Gerçekle buluştuğunuzda, ondan uzaklaştığınız hissine kapılıyor musunuz? Yalnız değilsiniz, üzülerek söylemek gerekirse, hepimiz bu duyguyla uyanıyoruz sabahları. Bu sabaha İran ABD Savaşı’nda barış ilan edildiği haberiyle uyandık. Neden savaşılmıştı? Arada yaşananları unutabilecek miyiz. Biz uzaktan izledik… ya yaşayanlar? Okuduklarımızdan hangisi doğruydu, hangisine inanacağız?
Rejimler eskiden net olarak sansür üzerinden siyasetlerini yürütürdü, bugün görünürlük mühendisliği üzerinden ilerliyor. Sansür teknikleri evrildi. Eskiden haber kesilirdi; bugün haber boğuluyor, çarpıtılıyor, paketleniyor, algoritmaya uygun hale getiriliyor. Yalan haber; karşımıza kurumsal metin, stratejik iletişim, ulusal çıkar, kriz yönetimi, güvenlik dili, itibarlı uzman görüşü gibi şekillerde çıkıyor.
Bu yazıyı yazarken bir başka haber önüme düştü. The New York Times, haber portrede dünyanın önde gelen deepfake uzmanlarından Hany Farid’i anlatıyor. Deepfake uzmanı artık kendi gözlerine güvenemediğini söylüyor. Detayları aşağıda aktaracağım.
Haber okumak pasif bir eylem değil. Kuşkuyla, sabırla, bağlamla, kaynak disipliniyle okumak gerekiyor. Teknolojiyle habere yaklaştığımızı sandığımızda ondan fersah fersah uzaklaştığımız anı yaşamak büyük yük.
Bu yazıda ne bulacaksınız:
- Bu yazı ne anlatıyor?
- Modern medya düzeninde gerçek haber ile manipüle edilmiş haber nasıl ayırt edilir?
- Görünürlük mühendisliği nedir?
- Yeni sansür biçimleri nelerdir?
- Deepfake çağında medya okuryazarlığı neden önemlidir?
- Haber yorgunluğu okuru nasıl etkiler?
- Okur neden ya her şeye inanır ya da hiçbir şeye inanmaz?
- Gazetecilikte hakikat krizi ne anlama gelir?
Hepimiz geleceğe kilitlendik
Geçmişi, geride kalmış, kapatılmış, bugünün hızına yetişemeyen bir dosya gibi görüyoruz. Geçmiş kapanıyor mu gerçekten? Sanki, biçim değiştirerek geri dönüyor.
Yaşadığımız her şeyi bir şekilde geçmişte yaşamış olmak pek de rahatlatmıyor insanın içini. Yeni-güncel bir yayından söz etmek isterim. Home is the Journey: Tales from Portugal’s Diasporas podcast’inde hislerimi böyle tarif edebilirim. Dennis Redmont ve Vasco Abecassis’in sohbetlerini dinlemenizi öneriyorum. 1960’lar Portekiz’inde yabancı basın, sansür, propaganda ve sömürge savaşları etrafında ilerleyen bir söyleşi. İlk bakışta Portekiz halkı için yapılmış tarihsel bir söyleşi gibi duruyor, aldanmayın devam edin… Hikaye, 1960’lar Portekiz’inde Salazar rejiminde geçiyor. (Antonio de Oliveira Salazar 1932’den 1974 Karanfil Devrimi’ne kadar sınırsız yetkiyle Portekiz’i yönetti.) Söyleşi, konu içinde konu tekniğinde… Tartışmanın asıl konusu, medyanın görüp duyduklarının ne kadarını yazabildiği gerçeği… Görünen o ki,bugüne geldiğimizde müthiş teknolojik gelişme kaydetmişiz, ne yazık ki, ne meslekte ne insanlık adına pek ilerleyememişiz. Söyleşi bugün olduğu gibi kapalı bir rejimin haberle, kitapla, hafızayla kurduğu mücadeleyi sorguluyor; “Gerçeğe nasıl ulaşırız?”
Söyleşinin iki ana tanığı var. Associated Press tarihinin en genç muhabirlerinden Dennis Redmont Dennis Redmont’ı biyografisi ve İndeks konuşmacı Ajansı profili kaynak olarak ilave ediyorum. İndeks Konuşmacı Ajansı portföyünde yer alan Dennis Redmont, Associated Press Roma şefi olarak gazeteciliğe veda ettiğinde geride ödüllerle dolu bir yaşam ve Portekiz gibi ülkelerin kaderine dokunmuş bir geçmiş bıraktı, bize de muhabir nasıl yaşar; gazeteciliğin sahada yapmanın zevkini anlatan anılar ile hızla devam etmekte olan sosyal çalışmalar. Her anlatısı, kurumlar, liderler, iletişim profesyonelleri ve medya okurları için güncel bir ders niteliğinde.
Söyleşideki diğer şahsiyet Vasco Abecassis. Abecassis, dönemin önemli yayıncılık girişimlerinden Publicações Dom Quixote’nin kurucularından. Bir yayınevi kurmanın kültürel, zihinsel ve politik cesaret gerektirdiği yıllardan söz ediyoruz. Kitap, gazete, dış basın, yabancı muhabir, yayıncı, çevirmen; hepsi aynı bilgi mücadelesinin parçası. O yıllarda gazetecilik bugünkü gibi ekranlardan akan bilgiye yaslanmıyor. Arama motoru yok. Sosyal medya yok. Açık veri yok. Anlık bildirim yok. Buna karşılık sansür, izleme, gizle servis PIDE baskısı, resmi anlatı ve korku var.
Redmont, faili meçhul ölümler, zindanlara atılan aktivistlerin haberlerini yapan cesur gazeteci. Faşist yönetimin, haberciliğin damarlarını kestiği bir ortamda habere nasıl ulaştıklarını anlatmış: “…gerçeğin izleri resmi açıklamalarda, küçük ölüm ilanlarında, yabancı gazetelere ulaşan notlarda, korkarak konuşan kaynaklarda, eksik bırakılmış cümlelere saklı bulur, iz sürerdik. O izleri toplar. Döne döne doğrulatır, bağlama yerleştirirdik. Bedelinin ne olabileceğini bilerek yayımlardık.” Daha iyi anlaşılması için açacak olursam Portekiz hükümetinin küçük resmi ölüm ilanlarını takip ediyorlar, ölüleri parmak hesabı sayıyorlar, günün sömürge coğrafyaları olan Angola, Mozambik ve Gine-Bissau haritalarına yerleştiriyorlar. Bilgiler, bir araya geldiğinde savaşın gerçek maliyeti ilk kez ortaya çıkıyor. Gözaltında kötü muamele gören öğrencilerin ve faili meçhullerin haberini yayınlayan Redmont sayesinde Portekiz halkı da ülkede yaşanan gerçekleri ilk kez net delillerle fark ediyor. Redmont, dönemin gizli servis PIDE sorgusunda haber kaynaklarını ifşa etmeyi reddedince, Portekiz ABD’yle ilişkilerini tehlikeye atacağından endişe etmemiş olsa, genç gazeteciyi “persona non grata” ilan etmeye varabilecek tehlikeli bir yaşam başlıyor ki, bu nedenle uzun yıllar mesleki sürgününde yaşamak zoruna kalıyor.
Sansür yerine Algoritma
Teknoloji bilgiye ulaşmayı kolaylaştırdı. Fakat doğru habere ulaşmayı otomatik olarak kolaylaştırmadı. Redmont medya adına karamsar. Basın özgürlüğünün sahiplik ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceğini anlatıyor; “Bugün gazeteyi, platformu, dağıtım kanalını, algoritmayı, reklam ağını kim kontrol ediyorsa, kamusal akış üzerinde de gücü onda.”
Redmont, algoritmayı bir sansür çeşidi olarak tanımlıyor, kendi gazetecilik günlerine gönderme yaparak; “Dün de sansür memuru vardı” diyerek bir şey değişmediğini ifade ediyor.
Haber okumak yurttaşlık mı?
Haber okuryazarlığı entelektüel bir lüks değil. Yurttaşlık becerisi. Redmont, neyin sahte neyin gerçek olduğunu ayıklamak için her gün en az 2-3 saatini harcadığını söylüyor. Önemli bulduğum cümlesi: “medya okur yazarlığı okutulmalı” Doğru; okullarda, iş dünyasında, liderlik programlarında, yönetim kurullarında bu beceri öğretilmeli.
Geçmiş, geleceği anlamak için referans
Sansürün eski biçimini bilmeden algoritmik görünmezliği anlayamayız. Propagandanın devlet eliyle nasıl kurulduğunu bilmeden bugünkü manipülasyonu okuyamayız. Yabancı muhabirin, yayıncının, çevirmenin, yazarın kapalı rejimlerde ne iş gördüğünü bilmeden bugünkü medya krizini doğru teşhis edemeyiz.
Bugün gerçeği kim doğrulayacak?
Redmont’ın anlattığı dünya kapalı rejimlerin dünyasıydı. Bugünün dünyası açık gibi görünüyor. Herkes kayıt alıyor, paylaşıyor. Herkes yayıncı, tanık. Tanık çoğaldıkça hakikat çoğalmıyor maalesef.
Çarpıcı bir söyleşiyle buluşturacağım sizi. The New York Times’da dün yayınlanan Hany Farid portresi Redmont söyleşisinin bugünkü karşılığı. Farid, dünyanın en önemli dijital adli analiz uzmanlarından. UC Berkeley’de profesör. Alanı “didital forensics”; fotoğraf, video, ses ve görüntünün gerçek mi, yapay mı, oynanmış mı olduğunu anlamaya çalışıyor. Hükümetler, gazeteciler, insan hakları örgütleri, hukukçular, güvenlik birimleri kendisine başvuruyor, soru aynı: Bu gördüğümüz şey gerçek mi?
ABD yapımı olduğu iddia edilen bir füzenin İran’da bir ilkokula isabet ettiğini gösteren video da bunlardan biri. Bugün o ölümlerin üzerine gerçekleşen barışı alkışlıyoruz. Farid’e yönlendirilen soru “ Bu bir internet aldatmacası mı, yoksa savaş suçu mu?”
Farid videoya önce şüpheyle yaklaşmış. Videoyu kare kare ayırmış. Kamera sallantısına bakmış Gölgeleri ölçmüş. Videonun geçtiği yeri bulmaya çalışmış. Küresel görsel veri tabanlarıyla karşılaştırma yapmış. Füzenin izini tek tek karelerde takip etmiş. Piksel hesabıyla füzenin yaklaşık gerçek Tomahawk ölçüsüne denk geldiğini hesaplamış. Sonunda rapor yazmış. Rapordaki cümle; Videonun sahte ya da manipüle edildiğine dair ikna edici kanıt bulunamadı. Yine de “kesin gerçek” demiyor.
Kriz aynı teknoloji farklı
Redmont’ın döneminde gerçek saklanıyordu. Farid’in döneminde gerçek, sahteyle aynı yüzü taşıyor. Redmont sansür duvarını delmeye çalışıyordu. Farid, görüntü kalabalığının içinden gerçek olanı ayırmaya çalışıyor. Biri devletin sakladığı bilgiyi arıyordu. Diğeri, devlet eliyle platformların büyüttüğü görsel kaosu çözmeye çalışıyor.Sorun, sahte görüntünün gerçek hızından daha hızlı yayılması. Farid’in analiz ettiği İran videosu daha karar verilmeden milyonlarca kez izleniyor. Video gerçekse, insanlar savaş suçunu izliyor. Sahteyse, insanlar uydurma bir savaş suçuna inanıyor.
Başka örnekler de var. Beyaz Saray Muhabirleri Yemeği’ne silahla girdiği iddia edilen kişiyle ilgili görüntüler örneğin. Ana olayın etrafına yapay zekâ üretimi güvenlik videoları, oynanmış fotoğraflar, uydurma biyografiler ekleniyor. Olayın kendisi ayrı; olayın etrafında üretilen görüntü çöplüğü ayrı. Farid buna “slop” yapay zekâ atığı diyor. Haber atığı. Dikkat atığı. Gerçeklik atığı.
Her gün sayısız örnek oluşuyor. Siyasetçinin seçmenleri arayıp oy kullanmamalarını söylediği kayıt gerçek mi? CEO Zoom toplantısında gerçekten 25 milyon dolarlık havale mi istiyor? Bir çocuk telefonda kaçırıldığını söyleyerek yardım mı istiyor, yoksa yapay zekâ ile klonlanmış bir ses mi duyuyoruz?
Farid gerçeği yalandan ayırmak üzere kurduğu laboratuvara ilşkin detayları haberden okuyabilirsiniz.
Sorun şu; sahte üretmek hızlı, ucuz ve kolay
Tespit etmek yavaş, pahalı ve zor. Sosyal medya paylaşımının ömrü dakikalarla ölçülüyor. Farid’e göre yirmi dakika içinde oyun büyük ölçüde bitiyor. Analiz tamamlandığında zarar verilmiş oluyor. Sahte içerik gerçeğe dönüşüyor. Gerçek içerik de kuşkuya bulanıyor. Bir video sahteyse bile inananlar kalıyor. Gerçekse bile inanmayanlar kalıyor.
Redmont’ın “medya okuryazarlığı okutulmalı” demesi bu yüzden nostaljik bir gazeteci temennisi değil. Artık yalnız gazetecilerin doğrulama yapması yetmez. Yurttaşın da haberle ilişkisi değişmek zorunda. Yeni sansür çoğaltarak çalışıyor. O kadar çok görüntü, iddia, montaj, yorum, uzman, sahte tanık, sahte belge, sahte öfke üretiyor ki, insan sonunda yoruluyor. Yorulan okur ya her şeye inanıyor ya hiçbir şeye inanmıyor. İki sonuç da aynı derecede tehlikeli.