Delikanlı olmak

Eli açık, kapısı açık, sofrası açık… Buna karşın gözü kapalı, beli kapalı, dili kapalı… Tercümesi; cömert, konuk ve yardımsever, kötülük düşünmez, namus ve şerefe göz dikmez, kötü söz söylemez dedikodu yapmaz… Bir Ahinin (esnaf-zanaatkar) en basit tanımı bu. Basiretli iş insanını tarif ediyor. Usta çırak ilişkisinin hakim olduğu, uygulamalı meslek ve ahlak eğitimiyle  sırasıyla yamak, çırak, kalfa ve ustalığa hiyerarşiyle yükselten, yazık ki, unuttuğumuz bir sistem.

Ahilik, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde ticaret hayatını şekillendiren bir kültür. Kuşaklar sonra Ahilik Fonu’yla gündemde. Kimin ne anladığını bilen yok. Ortaya atılan yeni konsept, ekonomik kriz nedeniyle zarar gören esnafı toparlamak üzere geliştirilmiş İşsizlik Fonu. İŞKUR bünyesinde, zorunlu katılıma tabi, primlerin Sosyal Sigortalar Kurumu tarafından toplanacağı, iş yerini kapatan esnafın gelir kayıplarını telafi etmek üzere düşünülmüş, sağlık hizmeti de verecek yeni bir hamle…

Neden doğrudan İşsizlik Fonu denmez? Bugünün Ahilik Fonu’nun, Ahilik felsefesiyle olsa olsa isim benzerliği olabilir. Ahilik gibi temeli derin, sosyal faydası yüksek bir tanımın içini boşaltıp, adından yararlanmak kimin işine yarayacak anlayabilmiş değilim.

Kısa bir tarih yolculuğu yapalım; Ahilik, Hacı Bektaş-ı Veli’nin fikirleriyle doğmuş. Bir  iddiaya göre kelime Arapça “kardeşim” demek. Aslında Türkçe bir kelimeden; Akı’dan  geldiği söyleniyor. Divânu Lügati’-t Türk’e göre “eli açık, koçak, selek, cömert, yiğit, delikanlı” gibi anlamları bir araya topluyor. Esnaf ve zanaatkar olmayı, yani meslek sahibi olmayı özendirmiş usta çırak ilişkisine dayanan toplumsal sosyal bir örgü. Bugün işsiz ve mesleksiz olduklarından adeta bir saatli bomba gibi dolaşan gençlerin meslek eğitimleri için biçilmiş kaftan olur.

Ahilik Müslüman Türklerin sanat ve ticaret işlerine katılmasına ve meslek sahibi olmalarına ön ayak olmuş. Örgütlenme kültürünün doğmasına hatta bugünkü anlamda baskı gruplarının oluşmasına neden olmuş. Din ve ahlak temelli bir yapının kurulmasını sağlamış. Özetle “iyi ve üretken” toplumun kodlarını yazan bir sistem olmuş. Aşamaları olan bir düzen: Yiğit-Yamak-Çırak-Kalfa-Usta-Ahi-Halife-Şeyh-Şeyh-ül Meşayıh. Zaanatkar hiyerarşi içinde mesleği ve inceliklerini öğreniyor, Ahi toplantılarında yine aynı hiyerarşi içinde ahlakî ve felsefî eğitim görüyorlar. Memleket meselesi!

Ahiliğin ilkeleri ve olumlu özellikleri saymakla bitmiyor. Ben aralarından, bugünün dünyası için ihtiyaç duyduğumuz birkaçını seçtim; ahlâklı olmak, şefkatli, merhametli, adaletli, faziletli, iffetli, dürüst, alçakgönüllü olmak, hakka-hukuka uymak, hak ölçüsüne riayet etmek, işini içten, gönülden ve güler yüzle yapmak, içi, dışı, özü, sözü bir olmak, hakkı korumak, hakka riayetle haksızlığı önlemek, inanç ve ibadetlerinde samimi olmak, sır tutmak, aza kanaat, çoğa şükrederek dağıtmak.

AHİLİK VE TOPLAM KALİTE

Bu önemli tarihi sistemi anmak güzel, adını sistemlere koymak diyelim iyi niyetli, ama yetmez. Eğer alıntılamak istiyorsak önce ne olduğunu öğrenmek, sonra günün koşullarına uyarlamak gerek. Prof. Dr. Muhittin Şimşek’in Hayat Yayınlarından çıkmış “TKY ve Tarihte Bir Uygulaması: Ahilik” adlı kitabındaki yaklaşımı çok ilginç, göz atmanızı öneriyorum.

Şimşek, “Ahilik ile toplam kaliteyi kıyaslıyor: “…şüphesiz geçmişi ihya etmek, onu canlandırmak mümkün değildir. Her sistem kendi tarihi içinde bir anlam ifade eder. Ama geçmişin derinliklerinde kalan güzellikleri de bilmek önemli.” Şöyle devam ediyor: “Gerek Ahilik gerekse bir yönetim felsefesi olan Toplam Kalite Yönetimi, iş görenler, işverenler ve müşterilerin tatmininin, toplumun huzurunun ön planda olduğu gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Toplam Kalite Yönetimi ürün ya da hizmetin hatasız çıkması için öneriler sunar. Bir anlamda koruyucu hekimliktir. Ahinin hak ettiğinden fazlasını kazanma yoluna sapmaması ve doğru olması ahlak kaidesi haline getirilmiştir. Toplam Kalite Yönetimi’nde de en önemli özellik iş ahlakıdır!” Bu ve benzeri yayınlarda detaylarıyla kıyaslamalara ulaşabilirsiniz.

