“Dilek Hanif” Kırmızı Halıda

Ülke sınırlarını aşan, uluslararası başarılarla dolu bir kariyer… Modern Türkiye’nin önde gelen modacılarından biri… Dilek Hanif’ten söz ediyorum. İlk markası Dilek Hanif Line’ı 1990 yılında yarattı. Küçük bir atölyede yarattığı modelleri zamanla Türkiye sathında yayıldı. Özel “couture” kıyafetler tasarlamaya başladıktan sonra Hülya Avşar’la zirveye çıktı. Türkiye sınırlarını aşıp prensesleri, Hollywood yıldızlarını da giydirdi. Son olarak Oscar Töreni’ndeydi kıyafetleri… O’nun için moda, “yenilik, akım ve bir yaşam biçimi”. Osmanlı’dan Japon ve Uzakdoğu’ya çeşitli kültürlerin esintilerini tasarımlarına taşıyarak evrensel kıyafetler sunmayı başaran Hanif, çocukken başlayan moda aşkını, hala heyecanla yaşıyor; aşkla tasarlamaya devam ediyor…

Yaprak Özer: Herkes Dilek Hanif’in birden bire hayatımıza düştüğünü sanıyor, kaç yıllık bir serüven sizinki?

Dilek Hanif: Aslında benimkisi oldukça uzun. Yani aslında çok çocukluk yaşlarından hayatıma girmiş bir şey moda…

Yaprak Özer: Nasıl?

Dilek Hanif: Annem, erkek kardeşim dolayısıyla aile mesleği; bu atmosfer içinde büyüdüm işte bu şekilde de tanıştık.

Yaprak Özer: Ne yaparlardı peki?

Dilek Hanif: Mağazacılık.

Yaprak Özer: Mağazacılık… dikiş var mıydı?

Dilek Hanif: Hayır, yoktu. Sadece ürünlerin alınıp satılması. Tam yıllarını hatırlayamıyorum; ama bonmarşe yıllarıydı, çok iyi hatırlıyorum ilkokuldaydım, biliyorsunuz; o zaman böyle bonmarşeler vardı yani büyük mağazalar… Butik kavramının Türkiye’de olmadığı bir dönemdi. Taviloğlu’nun ilk Mudo’yu açtığı seneler, annemin de mağazasını ilk açtığı zaman aslında o kadar eskiye dayanır ve beni sektörde, çok eskiden, çok tanıyanlar vardır, çocukluğumu bilenler vardır.

Yaprak Özer: Bu nasıl bir etki yaratmış olabilir?

Dilek Hanif: Şimdi, aslında çok renkli bir dünyanın içinde buluyorsunuz kendinizi bir anda ister istemez, moda öyle bir şey ki; işte bir mağazacılık… Belli ürünleri annem kendine göre, belli tarzı vardı ve kendi müşterilerine bu tarzda ürünler ve hazır giyim o zaman Türkiye’de daha çok çok yeni başlamıştı, bir kısmını da bazı atölyelerde yaptırırdı; küçük çapta o zamanlar ve o vesileyle de ben işte her zaman mağazaya girerim-çıkarım; zaman içerisinde oradaki ortamı solumak, hakikaten farklı bir şey diye düşünüyorum, o kadar alışıktım ki; müşteriyle bir arada olmaya, hani ne olmuş ne olmamış, hep izliyorsunuz, dinliyorsunuz. Ürünler alınıyor satılıyor, ne satılmış ne satılmamış, sezon biter işte onla ilgili “Bu sezon şudur” gibi… Bu şekilde, bu ortamın içinde büyümüş olmak, ilk benim tanışıklığım öyle.

Yaprak Özer: Kokuyu orada aldınız.

Dilek Hanif: Ve hakikaten enteresan, ondan sonra da bir daha oradan dışarı çıkamadım.

Yaprak Özer: Ama siz uzun bir süre sonra hayatınıza profesyonel çalışma başlamış değil mi? Evlenmişsiniz, ondan sonra çoluk çocuk yapmışsınız. Bir ara var galiba.

Dilek Hanif: Aslında ara şöyle; ben hafta sonları dahil, bütün yaz tatillerinde de çalışırdım. Gönüllü çalışırdım hatta hatırlıyorum; bana mesuliyet versinler diye sabahleyin 9’da işte olurdum; çünkü annem, iş disiplinini seven bir insandı, “Dükkan kapısı hak kapısı” derdi ve hiçbir zaman geç açılıp erken kapanmasını istemezdi. Ben sabah 9’da orada olmayı, “Benim bir ciddiyetim var, ben de burada çalışabilirim.” şeyini kendime kanıtlamak amaçlı böyle şeylerim vardı. Dolayısıyla çalışma hayatı aslında küçük küçük bende başlamıştı ve bu bende inanılmaz büyük bir zevkti. Yani çalışmayı, aslında genç kızlık yaşlarımdan itibaren çok seviyordum.

Yaprak Özer: Sonra ne oldu?

Dilek Hanif: Uzun bir süre evlenene kadar çalıştım. Evlendikten sonra tamamen ayrıldım; fakat çocuklarım doğup yuvaya başladıkları zaman, erkek kardeşime dedim ki; “Ne olur part time yapacağımız bir iş olsun. Bütün gün çalışamam; ama yarım gün çalışırım.” Onunla beraber bir mağaza açtık biz. Hep aklımda, istediğim şey; aslında kendi ürünlerimi yapmak,  aslında işin imalat kısmını yapmak istiyorum.

