iki milyon altı yüz bin takipçim var. Neden o kadar takipçim var, hiçbir fikrim yok. Bir iletişimci için garip bir sayı; üstelik bu kadar kişinin gerçekte neye eriştiğini de bilemiyorsunuz. Ama mesela Gazze’den ve Trump hakkında yazdıklarımdan sonra biliyorum ki paylaşımlarımı en fazla on beş, yirmi bin kişi görüyor. En yakın arkadaşlarım bile benim X’te yazdıklarımı göremiyor. Takipçi sayısıyla gerçek erişim arasındaki farkı kendi hesabımda yaşıyorum.
Bunu nasıl kırarsınız? Kırmaya mı çalışmalısınız, yoksa gidip başka yerde kendi topluluğunuzu mu kurmalısınız? Biraz önce söylediklerime dönüyoruz. Gazze konusunda insanlar paylaşımlarının altına “Algoritmayı kırmak için bir beğeni koyun” yazıyor. Beğeni koymamızı istedikleri şey, ölen çocuklarla ilgili görüntüler. Ahlaken çok garip bir yerden geçiyoruz.
Bazıları bu dönüşümü matbaanın bulunmasına benzetiyor. Bence çok daha büyük bir şey. Bu alanda çalışanların “reality collapse” dediği, gerçeğin çöküşü olarak çevirebileceğimiz bir ana yaklaşıyoruz.
[19:31] Ece Temelkuran: Gerçeğin çöküşü, en başta sözünü ettiğim bütün nirengi noktalarının ortadan kalkması demek. Hepimizin boşlukta asılı kalır gibi yaşaması demek. Küçük topluluklar kurma çabası bu yüzden gerçekten bir hayatta kalma mücadelesi. İnsanlar tutunacak bir şey arıyor.
Gerçeği tek başına bilmek kadar trajik bir şey yok. Tek başına hatırlamak da öyle. İnsanlar birlikte hatırlayabilecekleri, “Bu gerçekti, değil mi?” diyebilecekleri başka insanlara ihtiyaç duyuyor; delirmemek için. Bu hem küresel hem politik hem de duygusal bir durum. Tek başına yaşanan bir medya ya da teknoloji sorunu değil. Zamanın ruhunu da belirliyor: Daha önce görülmemiş ölçüde bir kafa karışıklığı.
Küçük topluluklara sığınmak mı, hep beraber kalmak mı?
[20:40] Yaprak Özer: Buradan ilk kitabına gelmek istiyorum. Bir Ülke Nasıl Kaybedilir‘i iki kez okudum; ikisinde farklı şeyler gördüm. İlkinde başka türlü, ikincisinde başka türlü okudum. Bu ilk okuduğumda anlamadığım anlamına gelmiyor; değişen koşullar kitabı başka bir yerden okumama yol açtı. Aradan geçen kısa sürede olaylar geometrik biçimde çoğaldı. Ben de değiştim; yıllarca bildiğim, bildiğimi sandığım iletişim mesleği de çok başka bir noktaya geldi. Sanki üstümüzden bir buldozer geçti.
İletişimin bu kadar farklı, bu kadar önemli, bu kadar yaygın ama aynı zamanda bu kadar vasat ve kısıtlayıcı hale gelebileceğini öngörmüş müydün? Kitabı bugün okuduğumda teknoloji oligarklarını, bizi birbirimizden ayıran ya da buluşturan algoritmaları daha çok düşünüyorum. Bir yandan da sana şunu sormak istiyorum: O yıllarda anlattıkların yüzünden seninle çok mücadele edenler oldu. Zaman içinde ne anlattığını daha iyi idrak ettik. Bütün bunları önceden görmek seni nasıl hissettiriyor? Ve buradan Together‘a bağlayalım: Birlikte ne yapabiliriz? Buna uygun bir ortam hâlâ var mı?
[22:41] Ece Temelkuran: Önce şunu söyleyeyim: Together‘ın Türkçe adını Hep Beraber koyduk. “Küçük topluluklara sıkışmayalım, hâlâ hep beraber olabiliriz” diye yazdığım bir kitap. Bizi bütün dünyada bir araya getirebilecek temel ahlaki ve politik kavramlar neler olabilir, diye düşündüm. Küçük topluluklar kurma ihtiyacını anlayan, bu gerçekliği kabul eden ama buna eleştirel de bakan bir kitap. Hâlâ hep beraber yapabileceğimiz bir şeyler olduğuna inanmak istiyorum; daha doğrusu, bunun mümkün olduğuna inanıyorum.
Sen başta “İyi olmak görevimiz” dedin ya; ben de umutsuzluğa kapılmamayı, inancını kaybetmemeyi ve hâlâ birlikte olabileceğimize inanmayı ahlaki bir görev sayıyorum. Aynı zamanda politik bir görev.
