Benim Neden İşim Yok? Çünkü:

Konuşmak gerek!… Artık bilgiyle konuşmanın zamanı. Sorunları bile güler yüzle tanımlamanın ve çözüm önerileri getirmenin zamanı. Hepimizin başlıca görevi, sorumlu olmak, etik olmak, çok çalışmak.

 

Ben bir konuşmacı ajansı yönetiyorum. Bu nedenle her konuya ev sahipliği yapıyorum. Kendi uzmanlık konum, uzmanları bulmak ve konuşturmak. Bu nedenle klasik bir sorunumuzu yine gündeminize taşıyorum; işsizlik. Farklı bir metot izledim. İşsizliği ekonomik dengeler üzerinden aktaracak bir uzmana danıştım. Bürokrat, akademisyen ve girişimci Halil Bader Arslan’la Türkiye’nin istihdam sorununu konuştum.

 

Halil Bader Arslan, Ekonomi Bakanlığı’nda Ekonomik Araştırmalar Genel Müdür Yardımcılığı ve Genel Müdürlük görevini üstlendi. Arslan bu süreçte Modelleme Dairesi’nin kurulmasına, ulusal ve uluslararası çalışma gruplarına katılım gösterilmesine ve Türkiye’nin ilk ihracat fiyat analizi çalışmalarına katkı sağladı. Ayrıca Ekonomi Bakanlığı’nın, Orta Vadeli Program çalışma gruplarına aktif katılımının sağlanmasına, Türkiye’nin ilk firma bazlı ihracat analizi gerçekleştirilmesine ve ilk kez aylık bazda dış ticaret tahminleri başlatılması çalışmalarında aktif olarak görev aldı. Türkiye Ticaret Merkezi A.Ş. Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) Genel Sekreteri olarak da görev yaptı.

 

Sizlere kolaylık olması için bu söyleşide neler bulacağınızı özetleyerek başlayayım:

 

  • 80 milyonluk nüfusumuzun ancak 27,5 milyonu çalışıyor. Kadınlar iş gücünde yok.

İşsizlik Türkiye’nin başındaki en önemli sorun değil, niteliksiz iş gücü işsizlikten de beter. Yakın tarihteki en yüksek ikinci işsizlik oranı yaşıyoruz.

 

  • Türkiye’deki işsizlik sorununa belki de doğru pencereden bakmıyoruz. Ülkemizde işler iyi giderken iç talebimizdeki büyüme yüzde 10’ların üzerine çıkıyor (Yüzde 12-15) İşler kötü gitmeye görsün, negatif -5, -6’ya iniyor hatta daha düşük seviyeleri görebiliyor.

 

  • Ekonomi büyürken her sektör aynı hızla istihdam yaratmıyor ama biz bu veriler yokmuş gibi hareket ediyoruz. Bel kemiğimiz, sanayi istihdam anlamında büyümeye en geç tepki vermesine karşın sürdürülebilir güvenilir sektör. Ekonomimizi taşıdığını sandığımız inşaat sektörü aldatıcı, büyürken ne kadar çok istihdam yaratıyorsa küçülürken de o kadar çok işsizlik yaratıyor.

 

  • Türkiye’de firma ölçeği hem iç hem dış piyasada çok küçük; 2,5-3 milyon işletme var. Karlılıkları düşük, en küçük piyasa hareketinden etkilenen bu firmalar ne yazık ki sürdürülebilir ve nitelikli istihdam da yaratamıyor.

 

 

 

Türkiye yakın tarihinde ilk defa bu seviyelerde bir işsizlik görüyor. Ben iki zirve anımsıyorum; 2001 ve 2019.

Türkiye’de yaşayanlar olarak övündüğümüz bir tarafımız vardır: çok dinamik, potansiyeli çok yüksek bir ülke…hakikaten öyle. İstihdam konusunda da öyle. Ne zaman istikrarlı bir büyüme dönemi yakalasak hem iç talepte hem yurt dışına yaptığımız ihracatlarda istikrar dönemi yaşasak ciddi istihdam yaratan bir ekonomi haline geliyoruz. Bir örnek vereyim, 2008 sonu 2009 başında yaşanan küresel krizde Türkiye krizden gerçekten hafif yara alıp çıkan ülkelerden biriydi. İzleyen dönemde, 2009-2010-2011-2012 yıllarında bütün OECD ülkeleri içerisinde istihdamı en hızlı arttıran ülke oldu. Biliyorsunuz OECD Türkiye’ye eş ya da Türkiye’den bir tık daha üstte olan, daha geniş ekonomileri kapsayan bir grup, onların içerisinde istihdamını en hızlı yükselten ülke olduk. İş gücüne katılım oranlarına bakın, biliyorsunuz Türkiye’de istihdam piyasasında en büyük zaaflardan birisi kadınlarımızın iş gücü piyasalarına dâhil olmamaları. İş gücüne katılım oranındaki artışa, ciddi artışa rağmen bunun tamamını karşılayan hatta daha da fazla istihdam yaratan bir ekonomi haline zaman zaman geldik. 2018’in ortasından itibaren yaklaşık 10-11 ay oldu, ekonomimizde bir durağanlık, kimi sektörlerde durağanlığın da ötesine geçen daralma işaretleri var. Bu da istihdam piyasasını maalesef olumsuz etkiliyor.

TÜİK Şubat ayı verilerine göre işsizlik oranı %14,7. Türkiye’de işsizlik verisi 3 ay gecikmeli olarak açıklanır. Şubat ayı işsizliği de aslında Ocak-Şubat-Mart ayının ortalaması olarak açıklanır. Şubat itibarıyla işsizlik oranımız %14,7. Şimdiye kadar gördüğümüz en yüksek işsizlik oranı %14,8 idi. Dolayısıyla şimdiye kadar gördüğümüz en yüksek ikinci işsizlik oranı diyebiliriz. Aradaki fark şu, önceki yılların hiçbirinde hiçbir zaman görmediğimiz bir işsiz sayısına ulaşmış durumdayız. 4,7 milyon. TÜİK verisi.

 

TÜİK rakamlarının çok daha üstünde reel işsizliğimiz olduğunu düşünürüz.  Fikrinizi alabilir miyim?

Yanlış değil. TÜİK’in bu konuda manipülasyon yaptığını kesinlikle düşünmüyorum. Açıkladığı veriler doğru veriler. Şu anda da öyle, geçmişte de öyle idi. TÜİK açıkladığı istihdam piyasasına yönelik verileri kendi kendine geliştirdiği bir metodoloji ile hesaplayıp açıklamıyor zaten. Uluslararası kurallara uygun bir şekilde hesaplıyor ve yayınlıyor. Ama işsizliğin tanımına bakmak lazım. Diyelim ki, işsizim ama iş aramıyorum. O zaman ben işsiz sayılmıyorum. İstatiksel olarak iş aramadığım için işsizler grubunun içine girmiyorum. İş ararsam eğer işsiz nüfus arasında sayılıyorum. DİSK’in açıkladığı bir geniş tabanlı işsizlik rakamı var: 7,5 milyon civarında diye hatırlıyorum. Fakat Estonya’nın, Amerika’nın, İngiltere’nin açıkladığı istihdam, işsizlik veriler ne ise TÜİK’in açıkladığı veri de o. Aslında Amerika ile karşılaştırmak doğru olmaz. Bizdeki hesaplamalar Avrupa Birliği standartlarına göre yapılıyor. Avrupa’nın diğer ülkelerinde açıklanan metodolojiler ne ise bizde de o.

 

Tahammül sınırlarını aşan bir işsizlikle karşı karşıyayız. Her hanede bir işsiz ya da umutsuz var. Bu başka türlü bir ekonomik zorluk getiriyor.

Açıklama yapıldığında neye bakıyoruz? İşsizlik yüzde kaç olmuş. Ama resme şöyle geri çekilip baktığınızda nüfusumuz 80 milyon diyelim. Küsuratları geçelim. Bu 80 milyon nüfusun içinde şu an Türkiye’de çalışan kaç kişi var tahmin edersiniz? Türkiye’de şu anda 80 milyonun 27,5 milyonu çalışıyor. İşsizliğin yüksek olduğu dönemde. Bir yıl önceye gidelim. İşsizlik bu kadar yüksek değildi. O zamanda 30 milyon civarındaydı. İyimser bakalım, 30 milyon üzerinden hesaplayalım. Ya da 80 milyonun 30 milyonu çalışıyor. Bu güzel bir rakam değil. İşsizlik düşükken de güzel bir rakam değil. O yüzden Türkiye’de olmaz ise olmaz, ıslah edilmesi gereken, teşvik edilmesi gereken iş gücüne katılma oranının kadınlarda kesinlikle yukarı çekilmesi lazım.

 

İş var da biz mi çalışmıyoruz gibi bir soru geldiğinde cevabınız ne olur? Daralan iş piyasası yükselen kayıtsız ekonomi hayatımızın gerçekleri…

İşimizin 3 ay sonra ne kadar canlı ya da ne kadar zayıf olacağını tahmin edemiyorsanız işe alımlarınızı da ona göre yaparsınız. İleriye dönük öngörü gücünüz ne kadar yüksek ise bir işletme sahibi olarak, bir girişimci olarak kendi insan kaynaklarınızı da ona göre ayarlarsınız. Türkiye’deki işsizlik sorununa tek başına işsizlik diye bakmayıp bir de ekonominin kendi dengelerinden bakalım. Her ekonomi, Türkiye’de, Rusya’da, Çin’de aynı şekilde, iki ana kaynaktan büyür. Birincisi iç sebep, kendi sınırları içerisinde yaşayan insanların yaptığı tüketim, bir de ihracat ve ithalat. Türkiye ekonomisinde asıl dengesizlik burada. Bu enflasyonun işsizliğin ya da ekonomi ile birlikte sayabileceğimiz pek çok sorunun temelinde.

Türkiye’de işler iyi giderken ki, önümüzde ne zaman başlayacağını bilmiyoruz ama yine bir canlanma dönemi olacak. Şu geçirdiğimiz son 8-9 ayı hiç yaşamamışız gibi bireyler, şirketler hızla tüketmeye başlayacak. Bir anda iç tüketimde patlama yaşayacağız. İç sebebimiz hızla büyümeye başlayacak. İç sebebimiz hızla büyüdüğü için bu sefer de dışardan daha fazla ithalat yapmaya başlayacağız. İthalatın büyümesi ihracatın büyümesini geçecek, hep böyle oluyor. O zaman da dış talep büyümemize negatif katkı vermeye başlayacak. Hızlı bir iç talep büyümesi ve negatif dış talep büyümesi. Türkiye ekonomisinin iki ayrı ucundan kopmaya başlayacak. Dış talep negatif katkı verecek. İç talep hızla büyüyecek. Ama işler ne zaman kötü gitmeye başlar ne zaman durgunluk başlarsa iç talepte hızlı bir daralma, dış talepte de ithalattaki düşüş, ihracattaki artıştan dolayı iyileşme.

Türkiye’de işler iyi giderken iç talebimizdeki büyüme yüzde 10’ların üzerine çıkıyor. Yüzde 12-15. İşler kötü giderken de negatif -5, -6’ya iniyor. Yani Türkiye’nin hiç dış ticaret yapmadığını varsayın 0 (sıfır), ne ithalat ne ihracat yapıyoruz. Bazı dönemlerde büyümemiz yüzde 16-17’ye çıkıyor, bazı dönemlerde -6, -7’ye iniyor. Bu akıl almaz bir şey. Diğer ülkelerde böyle değil.

 

İç talebin bu dalga boyu çok fazla. Volatilitesi çok yüksek. Aynı şekilde dış talepte de böyle. Öyle olduğu için de bireyler, işletmeler, işveren ileriye dönük plan yapamıyorlar. Türkiye’deki istihdam sorununa ciddi etki ediyor. Zaten her sektörün istihdam yaratma kapasitesi aynı değil. Sanayiden de örnek verelim. Sanayi sektörü yüzde 1 büyüdüğünde sanayi sektöründe yaratılan istihdam yüzde 0,3 artar. Yani aşağı yukarı onun üçte biri kadar. İnşaat sektörü yüzde 1 büyüdüğünde inşaat sektöründe çalışan sayısı yüzde 0,9 artıyor. Yani bire bir diyelim. Ne kadar büyürse o kadar istihdam yaratıyor. Ama sanayi sektörü ne kadar büyürse onu üçte biri kadar istihdam yaratıyor. Hizmet, ikisinin arasında yüzde 0,7’lerde. Ekonomi büyürken her sektör aynı hızla istihdam yaratmıyor. Bizim bel kemiğimiz, olmasını istediğimiz şey doğal olarak sanayi. Sanayide istihdam anlamında büyümeye en geç tepki veren sektör. Bir sanayi işletmesinin yarattığı istihdam ile bir hizmet işletmesinin yarattığı istihdam aynı değil.

 

İnşaatı mercek altında tutmalıyız; doldur boşalt bir sektör tarifine çok uygun. Türkiye bu sektörün öncülüğünde büyümesine rağmen en büyük istihdam kaybı şu an burada yaşanıyor.

Her sektörün istihdamını 100 kabul edelim, sanayide 100 kişi çalışıyordu, hizmetlerde 100 kişi çalışıyordu, yani ulaştırma, sağlık, eğitim, ticaret gibi, tarım sektöründe toplam 100 kişi çalışıyordu ve inşaat sektöründe toplam 100 kişi çalışıyordu olarak 2014 yılının Ocak ayını kabul edelim. Bugüne geldiğimizde durum ne olurdu diye baktım. Sanayi 100’den 103’e çıkmış. Hizmet sektörü 124 civarında, yüzde 24 oranında arttırmış. Tarım sektöründe hafif bir gerileme var, 98’e inmiş. Ama inşaat sektörü 85’lerde. Yani 90’nın altında. Dolayısıyla inşaat sektörü büyürken ne kadar çok istihdam yaratıyorsa küçülürken de o kadar çok işsizlik yaratıyor. Bizde inşaat sektörü mevsimsel bir sektör olduğu için her inşaat alanında değil ama üst yapı inşaatında mevsimsel etkinin çok yaşandığı bir sektör. O yüzden bahar aylarından itibaren istihdamda bir canlanma görülürken ekim-kasım aylarında da sektörde boşalma görüyoruz. İşler durduğu için çalışanların sözleşmeleri de iş akitleri de sona eriyor. O yüzden istihdamdaki dalgalanmanın çok yüksek olduğu bir sektör. Ekonominin genel gidişatına göre hem bir mevsimsel dalgalanma hem de konjoktürel dalgalanma var. Türkiye’de hem birinci el hem de 2. el konut satışlarında ciddi bir gerileme yaşıyoruz. O yüzdende inşaat sektöründe çok ciddi istihdamda daralma yaşanıyor.

 

Merak ettiğim bir konu, danışmanlık verdiğiniz alanlarda istihdam ve türevi konularda ne tür sorularla karşılaşıyorsunuz?

Türkiye’de işletme sahiplerinin, girişimcilerin ya da işverenlerin insan kaynakları alanında her zaman iki tane ana talebi olur. Birincisi işe alımlarda, ikincisi işten çıkarmalarda. İşten çıkarmalarda genellikle avukatlardan daha az tazminatla sözleşmeyi bitirmek için, işe alımlarda da doğru kişinin işe alınması için. Onun dışında Türkiye’de insan kaynakları alanında çok fazla danışmanlık alındığını söylemek zor.

 

Ne acıdır.

Evet. Gerçekten öyle. İstihdam anlamında piyasanın bu kadar bozuk olduğu bir ülkede danışmanlığın bu kadar az rağbet görüyor olması bence doğru değil. İşletmeler açısından doğru değil.

İşletmenin yaşadığı sorunlardan bir tanesi nitelikli iş gücü bulmak. Bu gerçekten hala bugün, bir sayı vermem mümkün değil ama 10 binlerce nitelikli işçi, yönetici ya da yönetici adayı arayan, boş olan pozisyon olduğunu gözlemliyorum. Eğitim seviyesi arttıkça bu insanların daha kolay iş bulacağı ya da daha zor işten çıkarılacağı anlamına gelmiyor. Gerçekten nitelikli olmak gerekiyor. Evet, iyi bir diplomanız olacak ama içi boş bir diplomanın hiçbir anlamı yok. Eskiden de yoktu şimdi daha zorlaştı. Çünkü sizin gibi çalışmayı bekleyen, sizin gibi çalışmaya aday olan piyasada çok fazla kişi var. Dolayısıyla en fazla istenen şeylerden birisi doğru elemanların işe alımı konusunda destek. O zaten biliyorsunuz hem “headhunter” firmaları var hem Türkiye’de çok yaygın olan işe alımlarda destek olan firmalar var. En çok talep onlara geliyor. Özellikle doğru yönetici pozisyonları için.

 

Meslek eğitimi, istihdam alanında en önemli problem. Meslek edindirmeyen bir üniversite mezununu niye işe alacaksınız? Üniversiteye girerken de çıktıklarında da 4 yıl sonra işsiz olacaklarını biliyorlar, değil mi?

İşsizlikten önce yaşadıkları son 4 güzel yıl olarak. Meslek eğitimi alanında şahit olduğum yapılan çok güzel şeyler de var. Hem çalışıyor hem eğitim almaya devam ediyor. Bunun Türkiye’de çok yaygın bir uygulama alanı var. Fakat iş aslında bence ailede bitiyor. Anne babalar özellikle çocuklarının küçüklüklerinden beri mutlaka bir üniversite mezunu olması gerektiğini aşılıyorlar.

Genç arkadaşların bilmediği bir şey var. Eğitimlerinden sonra yapacakları işler açısından beyaz yaka ve mavi yaka diye ayıralım. Birçok genç işletme, iktisat, hukuk, benzeri sosyal bilimlerde okumak ister ve hemen şirkete girer girmez yönetici olacaklarını düşünürler. Genç arkadaşların şunları bilmesi gerekiyor sahada mavi yakalı bir pozisyonda alacakları para daha yüksek. Dolayısıyla aslında pek çok üniversite bölümüne karşı yanlış bir algı var ve suni bir talep var. Halbuki mesleki eğitim daha yaygınlaşmış olsa ve o alanda Türkiye istihdam dolduruyor olsa işsizlik gibi birçok sorunun da çözümü bulunmuş olur.

 

Ekonominin düzelmesinde kritik rol üstleneceksiniz deseler nereden başlarsınız? Türkiye nasıl burnunu uçak gibi kaldırabilir?

Benim gözümde Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu iki büyük değişim talebi var. Tabii insanlarda böyle bir talep yok ama değişim zorunluluğu var. Birincisi Türkiye’de firma ölçeği çok küçük. Hem iç piyasada hem ihracat yapan firmalar için aynı şey geçerli.

 

Yaptıkları cirodan, karlılıklarından mı söz ediyoruz?

Evet. Sayıda çok fazla. Bizim 75 bin tane ihracatçımız var. Bizim 75 bin ihracatçımız 175 milyar ihracat yapıyor diyelim. Rakamları yuvarlıyorum. Başka bir ülke bu ihracatı 30 bin firma ile yapıyor. Başkası 20 bin firma ile yapıyor. Almanya, dünyanın en çok ihracat yapan 3 ülkesinden biri. İhracatçı sayısı bizden daha düşük. Ama ihracat alanında aramızda 8-9 kat fark var. Yanlış anlama olmasın, bunu ihracata özel söylemiyorum, hatta Türkiye için ihracatçılar iç piyasada iş yapanlara göre çok daha vizyonu açık, kurumsallaşmaya adım atmış firmalar. İç piyasada iş yapan firmalar için durum daha da vahim. Türkiye’de çok fazla işletme var. Bizim bu kadar sayıca çok işletmeye ihtiyacımız yok.

Türkiye’de 2,5-3 milyon işletme var. Bunlar durdukları yerde maliyet yaratıp kendilerine zarar veriyorlar, karlılıklarını aşağı çekiyorlar. Hani öyle sihirli bir değneğim olsa ben isterim ki Türkiye’de hem iç piyasa hem ihracat yapan firmalar için bir konsolidasyon teşviki mutlaka çıkartırdım. Hatta bunu bir sorumluluk haline getirtirdim.  Bu firmaların çok daha sağlam olmasına sebep oluyor. Finansal yükleri azaldığı için karlılıkları daha yüksek, mali riskleri daha az olduğu için.

 

Teşviki birleşmeleri üzerine mi yapardınız?

Evet. Mutlaka zorunlu hale getirirdim. İkincisi de şu anda Türkiye’de ekonomi alanında en çok ihtiyaç duyulan şey güven, ekonomik anlamda güven. İnsanlar geleceği görüp uzun vadeli planlar yapmak istiyorlar. Şirketler de öyle. Hane halkı tekrar tüketime dönmek istiyor. Çünkü insanlarda bir talep var ama fiiliyata dönüşmemiş bir talep bu. İşte bu kurlarda, bu kredi faizlerinde iç piyasada bir canlanma, kanın tekrar bir dönmesine ihtiyaç var. Bence Türkiye’nin ekonomi anlamında en büyük ihtiyacı güvenin sağlanması ve uzun vadeli bir güvenin tesis edilmesi. Ondan sonra da ilk yapacağım şey işletmelerin mutlaka konsolide olmasını sağlamak olur. Bence birçok alanda Türkiye’nin önünü açabilir. Eğitim de öyle. Eğitim derken konuşmaya ömrümüz yetmez.

Ben aslında ne yapardım biliyor musunuz? İlkokul, ortaokul, lise aynı dersi tekrar tekrar, iş ahlakı, nasıl iş yapılır, adabı muaşereti mutlaka olmalı.

 

Ahlak dersi vardı bir zamanlar.

İş ahlakı. Biraz önce güven derken ille de ekonomide güveni anlamamak lazım. İnsanların birbirlerine güveni. Eskiden söz senettir diye bir şey vardı. Şimdi senet senet sayılmıyor.

İnsanların birbirlerine tekrar güvenmesi lazım.

 

Her yıl yapılan güven endeksleri gerçekten çok acıklı rakamlar veriyorlar. Bazı noktalarda küresel ölçümlerden düştüğümüzü düşünüyorum.

Geri gittiğimiz birçok endeksler var, ileri gittiğimiz endeksler var.