Yaprak Özer: “Ne olacak canım, Dilek Hanif’in parası vardı; çok rahatlıkla bir mağaza açtı.” diye düşünüyor olabilirler. Bir eliniz yağda bir eliniz balda mıydı?

Dilek Hanif: Yok yok. Normal yaşantımda öyleydi; ama bunu açarken şöyle bir şey oldu; bir kere benim çalışmamı, annem dahil hiç kimse istemedi.

Yaprak Özer: Neden acaba?

Dilek Hanif: İstemedi; çünkü “Eşin, çocukların, bir düzenin var. Ne gerek var?” İşte hani vardır ya; bir de iş hayatının o zorluğunun herhalde üstüme yük olmasını istemedi ve o, hep ömrü boyunca çalışmış bir anne modeli olarak  benim çalışmamı istemedi niyeyse.

Yaprak Özer: Mücadele etmiş olmalısınız ki; bugün buradasınız zaten.

Dilek Hanif: Şöyle bir şey oldu; eşimden de böyle bir şeyi talep etmenin doğru olmadığını düşündüm çünkü istesem…

Yaprak Özer: Herhalde, hayır, diyecekti.

Dilek Hanif: O da, hayır, diyecekti büyük bir ihtimal. Onun üzerine bir bankaya müracet ettim. Banka kredisi, biliyorsunuz, öyle çok rahat verilen bir şey değil, orada annem sağ olsun kendine ait bir daireyi ipotek etti, o zamanın parasıyla işte 50 bin gibi bir rakamdı. Anca bizim bir makine alabileceğimiz, birkaç aylık kiramızı ödeyebileceğimiz bir rakamdı.

Yaprak Özer: Makine derken; siz aslında üretime başladınız. Yani anneniz alıp satarken siz, üretime başladınız.

Dilek Hanif: Evet, zaten benim en çok hayalim buydu.

Yaprak Özer: Demek ki; böyle bir yeteneğiniz de vardı.

Dilek Hanif: Aslında benim resme karşı inanılmaz bir yeteneğim vardı, bunu ben modaya çevirmek istiyordum. Dolayısıyla o, ikisinin birleşiminde de yani hayalimde hep kendi tasarımlarım vardı, bir kadının giyinmesi gereken, olması gereken… gözümün önünde bir manzara, diyeyim size hani “Böyle olmalı kadınlar.” dolayısıyla da ben aslında hazır giyim yapmaya başladım.

Yaprak Özer: 50 bin ne kadar zaman içerisinde kendi kendisini ödedi? Siz annenize borcunuzu verdiniz mi?

Dilek Hanif: Şimdi, aslında annemden borç almamıştım; sadece onun dairesini ipotek göstermiştik, bankadan aldık krediyi; küçük esnaf kredisi gibi bir şeydi yani o zamanki ismini tam olarak hatırlamıyorum ve işte çok küçük bir Samanyolu’nda 100 metre karelik küçücük bir yer bulduk, orayı kiraladım ondan sonra işte bir makine aldım, model falan filan… Başladık çalışmaya. Tabi o süreç, çok zor bir süreçti; çünkü “Dilek Hanif” diye bir isim… kendi adımla başladım, “Dilek Hanif Line” idi ve…

Yaprak Özer: İsminiz de çok kolay bir isim değil aslında.

Dilek Hanif: Aslında değil ve o zamanlar Fransız ve İtalyan markalarının, Türkiye’de çok rağbet gördüğü dönemdi. Gerçi şimdi de var; ama eskisi gibi değil. O zaman bir İtalyan ismi olduğu zaman satışı kolaydı ve herkes bana dedi ki; “Deli misin, sen? Buna güzel bir yabancı isim koy, tarzın da çok Avrupalı duruyor zaten. Senin yaptıkların inanılmaz güzel satılır.”

Yaprak Özer: Yıl kaç, bu arada?

Dilek Hanif: 1991. 1991 yılı ve tabi o arada kumaş alıyorsunuz. Orada çok ciddi bir prosedür var, çok şey durmak lazım, hakikaten…

Yaprak Özer: Sağlam mı durmak lazım?

Dilek Hanif: Sağlam durmak lazım.

Yaprak Özer: Ne anlamda?

Dilek Hanif: Maddi olarak; çünkü bir kere ustalar çalışıyor sizinle beraber, bu insanlar haftalıkla çalışan insanlar.

Yaprak Özer: Kaç kişi çalıştırarak başladınız?

Dilek Hanif: İlk başta, 3 kişiydik; bir modelist, bir model makinacımız, ben, muhasebeyi yapan biri vardı.

Yaprak Özer: Dışarıdaydı herhalde zaten.

Dilek Hanif: Evet, içerde hem muhasebemize hem de dışarıdaki işlere bakan biri vardı.

Yaprak Özer: Bugün kaç kişisiniz?

Dilek Hanif: 30.

Yaprak Özer: Baya büyümüşsünüz.

Dilek Hanif: Baya büyüdük yani 1100 metre karedeyiz. 30 kişi olmamızın nedeni, aslında couture çalışıyoruz…

Yaprak Özer: Nedir “couture”?

Dilek Hanif: Couture; “kişiye özel tasarımlar” tam karşılığı ve tamamen elde yapılan tasarımlar, couture.

Yaprak Özer: Yani bugün yaptığınız işin temeli bu değil mi?

Dilek Hanif: Ama ben onun yanında hazır giyim de yapıyorum. Yani şimdi dünya markalarında, hepsinde, Chanel’in bir couture’ü vardır bir de hazır giyimi vardır gibi.

Yaprak Özer: Peki, hazır giyimde seri mi üretiliyor?

Dilek Hanif: Evet, orada seri üretim yapılır.

Yaprak Özer: Ama sizin seri üretiminizde herhalde belli bir…

Dilek Hanif: Çok adette yapılabiliyor. Biz bunları…

Yaprak Özer: Öyle mi, sizinki de?

Dilek Hanif: Tabi, fason olarak dışarıda yaptırıyoruz. Biz şu an 30 kişilik bir kemik kadrodan bahsediyoruz; ama bir o kadar insana da dışarıda iş veriyoruz. Fason atölyeler bizim ürünlerimizi dışarıda dikiyorlar, bize hazırlanmış olarak ürün geliyor. Aradaki fark böyle bir şey. 30 kişi derken, gelmiş olduğumuz nokta kemik kadrodan bahsediyoruz.

Yaprak Özer: Bir sürü zorluk ve “ilk” yaşadığınızdan eminim. Nasıldı?

Dilek Hanif: Tabii ki, çek kırdırıyordum bir ara sürekli.

Yaprak Özer: O güne kadar çek yazmış mıydınız?

Dilek Hanif: Hiç, hiçbir zaman.

Yaprak Özer: Yanlışlar hatalar oldu mu, yaptınız mı?

Dilek Hanif: Yok olmadı; çünkü rakamlar çok küçüktü. Bir de çok düzgün olmak zorundaydım; çünkü her şeyi kendim yapıyordum, bütün her şey benim kontrolümdeydi. Dolayısıyla öyle ekip alacak bir param olmadığı için kumaşı ben seçiyorum, haftalık ödemelerde muhasebeciyle oturup, ben gerekli hesapları yapıyorum, modelleri ben çıkartıyorum, provaları bile üstümde yapıyordum. Ayrıca manken tutmaya kaynağım olmadığı için…

Yaprak Özer: Bu ne kadar sürdü?

Dilek Hanif: Valla 3-4 yıl böyle sürdü. Daha sonra zaman içerisinde tabi kadromuz genişledi, benim 100 metre dairenin karşısını tuttuk. Sonra bir üstünü, sonra 400 metre kareye yayılmıştık üçüncü senenin sonunda.

Yaprak Özer: Ev halkı ne demeye başladı?

Dilek Hanif: Tabi ki, zaman fazla ayırmaya başlıyorsunuz ister istemez; ama genel olarak hep kendime ait olan zamandan vermeye çalışıyordum. Dolayısıyla kendime çok az zaman ayırır olmuştum; ama bu çok çok arzu ettiğim bir şeydi. Bir de başlarken kimse bana inanmadı ve büyük ihtimalle nasılsa birkaç ay sonra bırakır dediler.

Yaprak Özer: Bu bir heves olarak görüldü…

Dilek Hanif: Aynen öyle. Eşim de büyük bir ihtimalle, tahminimce, “Nasılsa hevesi geçer” diye çok fazla üstelemedi. Fakat baktılar ki, zaman içerisinde bu, hevesin dışarısında bir şey, burada başka bir şey var.

Yaprak Özer: Peki, siz tahmin etmiş miydiniz? Yani aslında siz kendinize ne kadar kredi vermiştiniz?

Dilek Hanif: Valla ben karakter olarak; bir şeyi yapmaya karar verdiğim zaman sonuna kadar giderim. Dolayısıyla başlarken de aslında bunun en iyisini yapmak üzere yola çıkmıştım. Onun için kredim vardı kendimde ve o krediyi sonuna kadar kullandım gerçekten.

Yaprak Özer: Bu bir özgüven aslında.

Dilek Hanif: Önüme çok şeyler çıktı. Hep böyle bir bakarım da, hakikaten çok zorlandığım zamanlar oldu, yani “Yeter artık, bu kadar da eziyet çekilmez” dediğim günlerde bile…

Yaprak Özer: Nasıldı o günler, mesala “Bu kadar da eziyet çekilmez” denilen şeyler?

Dilek Hanif: Bir kere en zoru, sizin maddi olarak sıkıntıda olduğunuz zamanlar. İşte borçlarınız oluyor, çekleriniz oluyor, çalışanlar oluyor, haftalıklar oluyor ve onları aksattığınız anda her şey bir anda alt üst olabilir. Sistemi ayakta tutabilmek için sizin canla başla çalışıyor olmanız lazım. Ben hatırlıyorum, Bursa’da, Adana’da bir de Gaziantep’te, bir de İzmir’de, Ankara’da bütün en önemli ve iyi mağazaları bulup onlardan randevu alıp gidip tek tek ürün tanıtımı yapıyordum.

Yaprak Özer: Gidecek başka kimse yok.

Dilek Hanif: Tabii ki. Görür görmez zaten çok beğenip hemen bir sipariş alıp, bu ürününüzü onlar satmaya başlıyor. Sattıktan sonra müşteri talep etmeye başlıyor. Bu böyle bir şey; ama oraya gelene kadar hakikaten çok dirayetli olmanız lazım. Ben hatırlıyorum, annemin, benim düğünde taktığım elmas küpelerini satıp haftalık ödediğimi biliyorum; çünkü dönüp de o insanlara diyemezsiniz ki; “Ben bu hafta sizin paralarınızı ödeyemem”. Bu hakikaten çok büyük bir mesuliyettir, bu çocuk oyuncağı bir şey değil, farkında olmanız gerekir. Benim için de o kadar önemli ki…

Yaprak Özer: Peki, borç istemek, borçlanmak… Aklınıza gelmez miydi?

