Bir Bardak Soğuk Su Alır Mısınız?

Dün dündür, bugün bugün… Yarın mı? O, bugünden de yakın. Aaaaaaa siz hala bugünde misiniz? Bir bardak soğuk su için. Daha kötüleri de mi var? Dünde mi yaşıyorlar. Ne dememi bekliyorsunuz? Geçmiş olsun.

Birkaç gün önce. Kalite Derneği’nin açılışındayım. Özel oturumun konuşmacısı Jeremy Rifkin. İtibar edilen bir düşünür, yazar ve akademisyen. Geleceği anlatıyor. Aslında zevkle dinlenebiliyor.
Ben en fazla yeni ekonomiyi safsata gibi değerlendirmesine takılıyorum. Haklı buluyorum. Çünkü diyor ki; “”Bu yeni ekonomi falan değil, bu düpedüz yeni bir sistem. Küreselleşme yanlış yerden başladı. Ticaret ve hükümetlerden başlamasaydı daha net anlaşılabilir, daha kolay yutulabilirdi.”” Ona göre kültürel küreselleşme önemli. İşin ticari boyutu da işin hükümetler arası ilişkilere yansıyan boyutu da ikincil öncelikli.
Rifkin yeni ekonomiyle zaman kavramı üzerinde çok durdu. Bana kalırsa da çok önemli. Geçmişle bugünü ayıran önemli bir unsur: Zaman!
Satın aldığımız ve sattığımız tek şey. Sistem temelinden sarsılıyor, zaman kavramı zenginliğin yeni birimi.
Üzgünüm, zenginliğiniz, atlarınız, yatlarınız ve katlarınızla ölçülmüyor artık. Boşuna uğraşmışız. Zaman ve bilgi en büyük zenginlik.

Zaman dendiğinde, hayta hayta dolaşmak ya da zaman öldürmek anlaşılsın istemem doğrusu. Ne kadar çok zamanın var o kadar zenginsin demek de değil. Öyle olsaydı kişi başına düşen milli gelir seviyesi sıralamasında üstlerde olurduk. Zamanın karşılığında aldıklarımızdan ve zaman karşılığında sattıklarımızdan söz ediyorum. Zamanın yarattığı katma değerden.

Örneğin benim zamanım bana göre çok değerli. Harcadığım her kuruş zamanın nereye gittiğini sorgulamadan duramam. Alışveriş yaparken geçirdiğim zamanı, okurken, yürürken geçirdiğim zamanın, bu yazıyı yazarken geçirdiğim zamanın bana ek bir şeyler katması gerektiğini düşünürüm. Laf olsun diye sizlerle birlikte olmanın bir anlamı olmadığına inanıyorum. Birlikte olduğumuz her andan zevk almak isterim. Bilirim ki paylaştığımız zaman bir daha asla geri gelmez.

ZAMAN HOVARDALARINA SİNİR OLUYORUM
Rifkin’i dinliyorum. Salon kalabalık. Yanımda bir genç erkek ile onun yanında bir genç kadın oturuyor. Zaman ilerledikçe konsantrasyonları azalıyor belli. Önce kıpırdanmalar. Sonra ceket çıkarmalar… Derken konuşmalar başlıyor. Koyu bir sohbet. Fısıldaşıp gülüşmeler. Çıldırmak işten değil. Bir yandan, “”Neden beni buluyor”” diye düşünüyorum. Ama daha da önemlisi, bu nasıl bir paradoks demekten kendimi alamıyorum. Adamın birini, bu konunun iyisi diye Amerikalardan alıp getirmişler. O da sahnede anlatıp duruyor. Bir nevi çırpınıyor. Bildiklerini ve düşündüklerini aktarabilmeye gayret ediyor. Ona bir buçuk saat zaman vermişler ve anlat diye düğmesine basmışlar. O zamanın ne kadar önemli olduğundan dem vurdukça, yanımdakiler, denizde kum bende zaman misali gevrek gevrek oturuyorlar.
Düşünüyorum da onlar da sabah sabah sıcak yataklarından kalkmışlar, zahmet edip bir sürü yol kat edip, muhtemelen para harcayıp konferans salonuna ulaşmışlar.
Ben demiyorum ki, ille de Rifkin’i dinlesin ve oflasın puflasın, sıkıntıdan patlasın. Ama kızla Rifkin arasında bir seçim yapsın. Ya alsın kızı dışarı çıkarıp doya doya konuşsun ve gülsün ve eğlensin ve bu arada icap ediyorsa tavlasın. Bir kahve içmeye davet etsin hatta bir yemek ayarlasın. Ama rica ederim bunu da göz ucuyla Rifkin’i seyrederken yapmasın. Kıza ya da adama hakkını versin. Yanlış mı?
Şuraya zahmet edip gelmişim değmeli desin.

