- Güvene fiyat etiketi yapıştırılabilir mi?
- Güvensizliğin faturası olur mu?
- Toplumda güven, eşit dağılır mı ya da dağıtılır mı?
- İnsan, güven duygusunu, yaşadığı coğrafya, gelir, aile ya da cinsiyetten bağımsız kendisine hak görür, yakıştırabilir mi?
- Güveni, “Benim güvenim”, “Senin güvenin” diye birbirimizle yarıştırabilir miyiz?
Dünya üzerinde güven duygusu örselenmiş toplumlar arasında yer alsak da özgüvenimiz yüksek gibi dolaşıyoruz. Güven konusunu konuşmayı sevmiyor, güvene dayalı fikirler beyan ediyor; hatta sık sık cümle içinde geçirebiliyoruz.
Güven denilen olgu elle tutulmuyor, gözle görülmüyor. Bilançoda ayrı bir satırı, piyasada günlük kuru yok. Güven bireyler arası ilişkinin, aile içi dinamiklerin, kurumsal büyümenin, ülkelerin kalkınmasının ve uluslararası ekonominin kaldırım taşlarının yerleştirilmesinde kullanılan yapı taşı.
Güvenin kendisini olmasa da güvensizliğin maliyetini ölçebiliriz. Örneğin, güvensizlik, denetimi artırıyor, kurum ya da bireyler arasında sözleşme ve dokümantasyonu uzatıyor, sigorta maliyetini büyütüyor, kararları yavaşlatıyor. Kurumları ihtiyatlı, ülkeleri içe kapalı, insanları kuşkucu yapıyor.
Güvenin nerede yeşerdiğinden nasıl fiyatlandığına; bir anda kaybedilip kazanılabilmesine uzanan geniş tartışma alanını iktisatçı Doç. Dr. Orkun Saka ile Fikir Buluşmaları’nda konuştuk. Saka, City St George’s University of London’da öğretim üyesi, London School of Economics’te araştırmacı. Çalışmaları güvenin ekonomik kararlar, bankacılık, krizler, enflasyon beklentileri, medya ve yapay zekâ üzerindeki etkilerini somut verilerle inceliyor. Başka bir ifadeyle, soyut sandığımız güveni davranışlar ve sonuçlar üzerinden görünür kılıyor.

Bu söyleşide ele aldığım güven konusuna dair çok güzel ve net diye tarif edebileceğim fikirlere sahip oldum. Bunlardan biri şüphesiz, “Güven ekonominin görünmeyen tutkalı.” Diğeri dünyanın “güven öbekleri”ne ayrılmasıyla ilgili. Ülkeler arasındaki fiziki sınırları da aslında “güven” çiziyor. Ekonomik değerine gelince, her konuda olduğu gibi güvende de varlığıyla avunuyoruz, yokluğunu yorumlamaktan uzağız. Aynı sokakta farklı gerçeklikler yaşadığımızdan güven ayarlarımız bozuk.
Nadir Olan Hangisi; Güven mi Onu Koruyabilmek mi?
Güven nadir bir element mi? “Evet… ama!” diyerek başlayayım; “…nadir olan, onu bir kez kurduktan sonra koruyabilme becerisi.”
Güven, ailede, kurumda, piyasada ve uluslararası düzende aynı temel kurala bağlı; yavaş kuruluyor, hızla yıkılıyor kaybedildiğinde bugünün yanı sıra geleceği de pahalılaştırıyor. Güvenin fiyatını tek bir rakamla açıklayamıyoruz. Buna karşılık güvensizliğin faturasını her yerde okuyabiliyoruz: Daha fazla kontrol, daha az yatırım, daha kapalı ticaret, daha parçalı medya gerçeklikleri, bilime duyulan kuşku ve YZ’nin kendinden emin cevabı karşısında vazgeçilen insan muhakemesi.
Güven, Risksiz Yatırımda Bile Kendini Ele Veriyor
Saka’nın Barry Eichengreen’le (California Üniversitesi) yaptığı bir çalışma, güvenin soyut bir kavram olmaktan çıkıp doğrudan fiyata dönüştüğü çıplak bir örnek. Araştırma, Avrupa’da faaliyet gösteren bankaların şube ağlarının, o bankaların hangi ülkeye ne kadar güvendiğini belirleyip belirlemediğine bakıyor. Örneğin İngiliz bankası HSBC’nin Fransa’da, RBS’in ise İrlanda’da şubeleri; ikisi de İngiliz bankası ama kültürel “temas noktaları” farklı. Saka ve Eichengreen, bu iki bankanın İtalya ve Yunanistan’a, devlet tahvili yatırımlarını karşılaştırmış.
Saka’nın kendi ifadesiyle: “Devlet tahvilleri, riskten muaf olan bir yatırım kategorisi. Dolayısıyla bu iki banka arasında yatırım eğiliminde hiçbir fark olmamalı… ama yarattığını buluyoruz.” Farkın kaynağı bankanın şubelerinden merkeze akan bilgi: “Şubelerin bankanın merkezine ilettiği bilgide bir ön yargı ortaya çıkıyor… ön yargılar karışıyor bilginin içerisine.” Taraflar, kendi kültürel merceğinden bakıyor. Güven, devlet tahvilinin fiyatına karışan bir değişken.
Merkez Bankası mı, Ana Haber mi?
Saka’nın, Prof. Dr. Selva Demiralp (Koç Üniversitesi) ile (Kısa süre önceki söyleşimde de ifade bulan, iletişim üzerinden okuduğum bulgu) Michael Weber (Purdue Üniversitesi)’le beraber yürüttüğü, çalışması doğrudan bugünün Türkiye’sine bakıyor. Koç Üniversitesi’nin 2024 başından beri sürdürdüğü anket serisiyle, insanların hangi haber kanalını izlediği ile enflasyon beklentileri arasındaki ilişki inceleniyor. “Kendisini hükümete yakın hisseden insanların yüzde 70’i hükümete yakın kanal izliyor.”
Bulgu şu; hükümete yakın kanallar enflasyondan neredeyse hiç söz etmezken, muhalefete yakın kanallar sürekli ve yüksek perdeden konuşuyor. Aynı ülkede, aynı veriyle farklı fikirlere sahip olabiliyoruz. Saka konuyu güven meselesine bağlıyor: “İnsanlar bir güven sorunu, bir güven krizi yaşıyorlar. Eğer baştaki otoriteye, ekonomiyi yöneten Merkez Bankasına güvenemiyorsanız, kendi kişisel tecrübelerinize daha fazla inanır hâle gelebiliyorsunuz.” Sonuç olarak iki farklı siyasi kesim, akşam ana haberini izleyip ekonomi hakkında tamamen farklı iki dünyaya çekiliyor. Saka’nın deyişiyle, medya “birinin güven duygusunu pekiştirirken öbürününkini erozyona uğratıyor.”
Güven Tuğla Tuğla İnşa Edilir, Bir Anda Yıkılır
Saka’nın, “Wellcome Global Monitor” anketine (75 binin üzerinde katılımcı, 130’un üzerinde ülke) dayanan çalışması, “etkilenebilir yıllar” dediği 18-25 yaş aralığında bir salgın deneyimleyen kişilerin, hayatlarının geri kalanında bilim insanlarına duydukları güvende yüzde 10 üzerinde kayıp yaşadığını gösteriyor. Çarpıcı olan, kayıp kendiliğinden onarılamıyor. Araştırmaya göre eski seviyesine dönüş 20 yıla kadar uzayabiliyor.
Saka bunu şöyle özetliyor: “Güven aslında çok yavaş inşa edilen, tuğla üzerine tuğla koymak gibi, bir ev inşa etmek gibi bir şey. Ama tek bir patlamada tamamen darmadağın edebileceğiniz bir yapı.” Belirleyici olanın salgının kendisi değil, ona verilen siyasi tepki olduğuna dikkat çeken Saka, “Asıl mesele; epideminin yönetilememesi” dedi.
Yapay Zekâ Kendinden Emin Konuşunca
Saka’nın içinde yer aldığı geniş kapsamlı bir çalışma, 300’e yakın akademisyeni 100’den fazla gruba ayırıp aynı sosyal bilim makalelerini üç farklı koşulda; “yapay zekâ yasak”, “isteğe bağlı”, “zorunlu” tekrar ürettirmeye (replike) çalışmış. Sonuç: insan içeren gruplar, yalnız insan ya da insan ve yapay zekanın birlikte olduğu gruplar yüzde 90’ın üzerinde başarı sağlarken, yalnızca yapay zekâya bırakılan gruplarda bu oran yüzde 40’a kadar düşmüş. Saka şöyle ifade etti; “Yapay zekâ çok kendinden emin konuşunca, “insan” altını kontrol etme gereği duymuyor… aşırı güven.” Yapay zekâya duyulan abartılı güven, denetimi gevşetiyor.
Güvenin Bir Sınıfı Var
Final sorum; “Güven eşit dağılır mı?” Saka “Eğer bir gelir adaletsizliği varsa, o ülkede bir güven adaletsizliğine de yol açar” karşılığını verdi.
Güven konusuyla istemsiz dostluğumuz, akademik çalışmaların da yardımıyla daha mesafeli bir ilişkiye dönebildiğinde kullanımı şüphesiz normal, adil ve şeffaf olacak. Daha çok sayıda araştırma farklı açılardan elde edilen bulgular ile bunlara bağlı yapılacak çeşitli değerlendirmelerin güveni yaşamın içinde kullandığımız kolaycılıktan kurtaracağını umuyorum.