Dilek Hanif: Borç istediğim çok azdır; çünkü ben yapı olarak birinden bir şeyi çok zor isterim. İsteyemiyorum. Ben vermekten çok hoşlanırım; ama hakikaten istemek benim için zor. Zaman zaman banka kredileri oldu, zaman zaman hep çek kırdırttım. Onu da şöyle düşünüyordum ki; tamam Allah’a şükür kendime göre bir düzenim var. Bir eve bakmak zorunda değilim, en azından bu benim için bir lükstü. Dolayısıyla bütün kazandığım parayı, kar etmesem bile sistemi yürütebiliyorum, karımı da çekleri kırdırttığınız zaman; çünkü oradan bir şey veriyorsunuz biliyorsunuz ki, ister istemez bir şey kesiyorlar…

Yaprak Özer: Tabi, kaybınız oluyor.

Dilek Hanif: .ve bizim bütün kar ettiğimiz her şey o çek kırmalarına gidiyordu. Evet, yalnızca sistem dönüyor, büyüyerek dönüyor, tamam biz buna da razıydık.

Yaprak Özer: “Bugün aynı şeyleri yeniden yapmaya hazır olabilir misiniz?” diye sorsam, herhalde cevap aynı.

Dilek Hanif: Tabi ki, yani olurdum.

Yaprak Özer: Umudunuzu kaybettiğiniz oldu mu? “Çok zor, galiba olmayacak” dediğiniz zamanlar oldu mu?

Dilek Hanif: Yani zaman zaman çok bunaldığım, gücümü kaybettiğimi hissettiğim zamanlar oldu; ama onu diyorum, Tanrı bir şey veriyor.

Yaprak Özer: Güç veriyor.

Dilek Hanif: Evet, ertesi gün bir şey oluyordu mesela, hakikaten bunu ben çok denemişimdir.

Yaprak Özer: Mucize.

Dilek Hanif: Böyle inanılmaz bir şey oluyordu, bir anda halolması gereken bir şey oluyordu…

Yaprak Özer: O problemi de bir sonrakine kadar atlatıyordunuz.

Dilek Hanif: Evet, atlatıveriyordum ve diyordum ki; “Bu kadar mı?”. Hani vardır ya böyle bazı atasözleri, sanki hep böyle gerçekleşiyordu. Bir şekilde oradan tekrar devam ediyordu. Hiçbir zaman ben istesem de, Tanrım sen hiç istemedin dolayısıyla sen benim için böyle bir şey yazmıştın yani, hiç bırakmama müsaade etmedi.

Yaprak Özer: Gelelim couture ve konfeksiyon; couture dediğimiz şey aslında butik. Tek tek yapıyorsunuz, bu çok zahmetli bir şey değil mi? Ticari olarak da büyük bir getirisi var mı? Oysa öbüründe herhalde onlarca yüzlerce satıyorsunuz.

Dilek Hanif: Şimdi, aslında ikisi çok farklı ve moda anlamında, tasarım anlamında baktığınız zaman, couture hakikaten modanın, tasarımın zirvesi bana göre.

Yaprak Özer: Böyle mi algılanıyor? Öyle mi olmalı yani?

Dilek Hanif: Aslında öyle olmalı ve öyle zaten. Hakikaten asıl bir temeli varsa, couture’den gelen bir şey.

Yaprak Özer: Bütün modacılar mı böyle olur?

Dilek Hanif: Bütün moda camiası için böyledir. Bakın, birçok marka couture’den para kazanmaz, dünya markalarından bahsediyorum. Örneğine oradan çıkmamız gerekiyor; çünkü Türkiye’de benim gibi çalışan fazla alternatif yok. Genel olarak hazır giyim markaları var. Couture makasından para kazanmazsınız; ama bütün markaların, güçlü markaların, dünya markalarının couture koleksiyonları vardır ve senede iki kere bunu, Paris Couture Haftası’nda sergilerler.

Yaprak Özer: Israrla Paris Moda Haftası’na katılmışsınız. Kendi paranızla mı katıldınız?

Dilek Hanif: Evet.

Yaprak Özer: Pahalı bir şey midir, bu?

Dilek Hanif: Çok pahalı bir şeydir.

Yaprak Özer: Ne kadar bir şeydir?

Dilek Hanif: 200,000 Euro – 250,000 Euro defile başına kullandığınız paradır ki; benim gibi sıfırdan başlamış biri için büyük para.  Bu noktaya gelmiş, kendime göre bir yere gelmiştim; ama böyle bir defilenin altından kalkmak zor. Bir de sonuçta size getirisi çok uzun vadede oluyor. Bir kere defile yaptım, tamam harika…

Yaprak Özer: Kaç yıl yaptınız bu işi?

Dilek Hanif: Ben, 2004’te başladım. Sadece biz iki sene yani bir sene bir kış yapabildik, ara vermek zorunda kaldım; çünkü o bütçeleri kaldıramadı bünyemiz.

Yaprak Özer: İlk sene birden bire böyle bir mucizevi bir şey oldu mu?

Dilek Hanif: Hayır hayır, böyle bir şey olamaz zaten. Bunun muhakkak bir süreci var. En az bir 6-7 dönem muntazam olarak, yani 6-7 sene muntazam olarak… Altı sene dediğimizde; senede iki kere, yaz ve kış koleksiyonu, birisi temmuzda, birisi ocakta, iki koleksiyonu bir kere Paris’e götürüyor olmanız gerekiyor.

Yaprak Özer: İlki ile bugünkü arasında nasıl bir fark var? Yaptınız ilk defilenizi sizi izlemeye gelenler yani orada tesadüfen miydi? Son defilenizde, en sonuncusunda herhalde; “Biz Dilek Hanif’i görelim” demek için gelmişlerdir.

Dilek Hanif: Tabii ki, muhakkak arada çok büyük bir fark var; ama ilkinde de çok fazla gelen vardı. Çünkü ilkinde şöyle bir şey oldu; 2004’te ben gittiğimde Paris’te Couture Haftası’na daha önce hiç katılan bir Türk olmamış.

Yaprak Özer: “Bir Türk gelmiş, görelim” mi dediler.

Dilek Hanif: Evet, federasyonun çatısı altında olan bir şey. Couture aslında dünyada moda algısı olarak, algısı çok yüksek bir sektördür. Dolayısıyla o haftada olmak, bir Türk’ün çıkıp da buraya gelmiş olması bile onlar için şaşırtıcı bir durumdu. Onun için diyorum, benim kendi kendime böyle bir şeye karar verip çıkıp bunu yapıyor olmam da, şimdi baktığım zaman, hakikaten çok ciddi bir medeni cesaret diyorum; ama Allah’a şükür hakikaten altından çok iyi kalktık.

Yaprak Özer: Peki, kim soktu aklınıza bu işi?

Dilek Hanif: Aslında bunu biraz kendi kendime, şöyle düşünmüştüm çünkü; bir işi yapıyorum, tamam çok güzel de ben burada neredeyim, ne yapıyorum? Yani ben iyi bir şey mi yapıyorum? Eğer hedefim benim daha dışarılarda ve büyük bir şey yapmaksa; o zaman bu işi iyi yapan gerçek modanın uygulandığı yerlerde olmam gerek…

Yaprak Özer: Burası Paris midir?

Dilek Hanif: Evet. Nerede olduğumu anlamam gerekiyordu, dolayısıyla dedim ki; “Tamam bunun merkezi burası, ben de Paris’e gideceğim ve boyumun ölçüsü neyse orada göreceğim”; ama doğrusu buydu, o gün için.

Yaprak Özer: Anlaşılan, doğru yapmışsınız.

Dilek Hanif: Evet, doğru yaptım.

Yaprak Özer: Peki, orada var mısınız?

Dilek Hanif: Evet, varım. Bugün hakikaten hele…

Yaprak Özer: Bir mağazayla mı varsınız yoksa sürekli defilelere artık davet aldığınız için mi varsınız? Nasıldır?

Dilek Hanif: Davet gibi bir şey olmuyor zaten, biz orada bir federasyonun içindeyiz. Bir dosya gönderiyorsunuz, o dosyanın sonucunda; “Tamam, okaydir. Bu sezon da katılmak istiyorsanız; buyurun” biz mekanımızı belirliyoruz, katılıyoruz, koleksiyonlarımızı gösteriyoruz; ama asıl orada önemli olan şu; sizi bir moda basını takip etmeye başlıyor ve o basının ve o moda camiasının sizi kabul etmesi gerekiyor zaten. Sizin bir dünya markası olabilmeniz için, ürününüzü çıkartıp satabilmeniz için hakikaten bunun birçok aşılması gereken yolu var. Bunlardan en önemlisi, kabul edilir olmanız ve bugün, varım, derken orada bir showroom’da ürünlerimiz var sadece. Daha geçen sene ilk hazır giyim koleksiyonumuzu götürdük. Couture’de müşterilerimiz var, çok üst düzey müşterilerimiz var, yurtdışında defileden hemen sonra ürünlerimizi satın alan müşterilerimiz var, tamam; ama bu yaptığımız işin karşılığı değil, bizim hedefimiz bundan sonrası için daha büyük yani hakikaten Avrupa’da…

Yaprak Özer: Yani orada yerleşik bir düzen.

Dilek Hanif: Hayır, bütün mağaza… Yani istemiş olduğumuz önemli “department store”larda bir Türk markası; ama algısı yüksek bir Türk markası çıkarıp satmak.

Yaprak Özer: Türkiye’de Hülya Avşar’ı giydirdiniz değil mi?

Dilek Hanif: Evet.

Yaprak Özer: İlk ünlünüz o muydu?

Dilek Hanif: Evet.

Yaprak Özer: Nasıl buluşmuştunuz? O mu sizi buldu tesadüfen, siz mi ben giydirmek istiyorum dediniz?

Dilek Hanif: Hayır, bizim bir ortak tanıdığımız, benim moda ile ilgilendiğimi bilerek, üzerime bir gün giymiş olduğum bluzu görüp beğendi. O sırada Hülya Avşar Show’un sanat yönetmenliğini yapıyordu, yani show’un bazı şeyleriyle ilgileniyordu. Dolayısıyla ben kendim yapıyorum deyince, “Öyle mi? Ben Hülya Avşar Show’u hazırlıyorum” deyince, “Yapar mısın?” dedi, “Tabi, neden olmasın?” dedim ve bir baktım aradan birkaç gün geçti, telefon açtı, “Dilek, sana geliyoruz” dedi, “Olur, gelin” dedim

Yaprak Özer: Sizin belki hızla isminizin tanınmasına neden oldu. Siz ne kadar süreyle giydirdiniz Hülya Avşar’ı?

Dilek Hanif: Sekiz yıl Hülya Avşar Show’daki bütün kostümlerini hazırladık ki; oldukça şey bir dönemdir o, yani her hafta bir show için kıyafet hazırlamak…

Yaprak Özer: Kolay bir şey değil.

Dilek Hanif: Evet, kolay bir şey değil ve belli bir disiplin içerisinde çalışılması gereken bir durum söz konusu.

Yaprak Özer: O mu karışırdı, yoksa siz tamamıyla serbest miydiniz?

Dilek Hanif: Ortaklaşa. Bence rahattık, son zamanlarda artık daha çok kendi istediği tarzda şeyler giymek istiyordu. O zaten bizim de 2004’teki defilemizin olduğu seneydi zannediyorum. Ben Paris’e gittim geldim, ondan sonrada çalışmalarımıza son vermiş olduk.

Yaprak Özer: Üstünüzdeki gömlek sizin mi?

Dilek Hanif: Evet, Dilek Hanif Hazır Giyim.

Yaprak Özer: Siz hep “Dilek Hanif” mi giyinirsiniz?

Dilek Hanif: Genelde “Dilek Hanif” giyiniyorum; ama o konuda şanslıyım.

Yaprak Özer: Dilek Hanif başka bir şey giyemez mi?

Dilek Hanif: Yok, giymez olur mu? Hiç öyle şeylere bakmam.

Yaprak Özer: Giyer misiniz?

Dilek Hanif: Evet, tabi ki giyiyorum ama…

Yaprak Özer: Nereden alışveriş yapıyorsunuz?

Dilek Hanif: Nereden yapıyorum? Birçok yerden yaparım. Türkiye’de aslında çok alışverişe çıkma vaktim olmuyor, hakikaten sabah girip akşama kadar çalışan bir insanım, anca böyle yurtdışına gidince böyle bir iki…

Yaprak Özer: Hep marka mı giyersiniz?

Dilek Hanif: Yok, hiç öyle saplantılarım yoktur. New York’a çok sık gidiyorum, Paris’e işim gereği çok sık gidiyorum, Milano’ya… Yani bunlar hep biliyorsunuz, modanın çok iç içe olduğu şehirler, bir yerden bir yere giderken biraz vaktim varsa…

Yaprak Özer: Görünce alır mısınız hemen?

Dilek Hanif: Evet, zaten öyleyim. Kolay alırım; çünkü ne giyeceğimi bilirim. Dolayısıyla insanın kendini tanıması ve “Bu bana olur” demesi çok önemli bir şeydir; çalışan kadınlar için özellikle. Hemen “Bu bana olur” derim ve alırım ve denemeden aldığım çok olmuştur.

Yaprak Özer: Peki, pahalı şeylere eliniz gider mi?  Değeri nedir, ne kadar eder diye sorgular mısınız?

Dilek Hanif: Bazen pahalı şeyin değeri odur. Biz bir de özellikle couture’de çalıştığımız için, bazı şeyin hakikaten değeri, onun üzerindeki işçilik ona değer. Değer çünkü biz o paraları onlara vermezsek; o firmalar ayakta kalamaz ve dolayısıyla iyiyi almak isteyen insanlar, zaman içerisinde artık iyiyi bulamaz hale gelirler. Onun için bazen eğer değiyorsa, vermek lazım.

Yaprak Özer: Peki, başka kimleri giydiriyorsunuz?

Dilek Hanif: Valla, zaten ondan sonra daha çok yurtdışı ağırlıklı çalışmalarımız oldu. En son Florance Welch’i giydirdik, Sophia Bush’u giydirdik, Jane Fonda biliyorsunuz, kırmızı halıda bizim kıyafetimizi giydi.

Yaprak Özer: Bu insanlar nasıl sizi buluyor? Siz mi buluyorsunuz onları?

Dilek Hanif: Hayır, biz bulmuyoruz.

Yaprak Özer: Nerede onlar sizinle buluşuyorlar?

Dilek Hanif: Bizim bu şekilde bir yaptırımımız olamaz. Yurtdışında belki ajanslar var, belki belli bir bütçeler karşılığı giydirilebilinir; ama bunların hiçbiri bu şekilde değildi. Şöyle oluyor; bizim defilelerimizi önemli stilistler izliyorlar, bu stilistler, mesela Jane Fonda ile çalışıyorlar.

Yaprak Özer: Görüyor orada ve beğeniyor.

Dilek Hanif: Evet evet ve arada ajanslar var, sizinle gelip kontrat imzalıyorlar. Diyorlar ki; “Biz, sizin çizginizi beğendik, bizim elimizdeki stilistler sizinle”; çünkü bunun bir prosedürü olması lazım. “Biz elbiseyi yolladık, haydi o giydi” gibi bir şey olamaz; çünkü onların uyması gereken, bizim uymamız gereken bazı şartlar gerekli.

Yaprak Özer: Ben sanırdım  ki; o defilelerden kimse gelip bir şey alamaz; çünkü defileler hep olamayacak insanlar için. Yani ya çok açık olurlar, ya çok değişik olurlar, günlük hayatımıza uymaz. Anlıyorum ki; alınıyor.

Dilek Hanif: Dilek Hanif’in koleksiyonlarındaki en önemli özelliklerinden birisi, hepsi de giyilebilir olması; çünkü ben kendim için tasarlıyormuşum gibi düşünüyorum. Ben bir kadın olsaydım, böyle bir şeyi giyer miydim? Olsaydım derken, giymem icap etseydi giyer miydim? Sadece biraz şova dönük yapmış olduğumuz şeyler oluyor. En son Jame Fonda’nın giymiş olduğu kıyafet de mesela, transparan bir kıyafetti. Biraz daha şov amaçlı Paris’te podyumda, onu çıplak tenine giydi manken; ama tabi ki çok kapalı. Aslında nakışla tenin çok belli olmuyor; fakat Jame Fonda giyerken, bizden özel bir izin istediler, “Onun için biz özel bir elbise yapabilir miyiz?” diye soruldu, “Tabi ki” dedik, elbise astarlandı ve astarlı şekilde giydi.

Yaprak Özer: Jane Fonda giyince sizin birden satışlarınızda artış oldu mu ya da belli bir grup insan, “Ben Dilek Hanif’i bir göreyim, bir onun koleksiyonunu bakayım” dedi mi?

Dilek Hanif: Tabi ki. Şöyle iyi bir zamanlamaya denk geldi, aslında bu da bir tesadüftü; ama çok güzel bir tesadüftü. Hemen biz Paris Couture Haftası’ndan döndük, kısa bir süre sonrada Hazır Giyim Fuarı’na katılıyorduk. Hazır giyim koleksiyonumuzla önümüzdeki kışı göstermek üzere mesela, bir moda programında Londra’da canlı yayında oldukça bahsetmiş “Dilek Hanif tasarımı, Jane Fonda” falan. Dolayısıyla isim daha bir netleşmiş ve oturmuş oldu onun üzerine.

Yaprak Özer: Harika bir reklam yani sizin için.

Dilek Hanif: Evet, bunların hepsi. Bizi, mesela fuarda gelip buldular, kontak oldular. Şimdi yerlerimiz dolu.

Yaprak Özer: Demek ki; çok işe yarıyor yani.

Dilek Hanif: Ama bundan şu sezon için, iki sezon önceden sizinle bir anlaşma yapıyor, ne istediğini söylüyor, bu işler bu şekilde yürüyor.

Yaprak Özer: Peki, sizin giydirmek istediğiniz birileri var mı? “Bu kadını giydirmek isterim” diyebileceğiniz bir ünlü isim var mı?

Dilek Hanif: Yani çok öyle o tarzda değilim.

Yaprak Özer: Hedeflediğiniz biri var mı?

Dilek Hanif: Yani hedefim, “Şu kadın” ı değil; ama hedefim hakikaten çok önemli insanları, Dilek Hanif’in çizgisini benimseyen çok güzel bir müşteri grubunu giydirmekten çok büyük keyif alırım.

Yaprak Özer: Türkiye’de var mı önemli?

Dilek Hanif: Çok fazla müşterim var.

Yaprak Özer: Önemli kişilerden, üst düzey…

Dilek Hanif: Evet, çok üst düzey.

Yaprak Özer: Üst düzey çalışan mı, üst düzey eş mi?

Dilek Hanif: Üst düzey çalışan, üst düzey eş… Bunların hepsi Dilek Hanif’in müşterisi. Birçoğu diyeyim, hepsi demek tabi doğru olmaz; ama birçoğu böyle müşteri grubumuz var.

Yaprak Özer: Onlar özel mi, yani couture’de mi çalışıyorsunuz?

Dilek Hanif: Couture de servis veriyorum, hazır giyimde de; çünkü bizim çok hoş bir şeyimiz var; üst kat couture, alt kat da hazır giyim. Alt kata gelip siz içeriye girip kendiniz için bir elbise, ceket, takım ya da neyse şöyle bir gömleği alıp gidebiliyorsunuz; ama üst kata randevu alıyorsunuz orada benimle görüşüyorsunuz gece için.

Yaprak Özer: Siz varsınız orada.

Dilek Hanif: Ben oradayım.

Yaprak Özer: Peki, birisi geldi ve bir takım defoları var, olmaz mı? Kiloları olabilir, proporsiyonu problemli olabilir ve sizin de aslında yine güzel bir parçanızdır mutlaka; ama ona yakışmayacağını düşünüyorsunuz, ne yapıyorsunuz?

Dilek Hanif: Zaten couture’e gelen müşteriyle bunların hepsini oturup konuşuruz. Eğer yakışmayacak bir şeyse, ona yakışacak olan öneriyi veririm.

Yaprak Özer: Söyleyebilidor musunuz defoları? Defoları dinliyorlar mı?

Dilek Hanif: Söylerim söylerim, dinlerler. Defoyu söylemeyi doğru yaptığınız zaman, onu defo gibi görmezler. Herkesin vücudunda yanlış olan bir yer olabilir, bunu söyleme biçimi…

Yaprak Özer: Aslında herhalde bunlara uygun bir giyim tarzı ile…

Dilek Hanif: Uygun bir dille söyleme, bir de benim en iyi yaptığım şey olduğunu düşünüyorum, hiçbir zaman “Hayır, bu size olmaz” demiyorum. Ben sadece provada doğru olanı gösteriyorum, “Bakın, siz bunu istiyorsunuz ama şöyle olursa”, evet kendi de zaten aynada gördüğü anda, fazla bir şey yapmama gerek kalmıyor.

Yaprak Özer: Bütün provalarda oluyor musunuz?

Dilek Hanif: Evet, couture’de ise her provalarda benim…

Yaprak Özer: Her provada oluyorsunuz, hiç kaçırmıyorsunuz.

Dilek Hanif: Çünkü benim olmam gerekir.

Yaprak Özer: Neden?

Dilek Hanif: Müşteriyi baştan sona kadar takip ederim. Couture’deki elbiselerin hepsinde “Dilek Hanif” imzası var, dolayısıyla elbise sonuna kadar bana ait.

Yaprak Özer: Ama kaç parçaya bölünebilirsiniz? Ya da sizi arayan bulamaz. 

Dilek Hanif: Hayır, şöyle bir şer var; couture servisi böyle bir servis.

Yaprak Özer: Öyle midir? Bu hep böyle midir?

Dilek Hanif: Evet, onun için de daha pahalı bir şeydir.

Yaprak Özer: Anladım hep böyle midir?

Dilek Hanif: Hep böyledir. Couture’de muhakkak sizinle olurlar, olması gereken budur. Hazır giyimde hiçbir şekilde benim olmam gerekmez, orada da oradaki elemanlar servis verir.

Yaprak Özer: Dilek Hanım hazır sizi bulmuşken, bunun bir tadını çıkartmamız lazım. Şimdi pek çok müşterileriniz vardır; ama bir sürü kişi de değil müşteriniz; ama çalışan kadın, günün değişik saatlerinde iş toplantısı olan, akşam bir sosyal bir şeyi olabilen, böyle bir sürü değişik kadın var. Nedir birkaç değişik insan olabilme nasıl mümkün olabilir? Nasıl pratik giyilinebilir? Nelere dikkat etmek gerekir?

Dilek Hanif: Aslında, bence çok önemli, çalışan bir kadın için, özellikle kendim de yoğum çalışan bir insan olarak, bunu her zaman hissettiğim için çok rahat paylaşabiliyorum. Zaman bizim için çok önemli bir kere. Özellikle, çalışmayan kadın gibi çok uzun zaman ayıramıyorsunuz giyinmek için. Dolayısıyla benim şöyle bir önerim var, muhakkak alışverişi yaparken, en baştan doğru alışverişi yapmak lazım. O da nedir? Senenin renklerine çok gidecekseniz de, birbirine kombin olan şeyleri almak lazım. Biz kadınlar bazen bilinçsizce; “Ay şunu beğendik bunun yeşilini alayım, bunun da morunu alayım, şurada da pembe bir ayakkabı var.”

Yaprak Özer: Öyle olmuyor, diyorsunuz.

Dilek Hanif: Böyle yapmamak lazım. Muhakkak bir iki rengi kendimiz için belirleyip, ana renkleri, beğendiğimiz ürünleri o renklerde almak lazım.

Yaprak Özer: Sizin gardrobunuz böyle renkli mi, üstünüzdeki gömlek gibi?

Dilek Hanif:Benim gardırobum siyah. Bayılırım, siyah, komple siyahı da çok seviyorum, beyaz ve krem rengi. Ben soft renklerden hoşlanıyorum, bir de siyahı seviyorum; ama bunun yanında mesela, kırmızı, nar çiçeği ve kırmızı çok frapan bir renktir biliyorsunuz; fakat kırmızı benim çok sevdiğim renktir. Ben koç burcuyum, ondan mı bilmiyorum, mesela renk çok giymem; ama kırmızı ve yeşil en çok giydiğim renklerdir. Onun için de zaman zaman muhakkak böyle parçalar, renklendirmek adına bulunur dolabımda.

Yaprak Özer: Peki, o zaman demek ki; birazcık stratejik düşünmek lazım.

Dilek Hanif: Kesinlikle. Biraz alışverişe öyle bakmak lazım. Bir kere aksesuarların çok önemli olduğunu düşünüyorum bizim gardrobumuzda. Dilek Hanif Koleksiyonları’nın hazır giyimi yaparken; öyle çok basic şeyler koydum. Bunun nedeni, hep kendi ihtiyaçlarımı da aslında düşünerek yaptım müşteri için.

Yaprak Özer: Aslında bir empati kuruyorsunuz.

Dilek Hanif: Evet, biraz empati kuruyorum. Diyorum ki; şöyle düz elbiseyle gündüz, bunun üzerine de bir ceket giyip iş toplantısına da gidebilirsiniz. Ceketi çıkardığınızda, akşam bir inci kolye takıp ya da küçük bir fularla bir kokteyle de gidebilirsiniz. Biraz bizi gündüzden geceye de taşıyabilecek, hayatımızı pratik yapabilecek, bir düz ayakkabıdan topukluya geçerek akşamı da geçirebileceğimiz tarzda düşünmek lazım.

Yaprak Özer: Ben şu dersi aldım; alışverişe bir yatırım olarak bakmak lazım. Biraz stratejik düşüneceğiz, bir de sabah evden çıkarken biraz planlama yapacağız.

Dilek Hanif: Kesinlikle.

 

DİLEK HANİF KİMDİR?

İlk markası Dilek Hanif Line’ı 1990 yılında yarattı. Küçük bir atölyede yarattığı modeller zamanla Türkiye sathında yayıldı. Özel “couture” kıyafetler tasarlamaya başladıktan sonra Hülya Avşar’la zirveye çıktı. Türkiye sınırlarını aşıp prensesleri, Hollywood yıldızlarını da giydirdi. Paris Moda Haftası’nın gediklisi. Son olarak Oscar Töreni’nde kırmızı halıda salınan  kostümler yarattı.