BALIK TUTMAYI ÖĞRETMEK

Günümüzde tabii ki daha modern ve değişik isimlerde farklı yorumlar ya da konseptler var. Memnun müşteri, mutlu çalışan ve entegre süreçlerden söz eden Toplam Kalite Yönetimi, Ahilik gibi 4 temel ana eleman üzerine kurulmuş bir sistem: insan, sürekli gelişim, süreç ve müşteri. Anlatmaya çalıştığım, sistem ne olursa olsun özü önemli.

Ekonomimiz hasta. Koruyucu hekimlik sistemine gerçekten ihtiyacımız var. Neden hastayız; çünkü üretmiyoruz. Konuşuyoruz, kopyalıyoruz, hala gösteriş peşindeyiz ve düpedüz batıyoruz. Neden hastayız; toplumun önemli kesimi standart okul eğitimi almış gözükse de temelde eğitimsiz… Daha da fenası, aileden eğitim almaktan (anne babanın eğitimsiz olması) yoksun bırakılmışlar. Bu nedenle hastayız. Biz iş yapmıyoruz. Birbirimize saldırıyor, kendimizi öldürüyoruz.

Ahilik Fonu iyi niyetli bir uygulama olabilir. Ahilik kavramını günün koşullarına göre uyarlayıp ekonomide çarkların dönmesi için hayata geçirmek dururken, balık tutmayı öğretmeden balık vermek yardım değil. Kişileri değil toplumu düşünmek gerek.

BİR ÖRNEK; HACI ABDULLAH

Hacı Abdullah Siirtli, aile kökeni Medine’ye uzanıyor. Ensariler’den. Önce Şam’a gelmiş sonra Siirt’e yerleşmişler. Ahilik sisteminde yetişmiş, geleneği sürdüren bir esnaf; lokantacı. Hacı Abdullah, bugün Ahilik sisteminin kurulmasının zor olduğunu, var olan sistemin de Ahilik olmadığını söylüyor: “Sadakat olacak, öğreteceksin, sırf para kazanmak için yapmayacaksın.”

Mesleği lokantacılığı, 1888’de Sultan Abdülhamid Han’a uzanarak aktarıyor. Sultan Abdülhamid Karaköy Rıhtım’da lokanta açılmasını buyuruyor, sonradan adı Abdullah olarak anılacak lokantanın kuruluşu gerçekleşiyor, ismi Victoria. Ustası Abdullah beyin yemekleri öylesine lezzetliymiş ki, “Abdullah beyin yeri” diye anılmaya başlamış. Bugünkü Abdullah ismi tesadüf. Lokanta bugüne kadar çok kere el değiştirerek gelmiş.

Bunun nesi Ahilik diye sordum. Hacı Abdullah, “usta çırak ilişkisi, babadan oğula geçmedi, ustalardan öğrendik. Öğrendiklerimizi hayata geçirdik, biz de öğrettik” dedi. Anlatın o zaman dedim: “Bizim için müşteri yoktur misafir vardır; bizde malzeme yoktur kalite vardır. Her gün 150 çeşit yemek çıkar. 1 hafta boyunca her gün öğlen-akşam gelseniz, aynı yemeği yemezsiniz. Hala bakır tencerede yemek pişiririz. Kalaya harcadığımız parayla 3-5 yıllık çelik tencere almak mümkün.”

Her gün 3 vardiya çalışıyor. Sabah erken Beyoğlu’nda, öğleden sonra Zorlu Center’daki dükkana geliyor. Akşam 20:00-21:00 olunca yeniden Beyoğlu’na dönüp günü kapatıyor. 25 yıldır hiç izin kullanmamış. Dağarcığında 3 bin yemek var. Hafıza çok önemli diyor ama henüz kitap yazamamış. Mutfaklarında çalışmak isteyen herkese kapıları açık. Bugüne kadar 5 bin kişi yetiştirmiş. Otellerde çalışan Osmanlı mutfağı ustalarının yüzde 80’i Hacı Abdullah’tan… Merak ettim sordum, asla yemek seçmezmiş, favorisi kapuska. Hele bir gün kalmış kapuskaya bayılıyor; “…pörsüyünce bonfile ya da kuzu tandır kadar güzel ve lezzeti olur, bayılırım” diyor.

Yemek demişken Osmanlı’da 6 bin adet Türk yemeği bulunuyor ne yazık ki, çoğu kayıp. Örneğin patlıcandan 283 adet yemek yapılırmış, Hacı Abdullah toplamda 70 adet bildiğini söylüyor. Geri kalan kayıp.

Dünde yaşamak değil, tarihten ders çıkarmak, bugün iyi yarın daha iyi olmak için çabalamak gerekiyor. Bıçak kemiğe dayandı, iş yapmak bu kadar zor olmamalı. Yangın söndürmek yetmiyor, piyasanın adil, üretimi teşvik eden ilişkileri kolaylaştıran kurallara ihtiyacı var.