Diplomasinin en dikkat çekici anı, imza atıldığı an mı? İmza atılamasa da tarafların masadan kalkmamayı seçtiği an mı? Pakistan başkenti İslamabad’da yürütülen barış görüşmeleri 21 saatlik maratonun ardından anlaşma olmadan noktalandı. ABD heyetine Başkan Yardımcısı JD Vance, İran heyetine Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf başkanlık etti. Bu temas, 1979 devriminden bu yana en üst düzey doğrudan temaslardan biri olarak kayda geçti. Dikkatimi çeken toplantı sonrası tarafların dudaklarından dökülen cümleler çok önce yazılmış gibiydi. Konuşma neden devam ediyor?
Taraflar birbirlerini suçlarken neden masayı devirmiyor? Araştırmacı gazeteci-akademisyen-yazar James Dorsey “hareket var ama ilerleme yok” diyor. Onun ifadesiyle taraflar konuşuyor ama aynı metni okumuyor. Dorsey bugün canlı yayın konuğum. Uzun yıllar Türkiye merkezli gazetecilik yaptı. Çok iyi bir Ortadoğu uzmanı. Yayına buradan katılabilirsiniz.
Söyleşime hazırlık yaparken Council on Foreign Relations CFR The President’s Inbox adlı programda, Elliott Abrams’ı dinledim. Abrams’a göre görüşmelerin başarısız olup savaşın yeniden başlamaması tesadüf değil; her iki taraf da şu aşamada gerçek savaşa dönmenin maliyetini görüyor.
Neden Pakistan?
Pakistan; Washington’la, Tahran’la konuşabiliyor, Körfez’le bağını koruyor, ekonomisi çok kötü ama askeri kapasitesi ciddiye alınıyor. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye turunda. Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir’in Tahran’da. Diplomasinin Dışişleri ve güvenlik bürokrasisi üzerinden birlikte yürüdüğü bir tablo var.
Pakistan gerçekten yükseliyor mu, yoksa büyük güçlerin birbirine güvenmediği bir anda boşluğu doldurduğu için mi öne çıkıyor? Kathy Gannon, Pakistan uzmanı bir analist; yorumuna göre İslamabad bir yandan ateşkesi ve teması kuran ülke gibi görünürken, öte yandan Suudi hattı üzerinden bölgesel güvenlik denklemine daha fazla bağlanıyor; savaş yeniden açılırsa Pakistan kendini arabulucu değil, taraf baskısı altında bulabilir.
Çin fotoğrafta nerede?
Sızdırılan askeri belgeleri haber yapan kaynaklardan okuyoruz; İran, Orta Doğu’daki ABD askeri varlığını izlemek için Çin yapımı bir keşif uydusunu operasyonel biçimde kullandı. Financial Times’ın incelediği bulgular, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun TEE-01B adlı uyduyu bölgedeki kritik tesisleri takip etmek için aktif olarak yönlendirdiğini gösteriyor. Yörünge analizleri, uydu görevlerinin ABD askeri tesislerine odaklandığına işaret ediyor. İran’ın istihbarat toplama kapasitesini yalnızca yerel sensörler ve insansız sistemlerle değil, uzay tabanlı gözetleme ile de genişlettiği iddiasını gündeme taşıyor.
Söz konusu uydu, fırlatıldıktan sonra yörüngedeyken kontrolü yabancı müşteriye devrediliyor. Bu yöntem, ihracat denetimleri ve sorumluluk zinciri açısından yeni bir gri alan yaratıyor; çünkü donanımın mülkiyeti, kontrol hakları ve operasyonel kullanım zaman içinde el değiştiriyor. Bu mekanizma, uzay tabanlı ticari kapasitenin devletler arası rekabet ve vekil çatışma dinamiklerine daha doğrudan bağlanabildiğini gösteren bir örnek olarak değerlendiriliyor.
Anlaşmaya Doğru Abluka
Bu arada sahadaki tablo diplomasiye alan açarken aynı anda onu daraltıyor. Reuters’a göre ABD, İran limanlarına yönelik deniz ablukası uyguluyor; daha önce en az altı ticari gemi geri çevrildi. Trump “anlaşma mümkün” mesajı veriyor ama abluka sürüyor. AP ise ateşkesin uzatılmasına dönük bir zemin oluştuğunu ifade ediyor ama netleşmeden söz etmiyor. Hürmüz’ü deniz taşımacılığı dosyası gibi okumamak gerek. Dorsey de, Abrams da farklı kelimelerle: Hürmüz sadece bir boğaz değil; siyasi meşruiyet, caydırıcılık ve müzakere iradesinin testi.
Bununla da kalmıyor. ABD, 15 Nisan 2026 itibarıyla Ortadoğu’daki askeri varlığını artırmak için bölgeye binlerce ek personel göndermeye hazırlanıyor. Sevkiyatın denizciler ve deniz piyadelerini kapsadığı belirtiliyor. İç politika da ise ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, sosyal medya üzerinden orduda asker alımının rekor seviyelere ulaştığını duyurdu.
İran’ın Dili
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan göreve geldikten sonra dış politikada iki hatlı bir çerçeve çizdi: Müzakere kapısı açık kalacak, ancak dış baskı İran’ı geri adım atmaya zorlayamayacak. “Yapıcı etkileşim” ve “müzakere” vurgusunu öne çıkarırken, aynı anda “teslim olmama” mesajını netleştirdi. Bu yaklaşım, Pezeşkiyan’ın seçim kampanyasında öne çıkan daha ılımlı ve reformist profil ile İran devletinin güvenlik öncelikleri arasındaki dengeyi kurma çabası olarak okunuyor. Yeni yönetim, bir yandan Batı ile temas kanallarını açık tutabileceğini gösteriyor, diğer yandan iç siyasette sertlik yanlısı çevrelere “ulusal güvenlikte taviz yok” sinyali veriyor.
İran, geçmişte nükleer müzakereleri dönemsel olarak hızlandırıp yavaşlatırken, yaptırım baskısı ve güvenlik risklerini aynı denklemde yönetti. Kurumsal risk açısından bakıldığında, belirsizlik azalmıyor; sadece İran’ın pazarlık sınırlarını daha görünür kılıyor.
Kim Hangi Rolde Sahne Alacak?
Savaşı herkes gibi ben de okumaya çalışıyorum. İletişimci olsam da, çapraz okuma alışkanlığına sahip olsam da, geçmişte okuduklarımla birleştirecek hafızaya sahip olsam da bu kez okumak zor. Anlaşılanla anlaşılmayanın, söylenenle saklananın, resmî açıklamayla gerçek niyetin birbirine karıştığı anlardan geçiyoruz. En ilginç soru Bu krizden kim hangi rolle çıkacak?
James Dorsey kimdir? Dorsey ödüllü bir gazeteci, araştırmacı ve analist. Kırk yılı aşkın süredir gazetecilik, araştırma, soruşturma ve danışmanlık alanlarında çalışıyor. İki kez Pulitzer adaylığı bulunan Dorsey; özellikle Güney, Orta ve Güneydoğu Asya, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Avrupa üzerine yoğunlaştı. The Wall Street Journal, The New York Times ve Financial Times gibi yayınlarda çalıştı; Singapur’daki S. Rajaratnam School of International Studies ve Middle East Institute bünyesinde görev aldı. Hâlen RSIS’te Adjunct Senior Fellow olarak çalışıyor.