[23:48] Ece Temelkuran: Her şeyi önceden yazmanın mistik bir tarafı yok. İktidar açısından problemli sayılabilecek şeyleri söylerseniz sınırları hissedersiniz. Başkaları bunları daha sonra dile getirir; benden önce söyleyenler de oldu. “Kimsenin görmediğini ben gördüm” demiyorum. İnsanlar hayatlarını zorlaştıracak şeyleri görmek istemez; erteler. Politik olarak da böyle. Bence Türkiye’de olacak şeyleri pek çok insan için için biliyordu. Örgütlenmezsek, direnmezsek işlerin iyiye gitmeyeceğini biliyordu. Ama “Ben kendimi korursam, beklersem bu iş biter” diye düşündüler. Şimdi dünyada da benzer bir şey oldu.
[25:03] Ece Temelkuran: Bir Ülke Nasıl Kaybedilir 2019’da yayımlandı. Ama ben 2016’dan beri Avrupa ve Amerika’da “Bakın, bunlar size de olacak; bizde bunlar yaşandı” diye anlatıyorum. Şimdi insanlar How to Lose a Country‘yi daha çok okuyor, özellikle Londra’da “Evet, söylemiştin” diyorlar. Bu iyi bir şey değil.
Bir iletişimci olarak hâlâ nasıl cevap vereceğimi bilmiyorum. “Ben size söylemiştim” mi demeliyim? Dünyanın en sevimsiz şeyi. Bir de yorgunluk var. Son on yıldır İngilizce olarak bu konuları konuşuyorum. “Bu yaşadığımız şeyin anlamı bu; durdurmazsak buraya gidecek” diye anlattım. Hakikat yorulunca hakikati dile getiren insanların yorulmayacağını düşünmek istiyoruz. Ama bizim de yorulma hakkımız var. Yoruluyorum.
[26:08] Yaprak Özer: Yorulursun tabii. Yorulmamak mümkün değil.
[26:11] Ece Temelkuran: Uzun süre bunu söylemek bana şımarıklık gibi geldi. Sonra “Hayır, böyle bir hakkım var” dedim. Yoruluyorum ve bu biraz sıkıntı da veriyor. Olacakları yalnızca ben söylemedim; dünyada birkaç kişi daha yüksek sesle anlattı. Yine de insanlar aynı şeyleri yapıyor. Çünkü söylediğim gibi, inanma çağındayız. Olmayacağına inanıyorlar. Sanki dünya dışı ya da mistik bir kuvvet bizi kurtaracakmış gibi düşünmek istiyorlar.
Ama ben hâlâ örgütlü mücadeleye inanıyorum.
[26:54] Ece Temelkuran: İtalya’da işçiler birleşti, limanlardaki dokları kapattı ve İsrail’e giden malların sevkiyatını engelledi. Bunun ardından Meloni’nin Gazze’ye yardım götüren sivil teknelere askerî bir bot gönderdiğine ilişkin haberler çıktı; sonra bunun doğru olmadığı da söylendi. Örnek karmaşık ama işçilerin birlikte hareket ederek sevkiyatı durdurabilmesi önemli.
Örgütlü mücadeleye hangi düzeyde olursa olsun inanıyorum. Beyaz yakalılar düzeyinde de; özellikle altını çiziyorum. Algoritmayı da kırabiliriz, diktatörlükleri de yıkabiliriz, dünyanın gidişatını da değiştirebiliriz. Ama bunu yapmak bugünkü ayrıcalıklarımızın ve konforumuzun bir bölümünden vazgeçmeyi gerektiriyor. Bazı şeyleri feda etmek zorundayız. Bunu söylemek kolay değil, yapmak hiç kolay değil.
Yeni kitap: Ev duygusu, dil ve yabancılık
[28:24] Yaprak Özer: Bundan sonra ne söyleyeceksin? Yeni bir kitabının yakında yayımlanacağını biliyorum. Avrupa’da bir dergide çıkan, beni çok etkileyen bir makalenden hareketle soruyorum. Türkçe ve İngilizce arasında kendini ifade etme çabanı, bu arada yaşadığın acıyı anlatıyordun. Önce duygusal, sonra teknik açıdan okudum. Yeni kitabın ne anlatıyor? Ne zaman, nerede okuyacağız?
[29:17] Ece Temelkuran: Orijinal İngilizcesi şubatta çıkacak. Adı Nation of Strangers: Rebuilding Home in the Twenty-First Century. Türkçeye belki Yabancılar Milleti diye çevireceğiz; çevirmenimle henüz Türkçe başlığı konuşmadım. Yirmi birinci yüzyılda evi yeniden kurmak üzerine bir kitap.
Dünyada milyonlarca insan yer değiştiriyor ama yalnızca bu değil. Biz politik olarak da, ahlaki olarak da evsiz hissediyoruz. Yapay zekânın ortaya çıkmasıyla birlikte insan olma durumumuzda da bir evsizlik yaşıyoruz. Çünkü bizim yarattığımız, bizden daha iyi dil konuşabilen ve anlayabilen bir varlık var. Eğer biz dil değilsek, insan olarak neyiz? Varoluşsal bir evsizlik yaşamaya başlıyoruz.
[30:07] Ece Temelkuran: “Ev nedir?” sorusundan hareket ettim. Kitabı mektuplar halinde yazdım; her mektup “Sevgili yabancı” diye başlıyor. Bir sürü mektup var. Bu kitap benim için on yıllık politik bir cümlenin sonu gibi oldu, Yaprak. Bir Ülke Nasıl Kaybedilir‘de faşizmin nasıl yükseldiğini anlattım; Hep Beraber‘de buna karşı neler yapabileceğimize baktım.
[30:46] Ece Temelkuran: Sonra dünyadaki kafa karışıklığını, çılgınlığı görünce insanları bir araya getirecek bir sözcük bulmamız gerektiğini düşündüm. O sözcüğün “ev” olabileceğine karar verdim. Çünkü hepimiz bir anlamda evimizi kaybediyoruz. Kendi ülkemizde, kendi evimizde yaşasak bile ülkemizi, kendi insanlarımızı tanıyamayabiliyoruz. Dışarıya baktığımızda dünyanın da bize tanıdık gelmediği, içimizde bir tür evsizlik hissettiğimiz bir dönemdeyiz. “Ev” sözcüğünü seçmemin nedeni bu.
Bu kitap, İngilizce sürdürdüğüm on yıllık serüvenimin de bir son cümlesi olabilir. Bundan sonra romanlara, belki Türkçe yazmaya geri döneceğim. Türkçeyi özledim. Sen biraz önce “için için” dedin ya; böyle özlediğim binlerce deyim, söyleyiş var.
Kapanış: Birbirimize tutunmak için yeni nedenler
[31:42] Yaprak Özer: Kapatırken bana ikircikli duygular yaşattın. Dinlediğimiz her şeyi duymuyoruz; duyduklarımızın ne kadarını anlıyoruz? Bu gençler için özellikle önemli; duyulmadıklarını düşünüyorlar. Fakat yalnızca gençler değil, çoğumuz böyle hissediyoruz. Ben de bazen duyulmadığımı düşünüyorum; sen de öyle. Aslında herkesin sesi çok çıkıyor ama kimse yeterince duyulduğunu hissetmiyor.
Bugünden bende kalan şu: Evimiz var ama evsiziz. Dilimiz var ama dilsiziz. İletişim çağındayız ama iletişim kuramıyoruz. Çok sayıdayız ama çok azız. Kalabalıkların içinde giderek yalnızlaşıyoruz. Bütün bunlar bir iletişimci olarak benim için çok önemli. Bir kez daha düşünmeye, duymaya ve gerçekten anlayıp anlamadığımıza bakmaya ihtiyacımız olduğunu hissettim. Bana yeniden düşündürdüğün, kelimelerin hem tadını hem acısını hissettirdiğin için teşekkür ederim.
[33:09] Ece Temelkuran: Ben orada bırakmayayım; acıyla bitmesini istemiyorum. Hepimiz bunları hissediyoruz ama aynı zamanda arkadaşlıkların ve insani ilişkilerin değerini daha iyi anlayacağımız bir çağa giriyoruz. Çünkü çok yakında benim gerçekten Ece olduğumun, senin gerçekten Yaprak olduğunun kendimiz dışında bir kanıtı kalmayabilir. Yapay zekâ çok şeyi değiştirecek.
Dolayısıyla yakınlaşmak ve birbirimize tutunmak için artık çok iyi gerekçelerimiz var. Daha önce olmayan gerekçelerimiz de var. Bunun insanları birbirine yakınlaştırabileceğini düşünüyorum.
[33:54] Yaprak Özer: Ben de inanıyorum. Bu arada Ece Temelkuran’ı İndeks Konuşmacı Ajansı olarak temsil etmekten çok gururlu ve mutluyum.
[34:09] Ece Temelkuran: Teşekkür ederim Yaprak’cığım. İletişimle ilgili bu kadar olumsuz duygu dile getirdiğimiz teknoloji oligarkları sayesinde, bugün dünyanın neresinde olursak olalım konuşabiliyor olmamız da tuhaf bir paradoks. Ama daha çok konuştuğumuz, birbirimize daha çok dokunduğumuz zamanlar da olacak. Benim görevim umutlu olmak; hiçbir konuşmayı umutsuz kapatmam. Hiç umutsuz kapatmıyorum.
[34:35] Yaprak Özer: Çok teşekkür ederim. Bana öğrettiklerin için.
[34:35] Ece Temelkuran: Ben teşekkür ederim Yaprak’cığım. Seni izlemeye, dinlemeye devam edeceğim. Herkesi de çağırıyorum.
[34:54] Yaprak Özer: İyi kal, iyi çalış. Hoşça kal.