ÖZET:
Şebnem Kalemli-Özcan’a göre küreselleşme bitmedi; insan, sermaye ve ticaret akışı sürüyor, ancak güvenlik, savaş, teknoloji, kritik mineraller ve diplomasi yeni dönemin belirleyici kriterleri haline geldi. Türkiye bu yeni düzende orta güç rolü oynayabilir; fakat savunma sanayi başarısını eğitim, inovasyon, finansman ve Avrupa’yla rasyonel entegrasyonla ekosisteme dönüştürmesi gerekir.
IMF’nin “Mikro Maestro” olarak tanımladığı Brown Üniversitesi’nden ekonomist Şebnem Kalemli-Özcan, küreselleşmenin bitmediğini, güven, savaş, teknoloji ve diplomasi süzgecinden geçen yeni bir evreye girdiğini söylüyor: Küreselleşme 2.0. Yeni dönemin adı bu.
Bu evrenin Türkiye için avantajları var; ama savunma sanayindeki başarının eğitim, inovasyon, finansman ve AB ile rasyonel entegrasyonla bir ekosisteme dönüşmesi şartıyla. Aksi halde savunmadaki başarımız bir istisna olarak kalır görüşünde. Yani Türkiye’nin hikayesi Özcan’a göre kur değil kapasite, savunma değil entegrasyon. Bir de yeni terim hediyesi var; “choke point” farklı alanlarda kullanılan örneğin denizcilerin sık başvurduğu bir tanımlama; dar geçitleri ifade ediyor bire bir anlamıyla. Ben, Özcan gibi coğrafi hakimiyete vurgu yapan bu tanımı stratejiye vurgu yaparak mutlak hakimiyet olarak anlamlandıracağım. Her ülkenin mutlak hakimiyet kurduğu alanlara ve bunu ekosistemle genişletip derinleştireceği, stratejik paylaşımla enerjisini verimli/stratejik kullanacağı kafa yapısına ihtiyacı var… mealen böyle söylüyor Özcan.
Özcan’ı dinlerken Türkiye adına içim rahatlamadı. Sanmayın ki, çöküp bedbaht oldum. Arafta bir yerde yine yeniden durdum kaldım…Kendisiyle daha önce de söyleşi yaptım. Her seferinde beni çok ama çok heyecanlandırdı. Ve gelin görün ki, kendi söyleşimi dönüp yeniden dinlediğimde heyecanım “bir dakika biz ne yapıyoruz?” diye sorduğum yüzleşmelerle doldu. Türk vatandaşı olmanın dayanılmaz zevki de ağırlığı da bu olsa gerek. Ne şanslıyız ki, her zaman ve her koşulda bizim için ileride parlayan bir ışık oluyor. Görüyoruz onu. Tuhaftır; biz ışığa doğru gittikçe ışık bizden uzaklaşıyor. Işıkta mı sorun var sizce? Hayır; belli ki, ışığa ulaşma yöntemlerimiz hatalı, eksik… son olarak da kestirmeden yol yok.
Özcan’la söyleşimi izlemenizi öneriyorum. Bir masal değil, gerçek bir fırsat penceresine işaret ediyor. Bizim dilimizde konuşuyor ama farklı bir lisan kullanıyor. Diyor ki, savunma sanayi avantaj, sermaye akışı sürüyor, yapay zekâ büyük bir dönüşüm ama hiçbiri eğitim, inovasyon, doğru finansman ve kurumsal akılla birleşmezse kalıcı büyümeye dönüşmüyor. Türkiye’nin yeni büyüme hikâyesi kurda, ucuz işgücünde ya da tek başına savunma sanayi başarısında değil; şirketlerin bilançosunda, bankaların kredi kararında, ülkenin yatırım aklında saklı. Bu söyleşinin kilit kelimesi: “akıl”!
Mikro Maestro Kim?
Şebnem Kalemli-Özcan, Brown Üniversitesi’nde ekonomi profesörü ve Global Linkages Lab’in direktörü; küresel sermaye akımları, şirket verileri, tedarik zincirleri ve büyüme dinamikleri üzerine çalışıyor. IMF, Dünya Bankası, ECB, Bank of England, BIS ve Fed çevresinde politika tartışmalarına temas eden bir kariyeri var. IMF’nin Finance & Development dergisi Haziran sayısında kendisini “Mikro Maestro” diye profilledi; yerinde bir yakıştırma, çünkü farkı makroekonomiyi mikro veriden okuması: büyüme, kur, kâr sorularını doğrudan yanıtlamak yerine sermayenin hareketleri, bankaların verimli mi yoksa büyük ve tanıdık firmaları mı finanse ettiğini araştırıyor.
Küreselleşme 2.0: Aynı Kurallar, Yeni Kriterler
Özcan’a göre küreselleşmenin bittiği algısı ABD’nin, özellikle Trump yönetimlerinin politikalarından güçlendi. Ama insan, sermaye ve ticaret akışı sürüyor; değişen, akışın mantığı. Brown’daki Global Linkages Lab’de bu yeni evreye “Küreselleşme 2.0” adını verdiklerini söylüyor:
“Eski küreselleşme maliyet üzerine kuruluydu: ucuz üretim, zengin pazarda satış, uzayan tedarik zincirleri. Yeni dönemde maliyet hâlâ önemli ama tek kriter değil; güvenlik, enerji, savaş, teknoloji, kritik mineraller ve diplomasiyle kol kola.”
Pandemi bu düzenin zayıf noktasını gösterdi: Çin fabrikaları kapattığında maske bile bulunamadı. İhtiyaç duyulan malı başka bir ülke üretiyorsa, bu ekonomik kaldıraçtır. Yaygın anlatı, ABD’nin Çin’e öğrettiği teknolojiyi Çin’in güvenlik riski yaratacak biçimde kullandığı yönünde. Özcan bunun bir kısmını haklı buluyor ama çözümün küreselleşmeyi geri almak olmadığını söylüyor: “Çin artık teknoloji liderlerinden biri. Dünyada iki süper güç var: Amerika ve Çin. Bu kabul edilmeden Küreselleşme 2.0 anlaşılamaz.”
Şirketler Neden Çin’den Çıkamıyor?
Global Linkages Lab’de üzerinde çalıştıkları bir araştırmalarını örnek verdi. Otomotivden (Tesla’dan GM’e) elektronik, kimya ve biyoteknolojiye uzanan şirketlere tek soru sormuşlar: “2025 gümrük vergileriyle nasıl başa çıkıyorsunuz?” Yanıt hep aynı: Tarifeleri, tedarik riskini, Çin’den çıkma baskısını değerlendiren çalışma grupları kurduk.
Asıl çarpıcı olan maliyet tablosu: Bir parça Çin’den 3 dolara, ABD’den 50 dolara, Meksika’dan 10 dolara geliyor. Çin sadece ucuz işgücü değil; ölçek, altyapı, tedarikçi ağı ve üretim disiplini demek. Bu yüzden şirketler bazen tarifeyi ödemeyi, üretimi taşımaktan daha ucuz buluyor.
Üstelik üretim taşınsa bile kontrol taşınmıyor: ABD, Çin’e tarife koyunca şirketler Meksika’ya, Endonezya’ya, Türkiye’ye kayıyor; ama Çin sermayesi de bu ülkelerdeki şirketlere yatırım yaparak zincirin finansörü, bazen sahibi kalıyor. Özcan bunu “istenmeyen sonuç” olarak tanımlıyor: Çin’i izole etmeye çalışan politika, ABD şirketlerinin maliyetini artırıyor ve sonunda Çin sermayesini başka kanaldan sisteme sokuyor; amaçlananın tam tersi.
“Küreselleşme bitti mi?” soruma bir de buradan yanıt verdi; “hayır” dedi ve şöyle devam etti: “Şirketler her zaman kâr-zarar hesabından yola çıkar.”
Savaş, Darboğaz ve “Choke Point”
Özcan, bugünkü ortamı Birinci Dünya Savaşı öncesi büyük güç rekabetine benzetiyor; ama nükleer silahların topyekûn savaş yerine küçük başlayıp bölgesel kalan, uzun süren çatışmaları daha olası kıldığını söylüyor. Hürmüz Boğazı örneği: “İran gibi bir ülke, coğrafi bir darboğaz sayesinde büyük güçler karşısında ekonomik kaldıraç elde edebiliyor. Büyük ordu her zaman büyük sonuç üretmiyor.”
Bu, “choke point” kavramına bağlanıyor: bir ülkenin elindeki stratejik darboğaz. Coğrafya dışında her şey yatırımla değişebiliyor; nadir toprak elementleri başka yerlerde de var ama işleme kapasitesine yatırım yapan Çin piyasaya hâkim. Aynı nedenle Brezilya ve Avustralya’ya bugün yatırım akıyor. Türkiye için de anahtar kelime aynı: yatırım. Coğrafya avantaj sağlar ama tek başına kalkınma modeli değildir.
Türkiye: Orta Güç, Ama Savunma Yetmez
Kanada örneği üzerinden gündeme gelen “orta güç” kavramında Özcan bulunduğumuz coğrafya için oldukça net: bu coğrafyada o rolü oynayabilecek ülke Türkiye. Ama orta güç olmak konumla değil, konumu kullanma biçimiyle mümkün; diplomasi, yatırım, üretim kapasitesi, güvenilirlik gerektiriyor.
Türkiye’nin NATO üyeliği ve savunma sanayindeki görünür kabiliyeti stratejik değer katıyor. Ancak Özcan’ın uyarısı da net: “Savunma tek başına ele alınırsa kalkınma modeli üretmez.” ABD’yi süper güç yapan da yalnızca askeri kapasite değildi; üniversiteler, savunma sanayi ve imalat birlikte çalıştı, inovasyon ve eğitim aynı ekosistemde buluştu. Türkiye için ders aynı: savunma sanayi ancak üniversite, özel sektör, mühendislik, veri, enerji ve finansmanla birleşirse kalkınma modeline dönüşür; aksi halde bir “başarı adası” olarak kalır.
Avrupa’yla Kopuş: Duygu, Akıl Değil
Özcan, Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacının on yıl öncesine göre daha fazla olduğunu, ama Türkiye’nin bunu “size biz lazımız” diliyle değil ortak bir orta güç mimarisi olarak değerlendirmesi gerektiğini söylüyor.
Türkiye’nin Avrupa’dan kopma isteğini rasyonel değil duygusal buluyor; yıllarca süren kapı kapatma, çifte standart ve tıkanan üyelik sürecinin yarattığı bir kırgınlık. Aynı kırılmayı bugün Avrupa’nın Amerika’ya karşı yaşadığını, bunun da anlaşılır ama rasyonel olmadığını ekliyor. Çözüm olarak Gümrük Birliği’nin enerji, savunma ve eğitim ekseninde yeniden tasarlanmasını öneriyor.

Büyüme Gerçek mi, Sermaye Doğru Yere mi Gidiyor?
“Enflasyon olan hiçbir ülkede reel büyüme öyle çabuk olamaz.” İSO 500’ün nominal büyümesi TL bazında şişkin görünüyor olabilir; bu yalnızca Türkiye’nin değil, Amerika ve Çin dışındaki çoğu ülkenin, özellikle Avrupa’nın sorunu. Amerika ve Çin’i ayrıştıran şey teknoloji, yapay zekâ ve sermaye birikimi. Diğer ülkeler için katma değer, ya yeni teknoloji üretmekten ya da var olanı hızlı ve verimli adapte etmekten geçiyor; ikisi de doğru yere giden finansman gerektiriyor.
Özcan bunu İspanya örneğiyle somutlaştırdı: Almanya’dan İspanya’ya akan büyük sermaye, teoriye göre verimliliği artırmalıydı; artırmadı. Çünkü kredi büyük, tanınan ve teminatı güçlü firmalara gitti; küçük ama üretken firmalar ve yenilikçi girişimler kaynak bulamadı. “Sermayenin ülkeye gelmesi önemli değil; ülke içinde doğru şirkete gitmesi önemli.” Türkiye’nin sorunu da sermaye eksikliği değil, sermayenin yönü.
Bu da sanayi-hizmet ayrımını anlamsızlaştırıyor: yeni ekonomide üretim, yazılım, tasarım, veri, finansman ve lojistikle paketleniyor. Soru “sanayi mi hizmet mi” değil, “hangi ekosistem” sorusu.
Yapay Zekâ: Fırsat mı, Balon mu?
Özcan, yapay zekâyı Endüstri Devrimi’ne benzetiyor. Amerika ve Çin’i dünyadan ayrıştıran asıl güç bu. Ama finansal tarafta risk görüyor: trilyon dolarlık beklentiler balon riski taşıyor; bu balon sönerse ABD resesyona girebilir ve dünyaya artçı etkileri olur. Türkiye için ders aynı yere çıkıyor: yapay zekâyı sadece kullanmak yetmez, üretime ve kamu kapasitesine verimli biçimde adapte etmek gerekir.
Bunun altını “dünyada çok fazla para var” tespitiyle çiziyor: Sermaye, teknoloji ve şirketler küresel ama toplumların duygusu daha milliyetçi ve korumacı hale geliyor. Ekonomik akılla siyasi duygunun çarpışması Brexit’te, tarifelerde, Avrupa’nın Amerika’dan kopma isteğinde ve Türkiye’nin Avrupa’ya kırgınlığında aynı örüntüyü izliyor: anlaşılır, ama rasyonel değil. Özcan’ın vardığı yer net: Küreselleşme 2.0 bir kopuş değil, daha seçici ve yatırım odaklı yeni bir bağlantılar dönemi.
