Bilmiyorum Demenin Piyasa Değeri

“Bilmiyorum” diyen birine güvenir miyiz, ne kadar güveniriz? Doktor, gazeteci, ekonomist, yönetici gibi mesleği olsun… ve “bilmiyorum” deme cesareti göstersin; cümlenin geri kalanını bitirmesini bekler miyiz yoksa cevabı bildiğini söyleyen birine mi meylederiz?

İtiraf edelim hiçbirimizin tahammülü yok bilmediğini söyleyene. Kaldı ki, ekranlarımız cevaplarla dolu. Nasıl zayıflayacağımızı, ne kadar protein tüketeceğimizi, hangi takviyeyle genç kalacağımızı, ne düşünürsek mutlu olacağımızı öğreniyoruz. Tavsiyelerin bir kısmı birbiriyle çelişse de vaatlerin kendinden emin tonu hiç değişmiyor.

Bir şeyin işe yarayıp yaramadığını anlamadan yeni bir bilen ve bir tavsiyeyle karşılaşıyoruz. Bu yüzden bedenimiz, yaşımız, uykumuz, yediklerimiz, “kendi hakkımızda” yeterince gayret göstermediğimiz duygusunda boğuluyoruz. “Herkes çözmüş gibi; bir ben geride kalmışım!” paniğiyle takibe devam ediyoruz.

İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi, Prof. Dr. Aslı Tunç’la söyleşi gerçekleştirdim. Tunç, iletişim alanında yıllardır birbirinden ilginç çalışmalara imza atıyor. Ekranlarımızda iştahla, cilveyle akan ya da kayan sayfalardaki bilgileri değerlendirdik. Uzmanlığın, haberin, reklamın ve kişisel tanıtımın birbirine karıştığı bir ortamdayız. Platformların bize ne yaptığını değerlendirirken, gazetecinin ve gazeteci kisvesindeki kişilerin ya da uzmanın ve uzmanımsıların vaatlerini, bizim yani okur-yurttaşın neye niye kapıldığını ve sorumluğu üzerine fikir geliştirdik.

Ben siz bizler hepimiz… mağduru oynayıp duruyoruz, tamam sosyal medyayı eleştirmek için çok nedenimiz var da yurttaş olarak da medya sahipliğini, siyasi baskıyı, ticari çıkarları sorgulamak zorundayız.

Bilmediğini, yeterince bilmediğini ya da tavsiye edecek kadar bilmediğini söylemek cesaret istiyor, cesur olmalıyız.

Aşağıda yer yer Prof Aslı Tunç’un söyleşide dikkatimi çeken cümlelerine doğrudan yer vereceğim. Bunlardan ilki benim de yazı girişimi bütünlüyor;

Tıklanma ekonomisi: “Ne kadar sansasyonel, belki de yanıltıcı bir bilgiyi öne çıkarırsanız o kadar çok tıklanıyorsunuz. İyiliği, insanların birbirine olan farklı yaklaşımlarını görmüyoruz. Çünkü bunlar ilgi çekmiyor. İlgi çekmemesi üzerine bir sistem kurulmuş. Buna karşılık hoyratlık, ‘alınıp satılabilen, prim görebilen’ bir şeye dönüşüyor. Bu, sürekli el artıran bir şey.”

Kesin konuşmayanı kimse dinlemiyor

İhtiyatlı konuşmanın güven kaybettireceği varsayımını sorgulamamız gerekmez mi? İnsanların belirsizlik duymak istemediğinden ne kadar eminiz? “İnsanlar anlamaz”…  “Ayrıntıya girersek kaybederiz”… “Kesin söylemezsek dinlemezler”… Sanırım yabancı gelen kalıplar değiller. Anlatmanın da bir tekniği var ki, onu da gerçek gazeteci yazar yorumcu uzman biliyor. Kurumsal açıklamalara, ekonomik tahminlere, iklim haberlerine bakalım; beklentinin hangi varsayıma dayandığını söylemek, beklentiyi değersizleştirmiyor. Okura, yatırımcıya, yurttaşa değerlendirme imkânı veriyor.

Anne Marthe van der Bles ve çalışma arkadaşlarının 2020’de PNAS’ta yayımlanan araştırması bu soruya bakıyor. Toplam 5.780 katılımcının yer aldığı beş deneyin biri BBC News internet sitesinde yürütülmüş. Bulgular, belirsizliği açıklamanın güven üzerinde sınırlı bir olumsuz etki yarattığını, bunun daha çok sözel belirsizlik ifadelerinde görüldüğünü ortaya koyuyor. Özellikle sayısal aralıklarla sunulan belirsizlik, bilgiye ve kaynağa duyulan güveni büyük ölçüde koruyabiliyor. Araştırma, her konunun ve her kitlenin aynı tepkiyi vereceğini söylemiyor; kesinlik talebini kaçınılmaz kabul etmemek için dayanak sağlıyor. pubmed.ncbi.nlm.nih.gov

Hız bizi gerçeklikten uzaklaştırıyor

Zayıflama ilaçlarından protein tüketimine kadar pek çok konuda aynı beklentiyle karşılaşıyoruz. Bana ne yapacağımı söyleyin, mümkünse nedenini fazla uzatmayın. Kimin için geçerli, hangi koşulda işe yarıyor, ne kadar süre izlenmiş, neyi henüz bilmiyoruz? Bu sorular cevabı uzatıyor. Oysa ekranın bir sonraki vaadi hazır.

Tunç, bilimle ekranın temposu arasındaki gerilimi, “Şu zayıflatır, şu güzelleştirir, bunu yaparsanız kanseri önlersiniz…” gibi sağlık vaatleri üzerinden anlattı:

“Bilim insanlarının yanılma payını ve süreci hesaba katması gerekiyor. Şu anki haber ekolojisinde ‘soundbite’ dediğimiz hap gibi şeyler ve çözümler arıyoruz. Her şeye hızlı ulaşmak, çabuk ve basit, “hap gibi” yani algılayabildiğimiz şekilde istiyoruz. Hız bizi gerçeklikten uzaklaştırıyor.”

Umut manşete çıkınca, ihtiyat kayboluyor

Aslı Tunç’a sordum: Umut veren bir başlığın altına, yazının bir yerine sıkıştırılmış “İhtiyatlı olalım” uyarısı ne kadar dikkat çekiyor? Aynı soru sponsorlu içerik açıklaması için de geçerli. Açıklamanın bulunmasıyla okurun zihninde bıraktığı iz aynı şey mi?

Başlık vaadini yerine getirmiş, görüntü heyecan yaratmış, içerik çoktan dolaşıma girmiş oluyor. Bilmem kaçıncı paragraftaki uyarıya, o da varsa, bu hızda bakan fark eden oluyor mu? Pek çok içeriğin reklam olduğunu kaçımız fark ediyoruz?

Tunç, reklam ve sponsorluk ilişkilerinin saydam biçimde belirtilmesi bir yana çok temel bir gerilime işaret etti: “Uzmanlık bir mesafe getirir. Profesyonellik soğukkanlı bir mesafeyi getirir. Ama sosyal medya tam tersi, samimiyet üzerine kurulu. Ben de sizdenim, benim de böyle bir sorunum var.”

Kişiyi evinde görüyor, gündelik hayatını izliyor, sıkıntılarını dinliyoruz. Bir süre sonra tanıdığımızı hissediyoruz. Bu yakınlığın içine bir sağlık önerisi, ürün veya hizmet girdiğinde ne oluyor? “Biz sempatik olana, daha güzel olana yöneliyoruz ve içerikten uzaklaşıyoruz” diyor Tunç. Bu nedenle yalnızca bir açıklama koymanın meseleyi çözmeye yetmeyeceğini düşünüyor.

Samimi bulduğum kişiyi ve bilgisini ayrıca araştırıyor muyum? Kendisini sevdiğim için önerisini daha az mı sorguluyorum? Bana benzeyen birinin deneyimi, benim için de geçerli olacakmış gibi mi geliyor?

Gazeteciye de sormak gerek

Gazeteciye de sorularım var. Başkasının iddiasını aktarmakla kendi sorumluluğumuzu tamamlamış olmuyoruz. Bir araştırmanın kim tarafından yapıldığını, kimlerle yürütüldüğünü, neyi gösterip neyi göstermediğini sormak gerekiyor. Haberin heyecanı bu soruların yerini alıyor. Tunç, sosyal medyanın gazeteciliği de kişiselleştirdiğini söyledi: “İzleyici size güveniyor,  yorumlarınızı kendi dünya görüşü olarak satın alıyor.”

Influencer ve uzmanlık arasındaki çizgide dolaştık: “Bu bir pazarlama alanı. Kişi olarak, kimlik olarak kendinizi öne sürüyorsunuz. Takipçi sayınız önemli, nasıl göründüğünüz önemli. Pazarlanan sizin kimliğiniz.” Tunç, kişisel görünürlük ile uzmanlığın birbirine karışmasına dikkat çekiyor: “Sosyal medya herkese alan açıyor. Herkes gazeteci, herkes doktor, herkes psikolog…”

Güvenin gazeteciye yüklediği sorumluluk ağır. Takipçinin onayını korurken sorulması gereken soruyu sorabiliyor mu? Kendi yorumuyla olguyu birbirinden ne kadar ayırıyor? Reklam ilişkisi, görünürlük ihtiyacı, kişisel marka, haberden nerede ayrılıyor, yoksa karışıyor mu?

Tunç mesleğin sınırını hatırlattı: “Her soru soran gazeteci değildir. Gazeteci olmak bir tutku gerektirir. Her türlü baskıya rağmen, sansüre rağmen soru sorma tutkusunu engelleyemezsiniz.” Tunç, bu tutkuyla gelen öğrencilerin hâlâ bulunduğunu ve onları yüreklendirdiklerini vurguluyor. Ancak öğrenci profili değişiyor: “Bir kısmı influencer olmak istiyor. Daha kamera önünde olmak istiyor. Daha görünür olmak isteyen bir kitle var.” Kendi mesleklerini kurmak isteyenlerle kendilerini ön plana çıkarmak isteyenler aynı sınıfta buluşuyor.

Yurttaşın payına ne düşüyor?

Tunç’un keskin ifadelerinden biri, “Yurttaş gazetecisi diye bir şey yoktur” oldu. Gerekçesini de anlattı: “Yoldan geçerken haber niteliği taşıyan bir şeye tanık olabilirsiniz. Onu haberleştirebilirsiniz yurttaş olarak. Bu sizi gazeteci yapmaz.”

Bu ayrımın içinde mesleki yeterlilik, doğrulama ve sorumluluk var. Bir görüntüye sahip olmakla o görüntünün öncesini, sonrasını, kaynağını ve bağlamını bilmek arasında mesafe bulunuyor. Paylaşma imkânımız bu mesafeyi ortadan kaldırmıyor.

Yurttaşın her içeriği tek başına inceleyebileceğini varsayamayız; “Birey olarak ne kadar entelektüel, sorgulayıcı, eğitimli de olsak biraz güçsüz kaldık. Öyle boca ediliyor ki üzerimize mesajlar, gün içinde hangisinin güvenilir olduğunu ayırt etme şansımız olmuyor.”

Yine de kendi payımıza bir dakika diyebileceğimiz anlar var. Örneğin paylaşmadan önce durmak, hoşumuza giden iddiaya da kaynak sormak, yanıldığımızda düzeltmek… Haber alma özgürlüğünü savunurken sevmediğimiz kişinin konuşma özgürlüğünü hesaba katmak.

Söyleşide “Özgürlük kimin için?” sorusu Demokles’in kılıcı gibi tüm tarafların üzerinde sallandı durdu; Tunç, sansüre karşı çıkarken; yalnızca kendi medyamızın, bize yakın olanın özgürlüğünü düşünme eğilimine dikkat çekti:

“Bizi doğrulayan bilgiye gösterdiğimiz yakınlıkla bize uzak gelen görüşe gösterdiğimiz tahammülsüzlük aynı muhakemenin içinde buluşabiliyor.”

İletişim fakültesinde merhamet konuşmak

Aslı Tunç’un öğrencilerine ilişkin anlattıkları, meselenin geleceğine açılıyor. “Influencer” olmak üzere iletişim fakültesine gelen, hedefi kamera önünde olmak diye özetlenebilecek, görünürlük talep eden “iletişimci” adaylarına sınıfta nereden başlanır… Merak ettim. Tunç yaklaşımını “Değişmeyecek olan değerler” anlatarak diye tarif etti:

“İnsana saygı olsun, görevini yaparken etik duruş olsun, merhamet olsun… Çok temel kavramlar üzerinden gitmeye çalışıyorum. Teknik araçların birçoğunu öğrenciler zaten iyi kullanıyor. İnsana, çocuğa, doğaya yeteri kadar saygılı bir şekilde mesleğe yaklaşıyor musunuz? Temel sorusunda dolaşıyorum. ”

İletişim fakültesinde merhamet konuşmak… söyleşiden aklımda kalan güçlü noktalardan biri oldu.

Tunç, “Rol model olmaya çalışıyorum; duruşunuzla, yaşamınızla, her şeyinizle… Çünkü genç insanlar bu süreçte bir yol arkadaşı arıyorlar” dedi.

Sorumluluğumuz ağır. “Bilmiyorum” demenin piyasa değerini yükseltmemiz gerek.

Sıkça sorulan sorular

1. “Bilmiyorum” demek güveni azaltır mı?
Bilginin sınırlarını açıkça ifade etmek her zaman güven kaybına yol açmaz. Yazıda ele alınan araştırma, özellikle sayısal aralıklarla açıklanan belirsizliğin bilgiye ve kaynağa duyulan güveni büyük ölçüde koruyabildiğini gösteriyor. Bilinmeyeni belirtmek, okurun daha sağlıklı değerlendirme yapmasına yardımcı olabilir.

2. Sosyal medyada bir uzmanın güvenilirliği nasıl değerlendirilir?
Takipçi sayısı veya kendinden emin konuşmak, uzmanlığın kanıtı değildir. Kişinin ilgili alandaki yetkinliğine, iddialarının kaynaklarına, bilginin sınırlarını açıklayıp açıklamadığına ve ticari ilişkilerini görünür kılıp kılmadığına bakmak gerekir.

3. Tıklanma ekonomisi nedir?
Tıklanma ekonomisi, içeriklerin dikkat çekme ve etkileşim sağlama kapasitesinin ekonomik değere dönüştüğü yapıyı anlatır. Bu düzende sansasyonel başlıklar ve kesin vaatler öne çıkarken bağlam, doğrulama ve ihtiyat geri planda kalabilir.

4. Influencer ile uzman arasındaki fark nedir?
Influencer, görünürlüğü ve takipçileriyle kurduğu ilişki üzerinden etki yaratır. Uzmanlık ise belirli bir alandaki bilgi, eğitim ve deneyime dayanır. Bir kişi her iki niteliği de taşıyabilir; ancak popülerliği, sunduğu her önerinin güvenilir olduğunu göstermez.

5. Gazetecinin bir uzman görüşünü aktarırken sorumluluğu nedir?
Gazetecinin görevi yalnızca söyleneni aktarmakla sınırlı değildir. İddianın dayanağını, araştırmanın kapsamını ve bulguların neyi gösterip neyi göstermediğini sorgulamak gerekir. Haber, kişisel yorum ve reklam ilişkisi de açıkça birbirinden ayrılmalıdır.

6. Sosyal medyada bilgi paylaşmadan önce nelere dikkat etmeliyiz?
İçeriğin kaynağını, tarihini ve bağlamını kontrol etmek; iddiayı destekleyen kanıtları aramak gerekir. Kendi görüşümüzü doğrulayan içerikleri de sorgulamak, yanlış bilgi paylaştığımızda düzeltmek ve kişiye duyduğumuz yakınlığı bilginin doğruluğundan ayırmak önemlidir.

Paylaş