“Böyle Giderse Türkiye’nin Sonu Yunanistan’dan Daha Beter Olacak”

Emlak sektörünün özünden kaynaklanan sebeplerle bir çöküş yaşanması halinde bunun sert bir şekilde gerçekleşeceğinin altını önemle çizen Ömer Yılmaz, “Hızlı yükselişler, sert düşüşler getirir; bu tunç yasa değişmez bir gerçekliktir. Bu sektörün yumuşak inişi olmaz” diyor.

İçerik Fabrikası yazarlarından Ömer Yılmaz’ın Michael Lewis’in “Bumerang – Yeni Üçüncü Dünyaya Yolculuk” kitabından yola çıkarak kaleme aldığı yazı dizisi okuyucularımız tarafından oldukça beğenildi. İçerik Fabrikası olarak konuyu Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu ekonomik durum açısından da değerlendirmenin faydalı olacağından hareketle, bir dizi soru ile Yılmaz’ın kapısını çaldık. Ortaya bir çırpıda okunacak, oldukça doyurucu, bir o kadar da keyifli bir söyleşi çıktı.

Türkiye’de özel sektör borçları 2008 yılından beri 4 kat arttı. Pek çok ekonomistin belirttiği görüşün aksine Amerika’da 2008 yılında yaşanan krizde özel şirketler batınca devletin bu borçları ödeme gerçeği ile karşı karşıya kaldığını biliyoruz. Bu perspektiften bakınca mevcut konjonktürde nasıl bir Türkiye tablosu ortaya çıkıyor?

Öncelikle konuyu ele alırken biraz gerilere gitmekte fayda var. Türkiye’nin dış borç yükünün hızlı bir şekilde nasıl eridiğini anlamak için aynı dönemdeki iç borç yükünün paralel artışını anlamak, aslında dış borcun iç borca çevrildiğini kavrayabilmek gerekiyor. Kısa bir sürede bir borcu başka bir borçla ikame etmeniz, o borcun varlığını ortadan kaldırmayacağı gibi büyük ihtimalle de maliyeti daha yüksek olan başka bir borca dönüşmesine sebep olur. Özellikle IMF borçlarının kapatılması büyük başarı olarak lanse edildi yıllarca ve gerçekten de büyük başarıdır. Fakat IMF borçlarının ne ile ikame edildiği sorusu bir kaç cılız ses dışında sorulamadı. Aslında sorulması da anlamsızdı çünkü yönetim sloganını atmıştı “bunların yapamadığını biz 5 yılda yaptık diyordu” ve “ama….” ile başlayan cevap cümlelerinin tamamı basiretsiz kalan cılız savunmalar gibi duruyordu.

Hedef kitle ana sloganı kabulleniyor, gerisine halen bakmıyor. Evet, özel sektörün global borçları çok arttı. Yönetim, bunu devleti borçlandırmadan sıcak para bulma mekanizması olarak kullanıyor. Fakat özelleştirmeler yoluyla bu borçları alırken yapılan işlere dikkat çekmekte fayda var. Koskoca Türkiye’nin lokomotif holdingleri düzgün bir üretim istihdam modeline dayanmayan, hayli tali işler boyutunda bu borçlanmaları gerçekleştirdiler. Yoğun olarak hizmet sektörüne yönelik dış borç ya da taahhütlü ortaklıklar bazındaki bu borçlanmalar, halka bir fatura maliyeti yüklemek tarzında iş kolları olduğu için dövizdeki olası oynamalar direk halka yansıtılmakta aslında vergi geliri haricinde bir yöntemle bu borçlar, millet tarafından ödenmek zorunda kalınmakta gibi görünüyor. En bariz örnek olarak elektrik borçlarının toplanmasına dair özelleştirme süreci sonrasındaki elektrik faturalarının iki katından fazlaya katlanması incelenebilir.

Aslında özel sektör şirketlerinin borçlarının üstlenilmesi olayı Türkiye’de daha önceleri yaşandı, İmar Bankası, Kastelli süreçleri buna en bariz örnektir. Fakat şu anki durumda Türkiye’nin böyle bir şey yaşamasını hiç arzulamam, mevcut kanuni düzenlemelerle özellikle A.Ş. ve üzeri yapılanmalarda şirket sahiplerinin bu şirket borçlarından hiç sorumlu tutulmadığını düşünürsek sonuç hayli vahim olur. Bu kısmı iç sorunumuz. Birde söz konusu şirketlerin borçlandıkları yapıların hangi ülkeye ait olduğuna bakmakta fayda var. Örnekse Amerikan anayasası şunu söyler: Amerikan şirketlerinin dış ülkelerde yaptıkları ticaretlerinden oluşan alacaklarının tamamı Amerikan ordusunun korumasındadır. Yani savaş sebebidir. Aman kimse batmasın.

Türkiye’de insanların bankalardan kolaylıkla kredi alır hale gelmeleri, kişisel kredi alım ve borçlanma oranının artmasına neden oldu. Emlak sektöründe büyük bir balonun oluşmasının ana müsebbibi düşük faiz ve kredi kolaylığı mıdır?

Bu konu hayli derin aslında, kişiler sadece bankalardan değil, geleneğimizde olan senetle borçlanma, mantığının/alışkanlığının bir sonucu olarak, taksitlendirme olgusuna hayli yakın bir sosyolojik profildedir. Yani GSM şirketlerinden mağaza kartlarına varan bir borçlanma süreci yaşıyor tüketiciler. En nihayetinde bu borçlar bir yıl süre ile bankalara, bir yılın sonunda uluslararası brokerlara temliklenmektedir. Yani aslında borcun asıl alacaklısı global ölçekli sigorta şirketleridir. Yine ters bir süreçten bahsedelim. Dünyadaki emeklilik ve sağlık gibi sigorta hizmeti pazarlayan şirketler, ellerindeki nakdi kullanabilmek için bankalar kurarlar. Yani bankaların bir çoğunun sahipleri sigorta şirketleridir. Türkiye’de ise tam tersi bir süreç vardır. Bankalar, sigorta şirketlerinin ya da ürünlerinin sahipleridir. Çünkü yıllarca yüksek enflasyonla yaşayan bu ülkede, zorunlu olmayan sigorta ürünlerini yani gönüllü sigorta paketlerini satmak çok zordur. Bugün, 15 yıl sonra eline ayda 2 bin TL maaş geçecek deyip korunaksız bir hayalle bu yola giren insanlar, 15 yılın sonunda enflasyon ile perişan olmuş adı 2 bin TL olan ama 2 TL’lik alım gücü olmayan maaşlarla karşılaştılar geçmişte. Her neyse bu başka bir konu. Türkiye tüketicisinin alım gücünün hayli düşük olması, aslında bu borçlanma balonunu oluşturuyor. Bugünkü asgari ücretle bile 4 kişilik bir ailenin herhangi bir büyük kentte yaşaması olanaksızdır. Dolayısıyla ya bakkala ya da bankaya borçlanmak durumundadır.

Gelelim repete tüketime dayalı ürünlere. Toplam 3 milyon hane, Türkiye perakende tüketimini sırtlamaktadır. Daha sık cep telefonu almak zorunda olan, dışarda daha sık yemek zorunda olan, emlak satın alıp borcu bitince belki de onu satıp yenisini almak zorunda olan yani aslında piyasa ekonomisini döndüren bu kesimdir. Bir de kolayca parayı resmileştirmek zorunda olan bir kesim var aslında emlak piyasasının balonunu bu kesim oluşturuyor. Dikkat ederseniz artık üretilen konutlara hiç de öyle deli gibi bir talep yok, fakat halen fiyatlar artmakta. Bankalar bangır bangır kredi reklamları yapmakta. Yurt dışından ikame tüketiciler aranmakta, bulunmakta ve sosyo demografik sonuçları düşünülmeksizin satışlar yapılmakta. Buraları hayli önemle ele alınması gereken konular. Şuna dikkat çekmek isterim, bence insanlar bir batında 1000 konut ve üzeri üretim yapan inşaat firmalarına bir baksın, kaç tanesi tam zamanında ya da biraz gecikmeli olarak sözünü tutabilmiş, yani konutu teslim edebilmiş? Haklarında açılmış alacak davaları var mı? Ne kadar insanı mağdur etmişler. Bu konuda sosyal medyada grupları bile kurulmuş durumda. X inşaat mağdurları grubu , Y inşaattan alacaklılar grubu v.b. Kolay yoldan hızlı para kazanma mekanizması inşaatçılık! Bir arazi bulursunuz 1000 konutluk bir proje çizdirirsiniz, cebinde 20 bin– 40 bin TL peşinatı olan bir hedef grubu yakalarsınız ve 6 ay içerisinde kazma bile vurmadığınız arazinin üzerine yapmayı ve 36 ay sonra teslimini vadettiğiniz bir projeyi maket üzerinden satarsınız. Bu sürede peşinat olarak topladığınız 20.000.000 – 40.000.000 TL’niz ve 6 aylık süreçte tahsil etmeye başladığınız 1.000 TL’lik adam başı 120 tane düzenlenmiş (10 yıl vade) senediniz vardır. Bakın hiç banka bile girmedi araya. Bu inşaat şirketinde geçici istihdamla yerleşmiş satış elemanları (büyük ihtimalle taşere edilmiş) çalıştı henüz. Ana şirket bünyesinde çalışan sayısı 10’u geçmeyen dev şirketler bulabilirsiniz bu sektörde.

36 ayın sonunda evleri teslim edemediğinizde 1 yıl süreyle tüketiciler size inanmaya devam etmekte, 1 yılın sonunda ise zamanla mahkeme sürecine giren tüketicilerin oranı%25’i geçmemektedir. Bu rakamlar gerçektir. %75’i eski kooperatif kafasıyla size ödeme yapmaya devam etmekte ve bir gün evlerine kavuşacaklarını hayal etmektedir. Bu işin bir boyutu, bir diğer boyutu ise banka kredilerine yaslanıp, öz varlıklarıyla kredibilitelerini artırmış inşaat şirketlerinin batmasının bankalara maliyeti. Bankaların ellerinde kalan şişirilmiş fiyatlarla mal edilmiş piyasada alıcı pozisyonunda kimsenin kalmadığı dört duvar ve beton yığını kalacaktır bu kaçınılmazdır. Bedava verseler kimsenin dönüp bakmadığı beton yığınları. Örneğin bir inşaat firması gene 1000 konut yapsın bunun 750’sini inşaatı bitirmeden satmış olsun 250 konut ise inşaat bittiği, konut tapuları çıktığı halde satılamamış olsun bu konutların firmaya yıllık maliyeti en azından emlak vergisi boyutunda durduğu her yıl için minimum 500 bin TL olacaktır. Bu konuttan kurtulmanın en kolay yolu ise neden ipotekleme yöntemiyle kredi alıp bankaya devretmek olmasın ki?

Söz konusu gayrimenkul balonu yumuşak bir inişle mi sonlanır yoksa bizi tıpkı geçmişte İrlanda’da yaşandığı gibi sert bir çöküş mü bekliyor?

Bunu öngörmek hayli zor, fakat şunu söylemek mümkün sektörün özünden kaynaklanan sebeplerle bir çöküş olursa bu sert bir düşüş olacaktır. Hızlı yükselişler, sert düşüşler getirir; bu tunç yasa değişmez bir gerçekliktir. Bu sektörün yumuşak inişi olmaz. Hali hazırda bu işe heveslenmiş şirketlerin batırdığı onlar belki de yüzlerce taşeron şirket var. Bu batışlar, öyle ufak tefek batışlar değildir. Kanunlarda düzenleme yapılmadıkça, bunu bir fırsat gibi algılayan kötü niyetli şirketlerin de ortaya çıkması hayli olasıdır. Örneğin aynı arazi içerisinde veya yan yana iki dairede iki şirket kurup birinden tüm alımları yaparken diğerinden satışları yapan firmalar mevcut. Alım yapan firma borçlarını ödemeyip mahkeme süreçlerine ve sıralı haciz işlemlerine tabii kalırken yan tarafta aynı kişiye ait satış şirketinde her şey yolundaymış gibi işleri sürdürülebilmektedir. Bu durum inşaat gibi yüklü satın alımların yapıldığı iş kollarında ana alacaklıyı bırakın, aşağıya doğru tali alacaklı durumundaki bir çok şirketi etkilemekte ve hatta yok etmektedir. Bir kurumun kazancının tamamından nemalanan şahısların borçlarından asla zarar görmedikleri bir anlayışı çözümlemek bile bana zulüm geliyor açıkçası.

Türkiye’de emlak satışlarının yüzde 80’e yakını kredi yoluyla finanse ediliyor. Bu durum ekonominin lokomotifi olan inşaat sektöründe ve buna bağlı alt sektörlerde suni bir büyümenin işareti olarak okunabilir mi?

Mutlaka öyledir. Mutfak üretim sektöründen konuyu ele almıştım bir yerlerde. Mutfak işi bir terzilik işi aslında çünkü eskiden küçük apartmanlar söz konusuydu ve bu apartmanlarda hatta aynı apartmanda bile daireler arasında farklılık vardı, yani mutfak eve göre biçilen bir ustalıktı halende aslında öyle. Fakat toplu konutlar bu durumu standartlaştırdığında, sektörün %10’unda rekabet eden markalı üreticiler, birden bire standart yüklü siparişleri kaldıran yapılar haline geldiler. 2008 ekonomik durgunluğu krediyle yatırım yapmış bu markalı mutfak üreticilerine iş bıraktırdı çünkü belirsizlik, inşaat sektörünü durdurmuştu ve talep sıfır noktasına inmişti. Hali hazırda teşvik ve krediyle yatırım yapmış bu firmaların sahipleri, bir anda öz sermayelerinden sistemlerini finanse etmek zorunluluğuyla yüzleşti. Yarım yamalak yaptıkları pazarlama planlarını revize etmekte hayli güçlük çektiler, bir anlamda, önce istihdamı kıstılar ardından varlıklarından fakirleşmek ya da iflas isteyip kapatmak ve borçlardan kurtulmak adına bir karar sürecine girdiler. İnşaat doğası gereği kısa süreli istihdam sağlayan bir iş koludur. Yeni üretim biter, kentsel dönüşüm gelir, o biter başka bir şey gelir, bizim coğrafyamızın genişliği İngiltere gibi kısıtlı olmadığı için bu sektör kalıcı olacaktır. Sadece sürekli kontrol edilmesi ve denetlenmesi gerekir. Aksi taktirde sonuç çok korkutucu olabilir.

Tüm dünyada inşaat sektörünün ülke ekonomisindeki payı % 10 ile sınırlı tutuluyor. Türkiye’de ise işler tam tersi yürüyor. Olası bir kriz halinde bu durumun Türkiye’ye yansıması ne yönde olur?

Resmi rakamlar, inşaat sektörünün Türkiye’deki GSMH payının %6-7 bandında olduğunu söylüyor; maksimum %9’ları gördüğü belirtiliyor, yani resmi rakamlara bakarsak sorun yok. Ama bunu neye göre hesaplıyorlar bilemiyorum. Şu an genel olarak dış bir gözle baktığımızda, başka hiçbir iş yapılmıyor gibi görünüyor değil mi? Elektrik piyasasının bu kadar büyümesi, global ölçekte firmaların bu piyasadaki küçük üreticileri satın alması ve büyütmesi, Türkiye’nin kendi yakın coğrafyasında elektrik piyasasının en önemli tedarikçisi olması tesadüf değil. Elektrik piyasası derken kablo, sigorta, priz, kapı zili v.b. ürünlerin ticaretinden bahsediyorum yanlış anlaşılmasın.

Burada asıl olan şudur. Türkiye’nin entelektüel sermaye sahiplerine ve yatırımcılara ihtiyacı var. Bir sürü ne iş yapsam da voleyi vursam kafasında iş sahibi var, kanuni boşlukları zaman içerisinde fark edip, hatta yaptırımların sonuçlarını umursamayıp dönemsel fırsatlara göre iş yapmakta. Bir anlamada iş kolları IN ve OUT olmakta. Şu an inşaat böyle bir iş kolu. Aslında entelektüel milli sermaye korkmadan istihdama dayalı, kalıcı, marka değeri yüksek iş kollarına yatırım yapmalı ama maalesef Türkiye’mizde bu tarz yatırımcılar çok çok az. Bu bir avuç sermayedar, bir noktadan sonrada gidişattan sıkılıyorlardır. Ne olacak ki laf anlatmaktan dillerinde tüy biteceğine binerler gemiye ya da yatlarına başlarlar dünyayı dolaşmaya. İşler normalleşince belki bakarlar tekrar duruma. Yani halkında bu yatırımcılara destek vermesi, haklarını savunması, iş yapmayı işe gidip gelmekten başka bir boyutta algılaması gerekiyor. Şu an, ben buraya o kadar gittim geldim sende bana bunun için şu kadar maaş ver durumunda insanlar. İşte geçirilen zamanın ne kadarında bilgisayarın arkasında oyun oynadı, ne kadarında alışveriş sitelerinde ve sosyal medyada dolandı, ne kadarında mesajlaştı ve ne kadarında özel telefon görüşmesi yaptı, bunu hesaplamıyor. Sende çok para var, her ay birazını bana versen ne olur durumu gözlemliyorum.

İnşaat sektörünün doyum noktasına ulaşması durumunda istihdam ne yöne evrilir? Böyle bir durumda işsizlik oranları ne yönde seyreder?

İnşaat sektörü tabii ki bu hızla ve volümle devam etmeyecek, devlet bazı uygulamalarla sertifika gibi zorunlulukları fırsat bu fırsat dayatıyor. Bu aslında başka başka yerlerde istihdam olanaklarını ya da daralan sektörde gerçek çalışanlar oluşturmayı gözetmek gibi algılanabilir. Bu iyi niyetli bir bakış. İnşaat sektörünün istihdamının büyük kısmını vasıfsız işçiler oluşturuyor. Bu insanlar bugün inşaatta yarın pazarda, diğer gün baca temizlemede çalışabilirler vahim olan bu insanların kent yaşamında kalmak için buna katlanmalarıdır. Eski filmlerde izlerdik Şaban sevdiği kızın başlık parasını biriktirip köye dönmek için çalışırdı inşaatlarda. Şimdi Şaban’ın sevdiği kız İstanbul’da yaşamak istiyor. İşte zaten sorunda burada başlıyor. Vasıfsız işçi kesimi hızla işsiz kalan derin yoksullardır. Kadınlar temizliğe giderken erkekler inşaatlarda çalışırlar, en ufak bir ekonomik daralmada hızla işsiz kalırlar ve aynı zamanda çok çocuklu kalabalık ailelerdir. Bunun sonucu, suç oranlarının artmasından, çocuk işçiliğe varan ve bambaşka sosyal sorunlar çilesi haline gelen bambaşka bir konudur. 19 milyon haneden oluşan ülkemizde insanların %80’i açlık, %90’ı yoksulluk sınırının altında yaşamaya zorlanıp, televizyonlarda da İstanbul’daki bir grup ayrıcalıklı insanın hayatını gözlerine gözlerine sokarsanız, bu insanları ya demir yumrukla, baskıyla sindirerek nasıl bir tatmin olduğunu asla anlayamayacağım bir şekilde yönetmek zorunda kalırsınız, ya da hep beraber sonuçlarına katlanırız. Banka borçlarına en sadık grup da bu gruptur. Bankacılık yaptığını söyleyen zavallılar, çoluğunu çocuğunu doyurmak için bankaya kredi kartı marifetiyle borçlandırdıkları bu insanların gırtlağına 1000 lira için çökerken, hatta borçlarını satın alan avukatlık şirketi adı altında bu insanlara 100 lira borcu 5 bin lira yapıp kan kustururken, milyonlarca lira alacaklı oldukları iş adamcıklarının kapısına bile gidememektedir. Ne kadar acı değil mi?

Türkiye’nin kısa vadeli borçlarının büyük bir kısmının ödeme süreleri yakın bir zamanda doluyor. Buna karşın Merkez Bankası’nın döviz rezervleri ise Türkiye’nin kısa vadeli borçlarından daha az. Bu durum ortaya nasıl bir tablo çıkartır?

Burada kendi düşüncelerimle bir varsayımda bulunacağım. Bir ülkenin zenginliği sosyal ortamından belli olur. Maalesef şu an pek parlak bir tabloyla karşı karşıya değiliz. Bakın Avrupa devletleri en azından bir ortak paydada buluşup bu ülke bizden diyor, onu kurtarmalıyız diyor ve harekete geçiyor. Hiçbir birey tek başına yaşayamazsa, hiçbir ülke de bu denli yalnızlaştırılmamalıdır. Bence uygulamaların geri dönüşü katma değerli bir çaresizlik olabilir. Merkez bankası kasasına girip ışıkları kapatmışlar ve insanlara siz bu parayı bir şekilde elde edin demişler, bir sürü insan parayı yağmalamış ve yastığının altında biriktirmiş gibi bir durum var. Anlamadıkları şey şudur: Birisi ışıkları yaktığında ne olacak? Ne satacağız da bu borcu ödeyeceğiz? Türkiye, satış fiyatından daha fazla kira ödeyerek lüks otomobiller kiralayıp halkın bir süre için işleri idare etmek üzere atadığı insanların sömüreceği kadar zengin bir ülke değil. Hiçbir ülke bu kadar zengin değil aslında. Bu böyle giderse sonu Yunanistan’dan daha beter olacaktır. Her şeyin yolunda olduğunu zannetmekle, her şeyin yolunda olmadığını bilip sadece kendi maddi birikimlerini korumak adına susmak arasındaki ciddi sonuçla hep birlikte kısa bir gelecekte yüzleşeceğimiz gibi bir karamsarlık var içimde, umarım sonuna kadar yanılıyorumdur, beni hiçbir şey bu yanılgıdan daha mutlu edemez.

TL’nin diğer para birimleri karşısında hızla değer kaybetmesi ve tüm borçlanmanın ise döviz üzerinden yapılıyor olmasını olası bir krizin ayak sesleri olarak nitelendirilebilir miyiz?

Bunu bir fırsatçılık kapısı olarak ele almak daha doğru. Zaten tüm dünya bir krizler silsilesinin içerisinde, çünkü insan nüfusu hızla aptallaşıyor ve yönetime, görece bir öncekinden daha aptal bir insan geliyor. Türkiye’den değil tüm dünyadan bahsediyorum. Ne enteresan bir saptama oldu değil mi? Dış borcu, iç borca büyük şirketler üzerinden çeviren uyanık zihniyet, uluslararası para birimlerine dayalı spekülasyonları yönetebilecek yeterlilikte olmadığını bilemedi. Doların 1,90 TL seviyesinde olduğu bir dönemde siz X holdinge git sen yabancı ülkeden para bul gel özelleştirmeden şu işi alarak bana parayı ver ve milletten 5 yılda hizmet satışıyla bu parayı topla gibi bir plan yaparsanız, bu planı ilkokuldaki oğlunuzla mı yaptınız diye sormak gerekir. Çünkü 1 yılda Dolar 2,90 TL’nin üstüne çıkar 3 liraları test eder ve o X holding der ki ben bittim nasıl ödeyeceğim bu parayı TL toplayıp, Dolara çevirerek borcum bir yılda TL/USD bazında %100 katlandı. Faturalara bir takım kanuni olmayan hak edişler koy, bizlerde buna gelecek itiraz naralarını mahkeme koridorlarının duvarlarında yok edelim sende yoluna bak, tek çözümünüz olur. Yani asıl olan halkı fakirleştirmekten ibaret bir sonuçla yüzleşmek. Bu durumun tek başına yeni bir kriz yaşatacağını sanmıyorum, var olan süreçleri algılayamayan kitlelerin daha da körleştirilerek bekleşmesine yol açar. Bakın Brezilya yüksek enflasyonu en beteriyle yaşadı. Yöneticiler, enflasyonu gizlemek için fiyat artışlarını önlediler. Üreticiler ise makarnanın, pirincin, yani paketli ürünlerin gramajıyla oynamaya başladı. Bunu halk fark etti ve işler düzeldiğinde onlarca markayı protesto ederek pazardan yok etti. 1 kg makarna her zaman 1 lira idi, önce 900 grama, ardından 800 grama düştü şimdi ise yarım kilo makarna 1,5 lira. Aldığımız hazır markalı dondurmaların çubuklarının ucunda ne kadar gariban durduğunu görmüyor muyuz. Yani zaten fark etmediğimiz bir fakirleşme sürecinin içerisindeyiz. Bunu global borç piyasasına doğru evrimleşmiş halini varın siz hesaplayın. Şunu kabullenmeliyiz TL para birimini güçlendirecek ne gibi bir uluslararası desteğe sahibiz ki? Bizim para birimimiz global dominant para birimlerinin kendi aralarında verdiği mücadelenin neticesinde, değerlenip değersizleşmektedir aslında. Yani bizim bir dahlimiz çokta olamamaktadır.

Bugün Türkiye’ye bakıldığında hükumetin bütçe fazlası vermek adına özelleştirme yollarını denediğini görüyoruz. Bu olası bir krizi geciktirmek adına izlenmiş bir yol mudur?

Var olan statükoyu sürdürmek adına atılmış cılız adımlar silsilesi ve bu özelleştirmeye itibar eden sözde sermayelerin basiretsizliğinden ibaret bir kandırmacadan başka bir şey değil bana sorarsanız. Her şeyi satarsanız, bir mirasyedi mantığıyla hiçbir şeysiz ölürsünüz ve bir mirasınız olmaz. Benim canımı daha çok yakan bu sürece öyle veya böyle dahil olan açgözlü holding sahipleridir. Üretimi bu denli çaresiz bırakıp, korkutup, yalnızlaştırıp, kaçırırsak başka elde ne kalır ki?

Deutsche Bank’ın özelleştirme sürecinde Almanya’da bir telekominikasyon markasına 5 yıl hizmet vermiştim. Özelleştirme var olan her şeyi satmak gibi algılanıyor ülkemizde. Aslında hiç de öyle olmak zorunda değil. Bakın Almanlar ne yaptı? Devlet dedi ki; ben yıllarca iletişim sisteminin alt yapısına yatırım yaptım. Bunu sizlerden topladığım vergiler ve hizmet satışlarıyla mükemmel bir alt yapıya dayandırdım. Artık kontör havuzumuzda ülkemizin ihtiyacından bile fazla kontör birikmekte. Bu süreci tek elden yönettiğim müddetçe devlet olarak içerisine girmemem gereken ticari süreçleri de yönetmek zorunda kalacağım. Oysa Deutsche Telekom ana tedarikçi olarak tüm alt yapının Alman halkı adına bekçisi ve emanetçisidir. Bu havuzu özel sektöre açacağım, mantığını şu şekilde kurdum üç yıl boyunca sektörün oturmasını bekleyeceğim ve isteyen herkese pazarlamak üzere toptan kontör satacağım, üç yılın sonunda bu firmalar yapılanmalarını tamamladıklarında ben de özerk bir yapıyla onlarla aynı koşullarda rekabete girebilirim. Yani yerin altından ne bir kablo satıldı, ne de bir kamu binası özelleştirme sonucu başkasının malı oldu. Onlar hizmet sürecini rekabete açtılar ve tüm sürecin ana tedarikçisi oldular. Zaten bir ülkenin iletişim alt yapısı hangi mantıkla başka birine hele hele bir yabancıya satılabilir bunu anlamak mümkün değil. Almanların bu sürecin sonundaki edinimlerine bir bakalım: Kamusal istihdam Telekom özelinde %80 oranında azaldı, bu deneyimli iş gücü özel şirketler tarafından kapıldı. İlk yılın sonunda Almanya’da şehir içi görüşmeler ücretsiz hale geldi. Azalan istihdam ve iş yükünün kazanımlarını daha ucuza kontör üretmeye ve yeni sektörü desteklemeye kanalize ettiler ve sonuçta 2 yıl içerisinde sabit telefon ve internet hizmeti %85 ucuzladı ve halk o güne kadar vergileriyle desteklediği kamu kurumunun milli bir bakışla özelleştirilmesi sürecinin kazananı oldu.

Yerel yönetimlerin borçlarının bütçe açığı üzerine etkisi nedir?

Bu konuda genel bir şeyler söylemek gerekir, İstanbul Belediyesi’nin yaptığı işler karşılığı aldığı krediler, malum her yerde yazıldı çizildi. Umarım süreçler çok iyi yönetiliyordur. Ben yerel yönetim borçlarının ne kadarının devlet garantisinde alındığını ne kadarının genel bütçeye yansıtıldığını incelemedim. Çünkü doğru ve sağlıklı bir sonuca ulaşabileceğimi düşünmüyorum. Bildiğim şudur ki vergiden kaçamayan kesim olası bir sorunda bu borçları da yüklenmek zorunda bırakılacaktır.

Türkiye’de siyasi otoritenin baskın rejimi neticesinde hiçbir devlet organın bağımsızlığından söz edilemeyeceği yönünde yaygın bir kanı var. Buna Sayıştay da dahil. Bağımsız bir denetim kurumunun varlığından söz edilememesi halinde Türkiye’nin de Yunanistan krizindekine benzer bir durumla karşılaşabileceği ihtimaller dahilinde midir?

Yaygın kanının ne denli doğru olduğunu henüz bilmiyoruz. Ne tür motivasyonlar sonucunda süreç bu şekilde yönetilmektedir bilmiyoruz. Kim haklı onu da bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa evet, denetlenebilen, denetlense de sonuçları açıklandığında umursanacağı belirsiz olan, denetlendiğinde rakamların kesinliğinden emin olunamayan bir ortam söz konusu. Bu denli saklambaç oynanıyorsa bir sorun var diye düşünmek yanlış olmayacaktır. Oysa Sayıştay raporları açık ve aleni bir şekilde şüpheye mahal vermeyecek raporlar olmalıdır değil mi? Halk anlamasa da bu işten anlayan birilerinin bazı uyarıları en azından kullanışlı olabilirdi. Denetlenemeyen denetlenenlerin doğruluğundan emin olunamayan bir süreçler silsilesinin sonuçlarını yaşadığımızda, sebeplerini bulmamız Yunanistan kadar kolay olmayacaktır. Fazlasıyla grift ve karman çorman olmuş bir hesap pusulasıyla karşılaşırsak şaşırmam açıkçası. O pirincin taşı nasıl ayıklanır, bunun sorumlusu bulunup da gerçek sebepler saptanabilir mi, çok zor. En basitinden birkaç kişinin üstüne atılıp kamuoyu öfkesi dindirilir ama olan olmuş geçen geçmiştir. Toplum hafızası nötrlenince her şey baştan başlar, hala fakir, hep fakir bir toplum yoluna devam eder tabii üzerinde duracak satılmamış kara parçası kalmışsa?

Son olarak bir kehanette de ben bulunayım “Önümüzdeki yıl başına kadar bu yıl başı %32 seviyesinde olan ortalama vergi yükü %55 seviyesine çıkacak ve biz bununla 2017 yılının ortalarında yüzleşeceğiz” bilmem anlatabildim mi?

İçerik Fabrikası-Ömer Yılmaz

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir