Bilgi ve Yaşlılık; Sorun Mu Fırsat Mı? İşte Bütün Mesele Bu

Ekonomi gazetecisi Hakan Güldağ’la siyaset yüzünden yalnızca kriz tarafı konuşulan ekonomik sorunlarımızın dışında daha büyük ve uzun vadeli sorunlarımız olduğunu hatırlatmak istedik. Yazık ki bıçak kemiğe dayanmadığından bugün için “popüler” bu sosyo ekonomik sorunlar, yarın içinde bulunduğumuz ekonomik krizden daha büyüğünü yaratmaya talip.

 

Seçtiğimiz konu başlıkları bugün itibarıyla G-20’de ciddiyetle el alınacak. Oysa haberlere bakacak olursanız G-20 yalnızca ABD Başkanı Trump’ın ajandası üzerinden ilerliyor. Bu bakış açısıyla da bizim için S-400’den öteye gidemiyor.

 

Japonya’nın Osaka kentinde liderleri ve tabii ki teknik heyetleri buluşturan G-20 toplantısı medyada yer aldığı şekliyle gövde gösterisi ve magazin haberlerinden ibaretmiş gibi görünebilir. Liderlerin adeta “aldım verdim ben seni yendim” tarzındaki çekişmesi gözümüzü boyuyor.

 

İki temel konu var ki, Türk kamuoyunda karşılık bulamıyor. İlki bilgi… ikincisi yaşlılık.

Bilgi yönetimi, güvenliği, yeniden üretilmesi, sahipliği gibi alt başlıklarıyla büyük fırsatlar ve tehlikeler içeriyor. Küresel ticaret savaşlarının arkasındaki gerçek neden bu. Örnek Huawei tartışması… Yaşlanma ise ekonomik durgunluktan inovasyon, üretimden teknolijiye kadar etkin.

 

Yaşlılık konu başlığı toplantının ev sahibi ülkesi Japonya için özel anlam taşıyor. Japonya dünyanın en yaşlı ve en hızla yaşlanan ülkesi. Yıllardır ulusal slogan niyetine kullandığımız “Genç Türkiye” için yaşlılık ne anlam ifade ediyor? Kısaca; Genç Türkiye diye bir gerçek ne yazık ki yok. Türkiye görece genç olsa da en hızla yaşlanan ülkeler arasında.

 

Güldağ haftanın birkaç günü değişik TV kanallarında Türkiye ekonomisi ve sektör analizleri yapıyor. ISO ve ITO’nun danışmanı… kendisini Dünya Gazetesi’nin başarılı yayın yönetmeni olarak tanıyorsunuz. Bu söyleşimizde klasik çizgiden çıkıp bir ekonomi analizi bulacaksınız. Bu söyleşiyi Youtube kanalımdan izleyebilirsiniz.

 

 

G20 toplantısı seçim gündemi ve siyasi tartışmaların arasında olması gerekenden daha az konuşuldu değil mi?

Çok doğru. Bugün Japonya’nın Osaka kentinde başlıyor.

 

Cumhurbaşkanı, Trump ile görüşecek.

Evet, görüşecek ama hep konuşulan S400’ler konusunda bakalım ne olacak, F35’lerle ilgili biz yeni bir gelişme sağlayabilecek miyiz? Aslına bakacak olursanız dünyada da medya biraz bu yönleriyle ilgileniyor. Kendimize haksızlık yapmayalım. Onlar da mesela diyorlar ki acaba Trump, Xi Jinping ile ne konuşacak.

 

İşin lider kısmı daha fazla ilgi çekiyor.

 

Daha fazla ilgi çekiyor ama bütün bunlara ilintili olarak tabii G20’nin de kendi gündemi var. Bu gündem 7-8 maddeden oluşuyor. Bunların içerisinde okyanuslardaki plastik sorunu da var ki çok önemli gerçekten ama onun ötesinde temel olarak gündemde ne var dersek, iki konu çok dikkat çekiyor. Bir tanesi biraz önce aslında bütün o siyasi diye ifade edebileceğimiz ticaret savaşlarını da içeren konuların direkt ya da dolaylı olarak bağlantılı olduğu küresel veri akımları meselesi. Aslında bu dijital G20. Biraz dijitalleşmenin getirdiği sorunlar orada konuşulacak. Ona bence detaylı olarak bakmakta fayda var. Çünkü ne iş yapıyorsak yapalım bizi 3 vakte kadar etkileyecek bir konu. Diğer taraftan Japonya’nın özellikle gündeme soktuğu bir başka konu daha var. Kendisinden de kaynaklanan, bütün gelişmiş dünyanın aslında ciddi bir problemi olan yaşlanma sorunu. Nasıl bakılacak, nasıl edilecek?

 

Türkiye çok hızla yaşlanıyor, yaş alıyor ve bizim bununla ilgili ulusal bir stratejimiz ne yazık ki yok ve bana kalırsa onlar ekonominin de çok önemli bir parçası. Onu ikinci plana atmayacağım.

 

En sonunda konuşalım.

 

Diğer konu bilgi, bilginin toplanması, veri güvenliği ve bütün bunu siyaset ile ilişkilendirme çabamız, ticaret savaşları, oraya bir gidelim. Asıl gündemi neler oluşturacak?

 

Aslında şöyle bir durum var, bu her zamanda olan bir şey, hep ekonomi, ekonominin aktörleri, ekonominin kendi işleyiş dinamikleri birkaç adım önde gidiyor. Siyaset ya da bununla ilgili kurallar ve yasal düzenlemeler hep geriden geliyor. Şimdi de bu mesele ortaya çıktı. Nasıl? Aslında çok uzun zamandır e-ticaretin, dijitalleşmenin öneminden, büyümesinden bahsediyoruz. Prof. Zeynep Tüfekçi var, North Carolina Üniversitesi’nin hocalarından, o bu konuda dünya çapında bir isim.

 

Çok genç ve dinamik bir kadından söz ediyoruz. Son dönemlerde özellikle Facebook ile birlikte dünyayı hop hop hoplattı. WIRED’a kapak oldu.

 

WIRED’da yine onun da ifade ettiği, ekonomistlerin, bilim insanlarının vurgulamaya çalıştığı bir konu var. O da şu, yeni bir kapitalizm modeli ortaya çıkmaya başladı. Buna, izleme gözleme kapitalizmi diyorlar. Ne yapıyor? Bizim her birimizin ürettiği internette dolaşırken, alışveriş yaparken ürettiğimiz bir veri var. Aslında bu bir veri emeği olarak kabul edilebilir. Birtakım teknoloji şirketleri bu izleri bir güzel takip ediyorlar ve o izlerden kendilerine daha sonra satabilecekleri pek çok veri setleri oluşturuyorlar. Bir anlamda bizim internetteki dijital izlerimizi takip ederek bir tür atık veri oluşturuyorlar.

 

Aslında atık veriyi yeniden dönüştürüyorlar.

 

Yeni tür kapitalizmin sermaye birikim modeli de bu zaten. Bunu izleyip, inceleyip, biriktirip ondan sonrada satmak. Bunu bazen veri madenciliği yaparak da satabiliyorlar, ham madde olarak da satabiliyorlar. Zaten bu 21. yüzyılın petrolü olarak kabul ediliyor. Herkes oraya bir sondaj yapmak ve buradan çok şey çıkartmak istiyor; bununla ilgili de ciddi bir rekabet var. Bir parantez açacak olursak Huawei’nin bugün karşı karşıya kaldığı hikâye bu alandaki başarısından değil, bunun nasıl bölüşüleceğinin konusunda tam bir anlaşma, uzlaşma olmamasındandır.1945’ten beri Amerika’nın ortaya koyduğu bir iktisadi model var ama Huawei’in şu sıralarda yaptığı iş onu bozuyor ya da o işlemlere konu olabilecek düzenlemeler ortada yok.

 

Huawei bozuyor, Ali Baba bozuyor. Giderek büyüyen firmalar bunlar ve hepsi de aslında aynı pastaya göz dikiyor. 

 

Bu işlerle uğraşıp akıl fikir geliştirenlerin verdiği rakamlara bakarsak dünyada internetle bire bir bağlı konumda olan dünya nüfusunun %55’i. Bu 4 milyarın üzerinde insanın sürekli veri üretmesi demektir. Bu bilgiyi kim yönetecek? Bu son derece önemli bir konudur. İkinci bir konu bu veri ki, buna mutlaka geri dönmek lazım bence, tanıma da muhtaç. Bunun normlarını ortaya koymak lazım ki kurallarını oluşturalım. Mesela veri özel mülkiyet mi, özel mülk mü? Yoksa bir kamu mülkü mü? Bir ülkenin insanlarının ürettiği veri kamu mülkü müdür yoksa onun özel mülkü müdür?

 

Soru çok yerinde fakat çok basitmiş gibi duran bence çok zor bir soru. Çünkü soruyu bölmek lazım. Verinin niteliğine bağlı olacak, veriyi nerede ürettiğin önemli olacak. O verinin hakikaten hangi sınırlar içerisinde kalmış olduğu da çok önemli.

 

Dijital izleri takip edenler için bunun nereden üretildiğinin artık hiçbir önemi yok. Bunları gizli ya da açık şekilde zaten topluyorlar. Yani onların gizlenme ihtimali şu anda yok gibi.

 

Bizi izleyenler için sanki bir muamma ya da espiyonaj hikayesi anlatıyormuşuz gibi ama yaşarken sürekli veri üretiyoruz. İnternette yaptığımız alışverişten, izlediğimiz filmlerden, girdiğimiz sitelere, bunların hepsi bir toparlandığında bir sürü kişinin profili ortaya çıkıyor.

 

Profili ortaya çıkıyor ve daha da önemlisi o profiller işlendikten sonra birtakım algoritmalarla birtakım tüketici kategorilerine yönlendirilmesi imkânı ortaya çıkıyor. Çünkü ellerinde bizim tüketim alışkanlıklarımız, okuma alışkanlıklarımız hatta siyasi eğilimlerimiz oluyor. Ruhsal durumumuz bile ellerine geçiyor.

 

G20 bu konuların ne kadarına ev sahipliği yapacak?

 

Hepsine. Yani kapsama alanı hepsini hedefliyor ama bunların ne kadarı orada çözülür, o bir muamma. Zaten hemen çözülemez.

 

Türkiye, ister G20 olsun ister başka bir platformda olsun bu ezber bozan tartışmaya hazır mı?

 

Bizim bir veri yönetimi stratejimiz yok. En azından açıklanmış bir şey yok. Bu bir kere önemli bir sorun. Bu veri akımlarını kontrol altına almak ve bunları yönetmek bugünün de geleceğin de en önemli konusu olacak.

 

Ne isteyeceğiz ya da kim ne derse biz ne karşılık vereceğiz? Buradaki duruşumuz ne olacak?

 

Duruşumuz şöyle, aslında Türkiye bununla ilgili bir hazırlık yaptı. Şöyle bir hazırlık yaptı. Biraz önce konuşuyorduk ya özel mülkiyet mi, kamu mülkiyeti mi diye, dünyada bunun için tavır almış olan yerler var. Bunu nasıl kabul ettiğine ilişkin bir tavır belirlemiş olanlar var. Amerika’da bu şöyle görülüyor, bu bir doğal haktır, Amerika’nın yaklaşımında şirketler ön planda, veriyi şirketler toparlar, sanki arka bahçesinde petrol bulmuş gibi istediği gibi kullanır.

 

Ama Amerika’nın kucağında ciddi bir Facebook, ciddi bir Google, ciddi benzer başka şirketler var.

 

O yüzden o biraz daha böyle bakar durumda. Avrupa Birliği kişiyi ön plana alıyor. Burada izin almadan hiç kimsenin verisini kullanamazsın diyor. Türkiye de biraz bu yöntemi izledi.

Kişisel Verileri Koruma Kanunu bunu hedefliyordu. Ama yine de bu tek başına bir strateji oluşturmuyor. Bu sadece bir adım. Bu verilerin böyle toplanıyor olması, aslında birkaç kanaldan yeni kapitalizmin, yeni tür kapitalizmin işleyişi mutlaka bir çerçeveye oturtulmak durumunda hissediliyor. Çünkü Zeynep Hoca’nın da çok dikkatle üzerinde durduğu gibi algoritmaların dünyayı yönetir hale gelmesi söz konusu olabiliyor. Belki bu en uç senaryo ama işte yapay zekânın işin içine karıştığı bir ortamda buralara kaymamız noktasında çok korku ve endişe de var.

 

Endişeliyim. Çünkü bir Hollywood yapımı film izlermiş ve kendimi de onun içerisinde birden bire bulurmuşum gibi…

 

Mesela biz parmak izimizle telefonumuzu açıyoruz ya, ne büyük kolaylık. Ama her birimizin parmak izi de şimdi bir yerlere gitti. Şimdi yüz tanıma teknolojileri geldi. Huawei niye çok korkutuyor? 5G teknolojisi ve yüz tanıma teknolojileri, yapay zekadaki gelişmesi. O yüz tanıma teknolojilerine de sahip olan insanın ya da kurumun neler yapabileceğini düşündükçe muhtemelen Amerika’daki rakipler bundan çok ciddi rahatsız oluyorlar. Karşısında Amerikan hükümetinin kendisi var. Şimdi Huawei’ye “sen bizim 5G teknolojilerimize giremezsin; yoksun. Senin telefonlarını almıyoruz” dediler.

 

Ama Amerikan firmaları hala ürün vermeye devam ediyorlar.

 

Hayır, 90 gün için. 90 gün sonra devreye girecek. 5G ile ilgili olanlara Google’da vermeyecek, Facebook’ta vermeyecek, Broadcom’da vermeyecek, Qualcomm zaten rakibi, bunların hepsi resmen Trump’ın yanında hizaya girdiler. Algoritmalar meselesi yani veriye yazılan algoritmalar hakikaten dünyada ticareti ki, kimi hesap kitap bilenlerin hesaplamalarına göre dijital ekonomi dünya ekonomisinin %20’sine ulaştı. Yani 84 trilyon dolar dersen dünya ekonomisinin büyüklüğüne, çok ciddi bir rakam bu. Mesela dünyada ülkeler arası mal ticareti 17 trilyon dolar. Yani bu %20, 20 trilyon doların üzerinde bir rakama denk geliyor.

 

Yaşlanmaya, yaş almaya gelelim mi?

 

Yaşlanma konusunda da özellikle tabii Japonya 46 ortalama, medyan yaş diyorlar nüfusu tam ortadan bölen yaşa, ortanca yaş ya da medyan yaş deniyor, 46 ile hatta 47’ye doğru uzanan yaş ortalamasıyla, medyan yaşı ile dünyanın en yaşlı ülkesi. Bu açıdan tabii bunu bir sorun olarak gündeme getirilmesi de son derece önemli. 65 yaş üstü bir ülkede arttıkça nüfus azalıyor. Ama bu bizim içinde geçerli.

 

85’i gördüğümüz bir noktadayız. Yani uzun yaşamanın keyfini ve konforunu sürüyoruz daha doğrusu kaliteli uzun yaşamanın teknoloji sayesinde ya da bilimle…

 

Tabii o tartışmaya da biraz detaylı bakmak lazım. Aslında geçmişte de uzun yaşayan insanlar var. Tabii ki ilaçların, hastalıklarla mücadelenin bunda büyük etkisi var ama asıl mesele anlaşıldığı kadarıyla 0-5 yaş arasındaki çocukları korumakta geçmişte çok büyük zorluklar çekildiği için ortalama yaşlar çok düşük kalmış. İnsanlar 30 yaşında ölüyorlardı çok daha önceki devre ait. Aslında son birkaç yüzyıldır öyle değil.

Fakat şöyle bir şey var, yani Japonya ile kıyas kabul etmez. Avrupa’da medyan yaş ortalaması da 42 ile 44 arasında, ona göre de kıyas kabul etmez. Çünkü bizim Türkiye’nin medyan yaşı şu anda 32’den 33’e doğru gidiyor. Fakat yine de rakamlar biraz rahatsız edici. Şimdi birkaç rakam vereyim. 1980’de Türkiye’de nüfus yaklaşık 45 milyondu. Bunu 20 milyon yetişkin 18 milyon çocuğa bakıyordu. Bugün 82 milyondayız. 55 milyon yetişkin yine hemen hemen aynı sayıda 19 milyon çocuğa bakıyor. Bu bir. İkincisi, 2009 ile 2019 arasında yani şu geçtiğimiz 10 sene içerisinde Türkiye’de 0-5 yaş arası yani bebek denilen çocukların sayısı 100 bin arttı. Ama aynı dönemde 65 yaş üstü vatandaşlarımızın sayısı 1 milyon arttı. 2019 ile 2029 arasında yapılan projeksiyonlara göre 5 yaş altı çocuklarımızın sayısı 600 bin azalacak. Ama buna karşılık 65 yaş üstü 3 milyon artacak.

 

Şimdi bunu bir de yorumlayalım.

 

Birde 2029-2059’u vereyim. O süreçte 5 yaş altı 1 milyon azalacak, 65 yaş üstü 13 milyon artacak. Yani biz piramit idik giderek soğan başı oluyoruz. Ondan sonra da bir tersine yumurta gibi ortası çok geniş ama üst tarafı da büyümeye başlamış olan.

 

Ve o yaş grubunu ekonomiye, çünkü oradan çıkıyorlar, nasıl entegre edeceğiz… Onun psikolojisi var, sosyolojisi var, onlara hazır ne sunuyoruz?

 

Tüm araştırmalar gösteriyor ki bir ülke asıl sıçramasını nüfuzunun medyan yaşı 30 ile 40 arasındayken yapıyor.

 

Yaptık yaptık. Yapamadık biteriz.

 

Şimdi 33’e doğru geliyoruz. Yani zenginleşemeden yaşlanma ihtimalimiz çok yüksek.

 

Seçim, seçim diye tutturursak ondan sonra biz zaten…

 

Vakit kaybediyoruz. İster istemez bir patinaj yapıyoruz. Ama işte şimdi fırsat penceresi. O yüzden bu veri meselelerine çok yakından bakmalıyız, o kadar çok şeye yakından bakmamız gerekiyor ki şu sırada hakikaten dediğin gibi hiç kaybedecek zamanımız yok.

 

Zaman yok ve yeni ekonomi bu galiba değil mi? Ekonominin metrikleri ve galiba o kilit kelimeleri de değişti. Çünkü bana bambaşka şeyler anlatabilirdin.

 

Kavramlar değişiyor ama bütün bunların altında bir faz değişikliği var. Hiçbirimizin belki çok fazla farkında olmadığı ama işte Zeynep Tüfekçi gibi hocalarımızın daha büyük resme bakarak bizleri uyardığı bir süreç var. Bununla ilgili ileri gitmiş olanlara yetişmek için demek ki çok ciddi hamleler yapmak gerekiyor. Ben bunu anlıyorum. Yoksa tren kaçtı, son vagona bile binemeyiz diye bir şey yok. Mutlaka bilinir ama bizim ne yapacağımıza bağlı.