Başlığı Dr. Rıza Kadılar’la yaptığım söyleşiden kaptım. Gerçekten, ne kaybeder dünya biz yok olsak? Bu söyleşiyi konuya ters köşe yapmak için kurguladım. Sanırım başardım. Yapay zekâyı geliştirerek “gönüllü alıklaşma” mücadelesi veren bizlerin, övünerek anlattığımız kurumsal başarılarından yola çıktım. “Neden bu kadar tutkuluyuz?” diye sordum. Kadılar, sakince sıraladı: “Oyuncak, ego takviyesi, sonra da yetememe makinesi.”
Dr. Rıza Kadılar, ODTÜ Endüstri Mühendisliği çıkışlı; Amerika’da ve Stanford’da yüksek lisans yapmış, Fransa’da MBA tamamlamış; bankacılık, yönetim danışmanlığı, mentorluk ve liderlik gelişimi alanlarında uzun yıllara yayılan deneyimiyle Türkiye’de olduğu kadar uluslararası çevrelerde de karşılığı olan bir isim. Hollanda’da yaşıyor, yayına Madrid’den katıldı. Bağlandı bağlanacak, gecikecek mi diye telaş ederken, önümde özgeçmişi yok, iki satır bilgi vermem lazım diyerek yapay zekâya sordum. öğretici bir ders oldu. Kadılar’ın çok katmanlı profili bir anda ODTÜ-Boğaziçi-Hacettepe üçlemesine dönüşüverdi. Halüsinasyon! Kontrolsüz kullanım bilgiyi büyütmüyor; güveni küçültüyor.

Buradan oyuncak analojisine döneyim. Çalışanlar, cep telefonunda her LLM’e erişiyor, dış dünyada yapay zekâyla yaşıyor; ama şirket bilgisayarında kapılar kapalı. “Gatekeeper” diyorlar. Kurumsal bekçiler. Güvenlik gerekçesiyle erişim sınırlı. Tuhaf !… Bilgiler dışarı çıkmasın. Ama kurum, teknoloji markalarına zaten mahrem verilerini veriyor.
“Wellbeing” diye kendimizi parçalarken çalışan psikolojisi üzerine de önemli bir saptama çıktı. Kadılar’ın söylediği şu: “Uzun süre psikoloji patolojiyle ilgilendi; oysa bugün sağlıklı insanın da duygu regülasyonu öğrenmeye ihtiyacı var. Demek ki iş dünyasında sorun yalnızca performans değil; performans için ödenen iç bedel. Koçluk ve mentorluk burada performans artırıcı değil, ödenen bedeli azaltıcı bir işleve kavuşuyor.”
Şaka bir yana, büyük teknoloji heyecanının ortasında temel konuyu ıskalıyoruz galiba. Metal yaka göklerde; beyaz ve mavi yaka, bir sınavda.
Cezaların en büyüğü: yalnızlık ve görünmezlik
Yapay zeka desteğiyle kendini sonsuz imkânın içinde hisseden çalışan, çok kısa süre sonra başka bir duyguyla yüzleşiyor: “yetememe”. Üretebiliyor, hızlanabiliyor ve çoğaltabiliyor. Ama “Ne için?” sorusu ortada kalıyor. Kim okuyacak, kim tüketecek, kim değer verecek, kim dönüştürecek? Potansiyel sonsuz; insanın gücü sınırlı. Yeni nesil duygusal faturamız.
Şirket toplantılarında, sunum dosyalarında, işe alım süreçlerinde herkes yapay zekâyı konuşuyor; ama aslında konuşulan şey çoğu zaman kapasite artışı değil, eksiklik korkusu. Çalışan artık yalnızca yetersiz kalmaktan değil, karşılaştırmalı olarak küçülmekten korkuyor. Yapay zekâ yanında durdukça, kişi kendi aklını daha az yeterli görmeye başlıyor. Bu yüzden bugün iş dünyasında birçok kişi çok çalıştığı için değil, yetmediğini hissettiği için yoruluyor. Performans sistemleri hâlâ çıktı ölçüyor; oysa içeride bir duygu çöküşü yaşanıyor.
Koç mu, yapay zekâ mı? Cevap düşündürücü
Kadılar’ın anlattığına göre insanlar, başarısız olacağını bilse bile bazen gerçek koç yerine yapay zekâ koçunu tercih ediyor. Sebep teknik üstünlük değil. Sebep çok daha insani ve daha karanlık: Yargılanmak istememek. Bir insanın size not vermesi, sizi etiketlemesi, hakkınızda fikir geliştirmesi, sizi bir kategoriye yerleştirmesi artık birçok profesyonel için yapay zekânın hata yapmasından daha ürkütücü. Hatta makinenin “halüsinasyon görebilirim” diye baştan itirafta bulunması bile daha güvenilir geliyor. Çünkü makine sizi utandırmıyor. Makine sizi küçültmüyor. Makine size yüz ifadesiyle hüküm vermiyor. İş dünyası bunu yeterince ciddiye almalı. Bugün birçok çalışan zekâ desteği aramıyor; yargısız alan arıyor.
Tanıdığım çok arkadaşım yok
İnsanlar daha fazla bağlantı içindeyken daha az görülüyor. Kadılar’ın özellikle vurguladığı gibi, görünme-görünmeme meselesi yapay zekâdan bile önemli. Çünkü insan psikolojisi temasla çalışıyor. İnsan, temas ettiğinde yaşadığını hissediyor. Tarih boyunca en ağır cezalardan biri tecrit olduysa nedeni bu. Modern iş hayatı yeni bir tecrit türü üretiyor: Kalabalığın içinde görünmemek. Sosyal medyada paylaşım yapıyorsunuz, kurumsal ağlarda aktifsiniz, toplantılarda varsınız, rapor üretiyorsunuz, mesaj trafiğindesiniz. Yine de fark edilmiyorsunuz.
Görünme arzusu giderek daha toksik hale geliyor. Görünmek değer üretmenin sonucu değil, anlık tatminin nesnesi oluyor. Like sayısı, görünürlük metriği, tribün dikkati, şirket içi fark edilme arzusu… Hepsi bir araya gelip insanı zehirliyor. Kadılar’ın ifadesiyle bu bir “intoxication”.
Kurumsal dünya bu zehri yanlış yerde arıyor. Şirketler çalışan bağlılığını sunumlarla, kültür kampanyalarıyla, motivasyon konuşmalarıyla tamir etmeye çalışıyor. Çalışan yalnızca görülmek istemiyor; daha da önce, değersizleştirilmeden var olmak istiyor. Yönetici tarafından görünmeyen kişi ilerleyemiyor. Kurumun içinde duygusal olarak silinen profesyonel, bir süre sonra kendi katma değerine de inancını kaybediyor. Verimlilik kaybı da tam buradan başlıyor.
Trafik memuru yönetici
Günün yöneticisi çoğu zaman trafik memuruna benziyor. Sıra koyuyor, dosya kapatıyor, KPI izliyor, akışı tutuyor. Sabah “Bugün hangi katma değerli işi yapacağım?” diye değil, “Bugün hangi işleri bitireceğim?” diye uyanıyor. Çalışandan beklenen de aynı. Yönetici daralıyor. İnsan yönetmek yerine iş akışı memurluğuna geriliyor.
Yapay zekâ hızır gibi: İşi hızlı sıralıyor, toplantıyı özetliyor, taslağı çıkarıyor, veriyi topluyor. Fakat zor kararları almıyor, güven kurmuyor, kimin neden görünmezleştiğini anlamıyor. Bu yüzden teknoloji arttıkça liderlik boşluğu daha görünür hale geliyor.
Türkiye’de transformasyon mu yaşanıyor?
Kadılar, Türkiye’yi bir transformasyon ekonomisi olarak tarif ediyor. Ne ham madde ekonomisiyiz ne de tam anlamıyla yüksek teknoloji ekonomisi. Aradaki değeri dönüştürerek kazanıyoruz. Sorun şu ki teknoloji bu aradaki katma değeri de emmeye başlıyor. “Kılcal damarlardan” kaynak çekildiğini anlatırken verdiği muhasebeci örneği çok açıklayıcı: yazılım, cloud, abonelik, küçük küçük akışlar… Her yerden değer sızıyor.
Dönüşüm araçlarla ilgili değil. Yakında şirketler insan kaynakları bütçesi kadar token bütçesi de ayırmak zorunda kalacak, maaş kadar makine konuşma hakkı da satın alacak. İnsan maliyeti ile yapay zekâ maliyeti aynı yönetim denklemine girecek. Ve çalışanlarının duygu regülasyonu, yargılanma korkusu, görünmezleşme yükü ve iç bedeli için aynı ciddiyette bütçe, yapı ve zaman ayrılmıyor. Bir başka deyişle, token için plan var; insan için çoğu zaman yalnızca temenni var.
Soft aslında serttir
Kadılar, koçluk ve mentorluk performansı artırabilir görüşünde. Eski model; her sorunun cevabını bilen James Bond tipi bir kahramandı. Yeni modelin ise böyle bir lüksü yok. Yapay zekâ cevap üretebiliyor. Doğru soruyu, doğru zamanda, doğru bağlamda sormak insana kalıyor. Yanlış yerde yanlış soru ilişkiyi yıkıyor; doğru yerde doğru soru dönüşüm başlatıyor. Lider bu yüzden cevap makinesi değil, soru mimarı olmak zorunda.
Anlam meselesi
Kadılar’a kulak verelim: “Biz bugün yok olsak dünya neyi benzersiz biçimde kaybeder?” Eğer bu soruya dürüst ve özgün bir cevap veremiyorsanız, şirketinizin söylemi vardır ama manası yoktur. Mana yoksa görünürlük kampanyası da kültür programı da bağlılık sunumu da bir yere kadar gider. İnsan bir süre sonra inanmayı bırakır. İnanç kaybı ise kurumsal hayatın en büyük sessiz krizidir. Boşluk orada başlar. Sonra o boşluğu ya gösteriş doldurur, ya yorgunluk ya da kör teknoloji sadakati.
Şirketlerin asıl kaybı verimlilik açığı değil, insanın içerden aşınması. Yetememe duygusu büyürken, yargılanma korkusu derinleşirken, görünmezleşme norm haline gelirken sadece daha iyi araç satın almak hiçbir şeyi çözmüyor.
Ayakta kalacak kurum, en çok agent (yapay zekâ asistanı) kullanan kurum olmayabilir. Ama muhtemelen şu üç şeyi yapabilen kurum olacak: İnsanı yargılamadan dinlemek, katma değeri görünür kılmak ve performans için ödenen iç bedeli düşürmek. Geri kalan her şey, pahalı ama eksik bir modernleşme olarak kalabilir. Çünkü makineyle yarışan insanın en büyük sorunu hız değil. Sessizce silinmek.
3 kelimeyle sonlandırmak istiyorum; mana, merak, sezgi. Formula 1’de duvara bakarsanız duvara çarparsınız derler. Şirketler de insanlar da gözünü yalnızca tehdide diker, yalnızca hıza kilitlenir, yalnızca makineyi izlerse sonunda tam da korktuğu yere savrulabilir.
Söyleşimizi Youtube kanalımdan ya da LinkedIn sayfamdan izleyebilirsiniz.