ÇOK MU ZOR SÖYLEYİN
Zaman. Hayatımızdaki en önemli şey.
Türkiye’de her şey toz duman. Önümüzü görmek mümkün değil. El yordamıyla gidiyoruz. Yarını yaşamak şöyle dursun bugün ayakta kalmaya çalışıyoruz…
Doğru ama ne yapacağız. Türkiye’de saatler biraz daha yavaş ilerliyorsa, “”kaderimiz bu”” deyip oturacak mıyız?

Son zamanlarda beni fazlasıyla rahatsız eden bir duygu içindeyim. Kötü Türkiye’nin arkasına saklandık, yaşıyoruz. Hani yaşamak denirse. Her şey kötü, kimse para kazanmıyor, ekonomi daraldı, işten çıkarılmalar arttı. Evet ölelim bari.

Zaten düşünmesini seven bir toplum değiliz. Üretmeyi ne kadar sevdiğimizden şüphem var. Birileri düşünse de, biz daha az zahmet etsek durumunun peşindeyiz. İçinde bulunduğumuz garip ekonomik girdap tam da bize göre.
Her şey kötü, daha da kötü olacak…
Aman çıkartma kafanı… sok içeri… Rahatın bozulmasın. İyi olabileceğini görüp dünyan yıkılabilir.

İTİRAZ EDİYORUM
Kalkın hepiniz ve silkelenin biraz.
Biraz umut. Kafamızı kumdan çıkartma operasyonuna girmek zorundayız. Umutsuzluk umutsuzluğu, mutsuzluk mutsuzluğu körüklüyor.
Birileri yapsın, bekleyelim… O bitirsin, sonra biz de çıkarız ortaya… Bu ruh halinden iğreniyorum. Çünkü bu kaçmak sığınmak ve saklanmak demek.
Kemal Derviş ekonomiyi düzeltsin.
Bülent Ecevit yaşlandı yerine bir başkası gelsin.
Yeni yüzler çıksın.
Sorarım size, biz seyredip buyururken kim yapacak bunları?

Bildiğimiz pek çok doğru bugün artık yanlış. Ya da şöyle ifade edeyim, aslında bugüne kadar bildiğimiz pek çok doğru, zaman kavramı gibi eksen değiştiriyor. Dünya geleceği konuşuyor! Geleceğin organizasyonunu, geleceğin şirketini, geleceğin çalışanını. Bugüne kadar bildiğimiz pek çok doğru, hükümsüz ilan ediliyor.

Bu hafta sizlere yarına ilişkin gözlemlerden söz etmek istiyorum. Bu gözlemcilerin başında guruların gurusu diye anılan Peter Drucker geliyor. Drucker doğru sandığımız şeylerin eksen değiştirdiğini ileri sürüyor. Beş temel maddede topluyor bunu. Bu arada bu yaşlı adamın “”The Next Society”” adlı çalışmasını okumanızı tavsiye ediyorum. The Economist’in son sayısında özel bölüm olarak yayınlandı. İnternet üzerinden çok rahat erişmeniz mümkün.

DOĞRU SANDIKLARIMIZ

  1. Şirket patron, çalışan hizmetkardır. Şirket, üretimi ve üretim süreçlerini elinde tuttuğu için çalışanın, hizmet etmekten başka çaresi yoktur. Çalışanın çalıştığı işe ihtiyacı, kurumun çalışana olan ihtiyacından daha fazladır.
    2. Çalışanların çoğu tam gün çalışır, genellikle bir iş yeri için çalışır, hatta hemen hepsi saat 9 akşam 5 mesaisi yapar. Çalıştıkları bu iş yeri onların tek geçim kaynağıdır.
    3. Bir üretimi daha olumlu koşullarda yapmak istiyorsanız, yönetim çatısı altına mümkün olduğunca çok birimi koymalısınız. Böylece üretim daha etkin bir şekle dönecek, aynı zamanda daha fazla tasarruf edilecektir.
    4. Piyasanın hakimi üretici ya da imalatçıdır. Tüketici bir şeyden anlamaz, o bir şey bilmez. Öbürleri piyasayla ilgili her türlü bilgiye sahiptir. Tüketici yalnızca markaya duyduğu güvenle hareket eder.
    5. Her teknoloji belli bir sektöre hizmet eder. Teknoloji, sektör sektör kompartmanlara ayrılmıştır. Örneğin demir çelik sektöründe üretilen bir teknoloji, kağıt sektörünün işine yaramaz.
    İşte içinde yaşadığımız çalışma dünyasının yanlış gerçekleri. Paradoksal değil mi. Evet farkındayım. Hem gerçek hem yanlış. Nasıl oluyor?

GELİN BİZ DE EKSENİ DEĞİŞTİRELİM

  1. Üretimin en önemli kaynağı bilgidir. Üretimi yapacak olanlar da bilgi toplumunun çalışanıdır. (Bazı konseptleri türkçeye çevirmek pek zor. Anlam ifade etmiyorlar. Örneğin burada sözü edilen knowledge workers.) Bilgi toplumu çalışanı, artık köle değil, üretimi gerçekleştiren patronun ortağı.
    2. Çalışma hayatındaki pek çok kişi artık tek bir işte çalışmıyor. Çok sayıda çalışan yarı zamanlı ya da esnek çalışma yöntemlerini tercih ediyor. Hatta büyük şirketin içinde bir çalışan olmaktansa, o şirkete dışarıdan hizmet veren yan kuruluşların bünyesine geçiyor.
    3. Üretimin tüm unsurlarını aynı çatı altında toplamak böylece tasarruf etmek ve sinerji yaratmak eskisi gibi mümkün değil. Üretim yapılan her nokta ihtisaslaşmış bilgiye gereksinim duyuyor. Tüm birimleri aynı çatı altında toplamak hem pahalı hem de anlamsız kalıyor.
    4. Müşteri sanıldığı gibi kuş gibi ortada değil. O da pek çok konuya hakim, elinde sandığınızdan daha fazla bilgi var. Bilgi kimdeyse güç onda. Müşteride bilginin olduğu biliyoruz dolayısıyla güçlü olduğunu kabul etmekte fayda var.
    5. Her sektörün kendine ait teknolojisi vardır, her ürün özel bir teknolojiyle üretilir diye düşünmek bir palavradır. Bugün hayatımızın bir parçası haline gelen buluşların çoğu yan sektörler ya da farklı sektörlerin katkısıyla ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla hayatı kompartmanlara ayırmak yanlıştır.

KISA BİR TARİH TURU
Yüz yıl önce çalışan nüfusun çok önemli bir kısmı hatta neredeyse hepsi fiziki güçlerini kullanabildikleri işlerde faaliyet gösteriyorlardı. Tarım, küçük imalathaneler ve aklınıza gelebilecek her türlü çalışma, fiziki bir aktiviteyi zorunlu kılıyordu. El becerisine sahip olmak, güçlü ve dayanıklı olmak gerekiyordu.
Yapılan araştırmalar, son elli yıl içinde, ABD’de fiziki güce dayalı işlerde çalışanların sayısının tam yarıya düştüğünü gösteriyor. Tarımda çalışanlar, küçük atölyelerde demir dövenler hızla fabrika işçisi oldular. Fabrika çalışanları, toplam çalışanların yüzde 35 gibi bir çoğunluğunu oluşturdu.
Gelişmeler burada noktalanmadı tabii. Çalışma dünyası çok hızla gelişiyor. Son 25 yılda fabrika çalışanlarının toplam çalışan içindeki payının yüzde 15′e indiği gözleniyor. Bu inişin devam etmesi bekleniyor. Bu konuda ABD ilginç bir örnek teşkil ediyor.
Gelişmiş ekonomiler arasında, en az fabrika işçisine sahip ülke ABD. Japonya ve Almanya’da hala çalışma gücünün yüzde 25′ i fabrika işçisi ama hızla eriyor sayıları.
Bilgi toplumu çalışanı kavramı 1960′larda ortaya atıldı aslında. Sanayinin kol gücünden çok bilgiye gereksinimi var. Bilgiyi kullanabilecek olan bilgi sahibi çalışana gereksinim duyuyor.

Yeni ekonomik düzen bilgi toplumu çalışanı üzerine inşa ediliyor. Çünkü bilgiye sahip olan, üretime de sahip oluyor. Ve ihtisaslaşma. En etkili bilgi toplumu çalışanı, ihtisaslaşmış olan olarak kabul ediliyor. Bilgiyle ilişkisinin hiçbir zaman kesintiye uğramadığı var sayılıyor.

Bilgiye sahip çalışanın, ekonominin içinden aldığı pay gelecek 20-30 yıl içinde daha da büyüyecek. Fiziki çalışanların sayısı erimeye devam ederken, bilgiyle çalışanların sayısı artacak.
Bilgi toplumu çalışanı, Knowledge Workers… Onlar kendilerini işçi olarak görmüyor. Daha çok profesyonel kelimesiyle içinde bulundukları faaliyetleri tanımlıyorlar. Pek çoğu sandığınız gibi uzay teknolojisi, ya da tekstil ürünleri uzmanı, doktor, mühendis değil…
Hasta bakıcı, temizlik işçisi, pazarlamacı, aklınıza gelebilecek her türlü işi yürüten yürümesini sağlayan kişi. Biz bunlara bugüne kadar işçi derdik değil mi.. Onlar artık knowledge workers. Bilgi toplumu çalışanını diğerlerinden ayırt eden özellik bilgilerini yaptıkları işe aktarabilmeleri. Temel eğitime sahip olmaları. Temel eğitimi sürekli eğitimle beslemeleri.
Ne yanılgı değil mi… Bilgiyi, yalnızca doktorların, öğretmenlerin, gazetecilerin, mühendislerin vs. elinde olması gereken ya da benzer tanımlanmış grup insanların tekelinde bulunması gereken bir birikim gibi algılayıp durduk.
Gelecekte ekonomik sıçrama yapacak olan ülkeler kesinlikle eğitimleriyle barışmasını bilenler olacak. İşte tam bu noktada beni müthiş bir karamsarlık basıyor. Ekonomiyi kurtaracağız diye yırtınıyoruz, onun bunun kapısında kredi almak için bekliyoruz.
Ekonomik kriz patlak verdiğinden beri bu işi köklü çözüme kavuşturacak alanın eğitim olduğunu düşünmüyoruz. Bir Allah’ın kulu eğitimi ağzına almıyor.
Üst yapıya ara verip alt yapıda harç karmaya ne zaman başlayacağız? Gelişmiş ekonomiler bilgi toplumundan, bilgi toplumu çalışanından, bilgiyi kullanarak çoğaltmaktan söz ediyor…
Bilgi çok çabuk eskiyor. Yenileriyle bilgilerimizi tazelememiz gerekiyor. Yaşam boyu eğitimden başka çare gözükmüyor.
Şimdi sorum şu; Biz bu sistemin bir parçası olmak istiyor muyuz?

 

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir