Bu perhize bu turşu

 

“Bana ne yediğini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim!..” Biz bu deyişi, “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” şeklinde bilirdik ama yabancı böyle demiyor. Biz, “Yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat” deriz; yabancı, “Ne yedin içtin söyle, secerini çıkarayım” diyor…

 

Son birkaç yılda öğrendiklerim, tüm eğitim hayatımda öğrendiklerimin iki katı. Geçmişte öğrendiklerim, bundan sonra yaşayacaklarımı anlatmakta aciz kalıyor. Okulda öğrendiğim konuların raf ömrü dolmuş. “Yeme içme” gibi sosyolojik konuların önemini ıskalamışım. Aç kalırız korkusuyla ne bulduysak yemişiz, onlar da fırsattan istifade ne bulurlarsa dayamışlar… Oysa yemek işi hafife alınacak iş değilmiş.

 

Bir iki hafta önce Time dergisi, kapağını “Ne yiyorsak oyuz” diyen bir başlığa ayırdı. Küreselleşmenin yediklerimizi, yediklerimizin ekonomiyi, siyaseti, sosyal hayatı etkilediğini iddia etti. Dünyadaki eşitsizliğin, savaşların besinlerle ilgisi olduğunu ileri sürdü. Araştırmada dört kişilik bir Japon ailenin haftalık yemek masrafının 317 Dolar, Alman’ın 500 Dolar olduğunu görünce şaşırdım. Baktım, Japon aile olabildiğince doğal besleniyor ve az yiyor. Bunun için mi huzur dolu bu insanlar… Çad’da dört kişilik aile 1 Dolar 23 sente doymak zorunda. Yiyecek yok. Her şey karneyle! ABD’li dört kişilik aile 342 Dolara bolca konserve, piza, kola cips yiyor. Bu yüzden mi saldırıyorlar her yere!..

 

Çocukken, “kahve içme arap olursun” derlerdi inanırdım. “Tabağında yemek bırakma kalan pirinçler kadar çok çocuğun olur” demişti bir keresinde evlerinde beni ağırlayan komşu hanım. O gün bugündür pirinçler kabusum. Ne kadar çok pirinç o kadar çok çocuk.

 

Ne kadar çok çocuk o kadar çok yoksulluk. Ne kadar çok çocuk o kadar pirinç. Seçimler pirinç, nohut, tencere kapağı, tavanın sapı gibi promosyon malzemelerinin etkisi altına girince oylarını satanlara kızmıştım. Bugün yemeğe gereken ilgiyi göstermediğim için pişmanlık duyuyorum.

 

İçerik asistanı, araştırma görevlisi arkadaşım Şervan Adar Avşar ilginç bir çalışma yaptı: 1999 – 2002 yılı genel seçimlerinde katılım neden düşük / bu iki seçimin nesi birbirine benziyor.

 

Çalışma, 81 ilin, 1999 ve 2002 genel seçimlerindeki katılım oranlarını; kişi başına düşen gelir, ilin GSYH’deki payı, nüfus artış oranı, sosyo-ekonomik gelişmişlik indeksindeki sıralaması gibi faktörlerle açıklıyor.

 

İşte birkaç bulgu; 1999 ve 2002 yılı genel seçimleri sosyo-ekonomik gelişmişlik indeksinde  üst sıralarda olan illerdeki seçimlere katılım alt sıradakilere göre daha yüksek. Oysa bizler tersi geçerli sanıyorduk. 1999 yılı seçimlerinde kamu yatırımlarıyla seçimlere katılım arasında negatif bir ilişki var. 1999 yılı seçimlerinde nüfus artış hızıyla seçimlere katılım arasında negatif bir ilişki var. 2002 yılı seçimlerinde yine bir ilişki yok. 2002 anlamsız mı anlamsız!

Başka kriterler de var: Her iki seçimin öncesinde yaşanan ekonomik kriz… Büyüyen gelir uçurumu… Sayıları geometrik artan yeni kentli yoksullar ile eğitimli işsizler… Yok olan ideolojik ayrışma… Partilerin sağlam ve elle tutulur ekonomi politikaları üretememesi…

 

Çalışma sonuç bölümünde ülkemizin Batılı teorik modellere uymadığını söylüyor. Nasıl uysun?.. Ne yersen o’sun! Bizim oyumuzu bir çuval pirinç, biraz nohut, biraz bulgur belirledi diye hop oturduk hop kalktık. Sakin olun. Partilerin bugüne kadar yaptığı en bilimsel çalışma  bu! Gördüğünden eksik etmeyeceksin. Yiyebildiklerini vereceksin. Ne kadar pirinç o kadar oy. Fakir fukara halkımın aklı da yüreği de “hayır” diyebilir, ama sofrasının en lezzetli yiyeceği pirince, nohuta, bulgura midesi nasıl “hayır” desin.

 

Bir önerim var, seçim öncesi pirinç ve nohut dağıtanlar, iş başına geldiklerinde halkıma et alabilecekleri geliri sağlayacak iş dağıtsınlar, istihdam yaratsınlar! Bakalım bizim seçim sonuçlarımız Batılı teorilere uyacak mı?

 

Kahve içme arap olursun!

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir