Bir Fikrin Var mı?

Bazıları çok uzun saatler çalışmakla övünür, bazıları topu en uzağa atmakla, bazıları çok sayıda kızla çıkmakla… Bazıları çok parası olduğu için gururlanır. Bazıları da yaratıcı fikirleriyle… Onlar için fikirler yaşamın bir parçasıdır.

Düşündünüz mü hiç. Neden bazı insanlar başka bir gezegenden gelmiş gibidir. Nedense onlar farklıdırlar. Bir sürü değişik fikir üretebilir. Bu işi sürekli yaparlar. Zorlanmazlar. Fikir üretirken keyif aldıkları belli olur. Zorlamazlar.

Ben böyle insanları genellikle çok iyi şarkı söyleyen bir sanatçı gibi algılarım. İcraatı çok iyi olan şarkıcılar konuşurmuş kadar doğal şarkı söylerler. Ağızlarını açtıklarında dökülüverir bir sürü tını.
Bazıları sürekli üretir ama nedense alay ederiz biz onlarla. Saçma sapan buluruz onları. Deli saçması fikirleriyle zaman geçirmek ne anlamsızdır, yapacak onca iş varken. Formatlı işler anlayacağınız.
Yine soruyorum, düşündünüz mü hiç, bazıları yumurtlar gibi fikir üretir de neden bazılarından bir tek adet fikir bile çıkmaz. İkinci gruba girenler de çeşit çeşittir. Bazıları vardır, ne sorsan, “”Sen bilirsin”” der. “”Nasıl istersen”” diye yanıt verir. Çok sevdiğim bir mesai arkadaşım vardı yıllar önce. Hala sevgiyle anıyorum onu. Ama bir süre sonra sevmek istememeye başladım. Çünkü ne sorsam “”Sen bilirsin”” diyen uyumlu bir adam. Ben onu uyumlu sanıyordum sıkıldım onun uyumundan. Bu benimle iyi geçinmek değil ki. Fikir yürütmemek, zahmet etmemek gibi geldi bir süre sonra.

Düşüncelerden, yaratıcılıktan konu açılmışken… O kadar çok konuşacak şey var ki aslında… Çoğu öğretmen sevmez iki de birde soru soran çocuğu. Düşünsenize ders anlatıyorsunuz, biri parmak kaldırıyor. Bir değil, iki değil, üç değil… Sıkılıyor öğretmen. Çocuğum dinlesene işte anlatıyorum. Nedir bu kadar çok soru. Merak iyi dedik ama bu kadarı fazla değil mi… Meraklı çocuk ceza bile alabilir. Dikkatli olmak gerek.

Küçük dilinizi yutmayın

Okuyun bakalım ne düşüneceksiniz…
PTT, 146ncı kuruluş yıldönümü olan 1986 yılında, toplumda mektup yazma alışkanlığını artırmak ve vatandaşları özendirmek için bir kampanya başlatmış: “”2000 yılına mektuplar””.

Bir vatandaş 27.10 1987 tarihinde 2000′de uzaya çıkacak ilk Türk’e verilmek üzere bir mektup yollamış. Mektup İstanbul Aksaray’a gelmiş. Ve almış mı yetkilileri bir telaş. Mektubu kime verecekler? Önce Türkiye Havacılık Genel Müdürlüğüne sorulmuş. Yanıt belli: “”Uzaya henüz Türk çıkmadı””. Ama konunun ucunu bırakmak olur mu hiç? Başka yerlere de danışma lüzumu görülmüş. Dışişleri Bakanlığı ile Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan konuyla ilgili bilgi istenmiş: Uzaya çıkan Türk var mı, bu mektubu kime verelim?
Sizce bunlardan hangisi iyi fikir: 2000 yılına mektup göndermek mi; bu kampanyaya bir mektup gönderip, uzaya çıkacak ilk Türk’e verilmesini istemek mi; yoksa Türkiye Havacılık Genel Müdürlüğü, Dışişleri Bakanlığı, Hava Kuvvetleri gibi kurumlar bünyesinde araştırma yapmak ve resmi bir evrak düzenleyip, bu mektubu ne yapmak gerektiğini sormak mı?
Konumuzla ilgili, seveceğiniz bir başka anekdot:

Olay Microsoft’un üretim merkezinde geçer. Microsoft firması önem verilen bir yabancıyı ağırlamaktadır. Gelen misafire etrafı gezdirmek isterler. Microsoft yetkilisi, “”Sağda şu, solda bu, bu bölümde bunu şu bölümde şunu üretiyoruz…”” diye anlatmaya başlamıştır. Bir süre sonra ayaklarını masaya kaldırıp çapraz bir şekilde üst üste koymuş, yatarcasına kaykıldığı koltuğunun üzerinde, kollarını ensesinin arkasında kavuşturmuş tatlı bir rehavet durumu içinde bulunan bir Microsoft çalışanının önünden geçerler. Misafir hayret dolu bakışlar fırlatır. Misafirin gözünü bu rahat adamdan ayıramadığını görünce Microsoft yetkilisi, gördükleri kişinin kim olduğunu söyler. Misafir neden boş oturduğunu sorar. Şöyle bir yanıt alır: “”Ona düşünmesi için para veriyoruz””

 

Düşünmek için para

Size düşünmeniz için para verdiler mi hiç? Lütfen elinizi vicdanınıza koyun ve yanıt verin.

Çalıştığınız hiçbir şirkette, “”Sana para veriyorum çünkü senin düşünmeni istiyorum”” diyen oldu mu size? Biraz daha zorlayın kendinizi, “”Biz düşünmesini severiz, çalışanlarımızın da sevmesini, düşünmeyi düşünmelerini; düşünmeyi önemsemelerini isteriz”” diyen bir İnsan Kaynakları yetkilisiyle tanıştınız mı bugüne kadar?

Bahse girerim olmamıştır.
Çünkü düşünmek rahatsız eder pek çoğunu. Düşünürken yüzün aldığı o anlamsız hava, bakışlardaki boşluk, hareketlerdeki çılgınlık, hayal kuran görüntüye tahammül dahi edilemez. Ofise saat 8:30 dedin mi geleceksin, 17:30 dedin mi çıkacaksın. Normal olacaksın. Masandan ayrılmayacaksın. Fazla telefon görüşmesi yapmayacaksın. Sürekli meşgul görüneceksin. İşini yapacaksın vazifen olmayan işlere burnunu sokmayacaksın.
Ne gerek var düşünmeye, çalış! Yapacak bunca iş varken üstelik.

Birlikte düşünmek

Bir başka soru daha sormak istiyorum; Kaçınız bugüne kadar sizinle birlikte düşünen patronla çalıştı. Kaçınız onun düşüncesinden etkilendi, motive oldu, daha fazla düşündü, daha hırslı düşündü, daha çok düşünce üretti.

Bahse girerim ki azdır.
Serbest çalıştığınızı düşünelim. Hizmet şirketisiniz. İşiniz düşünce üretmek. Boyacı fıçısı sok çıkar olmuyor. Yaratıcılık gerektiriyor. Hadi diyelim yeni bir ortak ediniyorsunuz. Karşı tarafın belli konularda yardıma ihtiyacı var, size geliyor. Derdini anlatıyor; “”Çok büyümüş… işler onu aşmış… uzmanlaşmak gerekiyormuş… falan filan…”” Ayrıca bu çok farklı ve özel bir işmiş, düşünmek, yaratıcı olmak ve farklı meziyetlere sahip olmak gerekirmiş.

Ne güzel!
Siz de diyorsunuz ki, “”Tamam bu benim işim zaten. Ben bunu yapıyorum.””
Herkes mutlu.
Sonra herkes mutsuz.

Çünkü örneğin karşınızdaki sizin sabah ofisten içeri girdiğinizde bir fikir yumurtlamanızı istiyor. Mesai saatleri içinde yumurtlamalısınız ama. Nasıl oluyorsa… Hiç görmemişler çünkü böyle bir işin nasıl yapıldığını, muhtemelen düşünmemişler de daha önce. Yaratıcılığın yanından da geçmemişler… Bildikleri memuriyet… O da ruhlarının derinliklerine işlemiş.

Neden bazıları farklı

Örneğin onlar Cumartesi-Pazar çalışmazlar. Bayramlarda da… Yılbaşı ve ertesi gün de olmaz. Neden olsun ki, tatil günleri onlar. Fikir üretilmez.
Gecenin bir yarısı kalkıp bilgisayarın başına çöreklenmezler. Başuçlarında not defteri bulundurmazlar.

Araba kullanırken aklıma bir fikir gelirse diye, yanlarında bir teyp bulundurmazlar.
Akıllarına bir fikir gelecek de kaçıracaklar diye endişelenmezler.
Sizce insanlar doğduklarında yaratıcı mıdırlar? İlkokulda sürekli soru soran o çocuk nasıl bir çocuktur? O çocuk sizce 20-25 yıl sonra da hala o kadar çok soru soruyor mudur?
Soru sormak için soru soranlara ne demeli? Çocuklukta sorduğu soru kalitesini bir türlü aşamayanlara… Onlar da ayrı birer vak’a değil mi sizce?
Şimdi gelin onu bunu eleştirmeden, ona buna takmadan düşünmeyi biraz düşünelim. Nasıl fikir üretilir.

Yapışkanlı sarı kağıtlar

Art Fry, post it’i bulan adam. Hani şu not kağıdı olarak kullandığınız arkası yapışkanlı sarı kağıtları.
Fry diyor ki, “”Bir fikir, insanlar tarafından benimsenip günlük hayata geçmezse o fikir bir buluş bir yenilik sayılmaz.””

Fry, post it fikrini yakın çevresine açtığında kimse ne anlatmak istediğini anlamamış. Anlamayanların başında çalıştığı firmanın pazarlama bölümü de var: “”Böyle not kağıtları yapacaksın da ne olacak.”” Fry, ısrarlı. Bir araştırma yapılmış ve pos-it’in, taş çatlasa 750 bin dolarlık bir pazara sahip olabileceği ön görülmüş. Fry post it’in güme gideceğini anlayınca kendi kampanyasını kendi yaratmış. Post-itleri önce bir grup sekretere ve ofiste çalışanlara dağıtmış. Bu insanların bu yeni yapışkanlı kağıdı kullanma şekillerini kaydetmeye başlamış. Not kağıtlarının işe yaramadığını düşünenlere tedarik etmeyi kesmiş. Bir süre sonra post it bazılarında bağımlılık halini almış. Sekreterler sevmiş, ama reklamcıların kafası basmamış. Aynı yöntemi onlara da uygulamış, yönetime de yalvarmış: “”Fikrimi öldürmeyin””

Farklılığın güzelliği

En iyi fikirler sizce nerelerden çıkar. Birbirine benzeyen insanların arasından mı yoksa farklılıkları olanlar arasından mı? Hiç şüpheniz olmasın ikincisi. ABD’de firma yönetim kurullarında kadınların da yer almaya başlanmasında onların başarısı kadar, yönetim kurullarının farklı fikirlere ev sahipliği yapma zorunluluğu. Müşterileri kadın gözüyle de değerlendirebilmek… Yine aynı yönetim kurullarında, farklı etnik kökenden üyelerin yer alması, engelli kişilerin bulunmasına dikkat edilmesi, farklı meslek gruplarından profesyonellere davet çıkarılması, hatta başka firmaların yöneticilerinden rica edilmesi, değişik milletlerden insanların bulunması hep farklılık içinde uyum arayışından kaynaklanıyor.
Pek çok yönetim bilimci şirketlerde farklı kültürlerden insanların bir araya gelerek aynı kurum kültürü içinde erimesine büyük bir şans olarak bakıyor. Hintli,Türk,Yunanlı,Amerikalı vs… karışımı düşünsenize…

Hatta çocuklar. Evet, yanlış okumadınız, çocuklar insan nesli içinde en yaratıcı olanlar. Onlar düşüncelerine bizler gibi sınır koymadıkları ve kontrol etmedikleri için uçuşan deli dolu fikirlere sahipler.

Biliyor musunuz bir İsveç firması, daha yaratıcı düşünceler üretebilmek için yaşları 13 ile 18 arasında değişen çocukları yarı zamanlı olarak çalıştırıyor. Bir fikir geliştirecekse çocukların o fikre yakın bir konuda ya da fikrin ta kendisiyle oynamalarını sağlıyor ve onları izliyor.

Çocuklar aralarında birbirinden büyük ve ciddi firmaların bulunduğu müşterilere, büyüklerin şapka çıkartacağı projeler üretebiliyor.

Hayalimdeki eğitim

Demek ki çocuklarımızın fikirlerini öldürmemek gerekiyor. Ben öyle bir eğitim istiyorum ki, çocuğumun fikirlerine saygı gösterilsin, fikirlerinin devamını getirebilmesi için teşvik edilsin, benzer yaratıcı fikirleri daha sonra… daha da sonra üretebilmesi, bunu bir alışkanlık haline getirebilmesi için yüreklendirilsin.

Ben öyle bir eğitim sistemi istiyorum ki, okul yönetimiyle veli, ortaklık kursun. Bu ortaklığın üretimi çocuk olsun. Ortaklar nasıl bir çocuk yetiştirmek istediklerine işin başında karar versinler ama bir birlerini sürekli kontrol etsinler hatta zaman zaman bir araya gelsinler ve üretimin kalitesini, üretimin şeklini, rengini konuşsunlar.

Öyle bir okul istiyorum ki, çocuk sorunluysa, bulsun üzerine gidip çözümde yardımcı olsun. Çocuğun sorunu mu yok… çok iyi algılıyor, çok uyumlu ve problemi yok diye, bir kenarda terk etmesin. İyi olan çocuğun daha iyi olabilecek yönlerini keşfetsin. Öyle bir okul olsun ki sorunlu çocuğu, sorunsuz çocuğu, müzik kulağı olan çocuğu, fiziki konularda iyi olan çocuğu, zeki çocuğu armoni içinde ayırabilsin. Düşünmeyi öğretsin. Daha fazla, daha iyi, daha yaratıcı, daha özgün…

Ben oturup biraz düşüneyim

İnsanların kafasına yaratıcı fikirler nasıl gelir? Bir gün, artık ben yaratmalıyım diye oturup düşünmeye mi başlamalı? Açık havada yürümeli mi? Kendimizi odaya mı kapamalıyız? Nasıl gelir insanın aklına gerçekten birbirinden farklı düşünceler?

Öğrenmekle. Düşünmeyi öğrenmekle… Dinlemeyi öğrenmekle… Görmeyi öğrenmekle… Öğrenmeyi öğrenmekle gelir insanın aklına birbirinden farklı düşünceler. Öyle otur orada saatlerce fikir mikir gelmez insanın aklına. Dağarcıkta bir şeyler olması gerekir. Fikirler birbirini tetikler, öğrenme fikirleri tetikler.

Şirketler yıllardır öğrenen organizasyonlar diye bir kavramın peşinde. Bu işi yapan iyi firmalar da var, bu işi yüzüne gözüne bulaştıranlar da. Bazıları gerçek değeri karşılığında hakikaten değen eğitimler alıyor, bazıları başkalarından duyduğunu taklit etmeye çalışarak tonlarca para döküyor Sonuç ne yazık ki hüsran.

Öğrenmek güzel şey. Ama neyi niye öğrendiğimizi de bilmek gerek diye düşünüyorum, Öğreneyim ben… Diyeni duydunuz mu?

Birkaç yıl önce yanımda çalışan pırlanta gibi bir arkadaş öğrenmek için gecesini gündüzüne katardı. Çok okurdu. Kimseleri de beğenmezdi. Belki de haklıydı kim bilir… Bu arkadaşın herkese örnek olması gerekirdi, ama benim işaret parmağım onu bir türlü göstermezdi. Okuyordu, neden okuduğunu bilmiyordu. Okuyordu, yeni bilgileri başka bilgilerle birleştirmesini öğrenmemişti. Okuyordu, yalnızca okuyordu işte. Kafasını sürekli birleştiremediği bilgiyle dolduruyordu. İyi tasnif edilmemiş bir kütüphane gibi.

Öğrenmek ve yetenek

Öğrenmeyi nasıl tarif edersiniz? Yakın bir zaman önce şöyle bir tanımlamayla karşılaştım: Öğrenmek bir yetenektir. Acımasız bir yaklaşım olduğunu düşündüm. Siz nasıl değerlendirirsiniz bilmem…

Aslında özünde öğrenilen bir şey herhangi bir başka kavram, şirket, ürün, insan aklınıza ne gelirse işte… Birleştirilemiyorsa, içine yerleştirilemiyorsa, öğrenilmiş sayılmaz diyor.

Öğrenmenin okunan kitaplarla ezbere bilinen akarsular, dağlar, ovalar, tarihlerle ne ilgisi var? Eğer bunları kullanabilecek bir başka ortam yaratılamıyorsa, dağarcığınıza doldurduğunuz onca rakam ne işi yarar.

Geçen gece, “”Kim 500 Milyar İster”” yarışma programını izlediniz mi? Başarılı bir yarışmacı yüzdü yüzdü kuyruğuna geldi. “”Kravat”” Hırvatlardan mı, Fransızlardan mı geliyor? sorusuyla karşılaştı. Ne yanıt vereceği değil, nasıl yanıt vereceği önemliydi. O nasılı değil, ne’yi seçti. Soruya kafasındaki bilgiye bakarak yanıt vermesi gerektiğini sandı. Oysa yanıt vermemesi gerekirdi. O noktada, teşekkür edip kalksaydı, bilmediğini bilseydi, programdan zengin bir adam olarak ayrılacaktı. Kafasındaki genel kültür bilgilerinin yanı sıra keşke yıllarca oluşturduğu bilgilerden derlenen sağduyusunu devreye sokabilseydi.
Son cümle;

Araştırmalar gösteriyor ki, yetenekli insanları bir firmada tutabilmenin en yaratıcı yolu yaratıcılığa prim vermek. Öğrenmek öğrenmeyi teşvik etmek, öğrenilenleri kullanmak, kullanılanlardan fayda sağlamak.

 

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir